Mücahit Lider Aliya’nın Emaneti, Bosna -II-

Sayı : 40 / Haziran 2015, Konu Başlığı : Hizmet Kervanı

Saraybosna’da Başçarşı’yı gezerken sanki tarihimizle ve kendimizle yüzleşiyoruz. Ahşaptan yapılmış tek katlı dükkanlarda ufak tefek hediyelik eşyalar satılıyor. Yüzyıllar öncesini hayal ediyoruz, buralarda turistlerin değil, sarıklı, takkeli, çarşaflı Müslüman halkın alışveriş yaptığı günleri…

Genellikle Türkmenlerin kurduğu şehirler, dağların eteklerinde olur. Mesela Bursa gibi… Saray Bosna’nın Osmanlı zamanında kurulmuş olan kesimi de aynen öyle… Merkezinde cami; çevresinde arasta çarşısı, medresesi, dergahı, hamamı, vakıf eserleri…

Sonra bu merkezin etrafında iki katlı mütevazı evler gelir. Etrafları bahçeyle çevrili, kadınlar ve çocuklara fıtri bir hayat sağlayan, tabiatla barışık hayat alanları. Şehrin mezarlığı da çoğunlukla evlere yakın ve iç içedir; hayatla ölüm iç içe olduğu gibi…

Bu şehirler, İslam’ın hayatı biçimlendirdiği, adeta medeniyet anlayışını coğrafyaya nakışladığı mekânlardır. Öyle ki bu nakşın dokusunda din ile dünyanın, kazanmak ile hizmet etmenin, ilim öğrenmekle hayata tatbik etmenin, iç içe geçtiğini hissedersiniz.

Tam bir beden ruh bütünlüğü… İnsanın ne ruhu aç kalır, ne bedeni… Çarşılar dışımızı giydirir ve süsler; medreseler aklımızı donatır ve bezer… Bedenleri pak eden hamamlarla, gönülleri arındıran dergâhlar birbirini tamamlar… Şehir, tabiatın orta yerine zarifçe kondurulmuş bir ruh konağıdır. Kaçınılmaz ihtiyaçların zahidane ve insanca giderildiği, mütevazı bir konaklamadan ibarettir…

Sonra şehrin etrafını köyler, çiftlikler, yeşil otlaklar kuşatır… Ve ille de dağlar; ille de dağlar… İnsanın hayat koşturmasından bunalınca kaçacağı, ıssızlığında Rabbini arayacağı, yüzünü göğe çevirmiş ruh sığınakları… İşte Saray Bosna’nın Osmanlı döneminden kalan kısmı tam olarak bundan ibaret…

Başçarşının sebilinden su içtik, güvercinlere darı ikram ettik. Burada güvercinler insana çok alışık. Avucumuzdan yem yemek için sekizi onu birden koluma konunca taşımakta zorlanıyorum. Doğrusu güvercinlerin bu kadar ağır olabileceği insanın aklına gelmiyor.

Merhum Aliya İzetbegoviç’in kabr-i şerifi, Osmanlı mezarlığıyla yan yana uzanan şehitliğin tepeye yakın bir kısmında. Uzun bir yokuşu tırmandıktan sonra onun hilal şeklinde bir havuzla çevrili, mütevazı kabrine ulaşıyoruz. Şehitlerin ruhlarına Fatiha okuyoruz.

Sonra çamlarla kaplı tepelere göz gezdiriyoruz.

Büyük mücahit lider, sanki şehitlerin ruhlarını da yanına toplayarak şehre hâkim bir tepeye otağını kurmuş; evlatlarına bıraktığı emanetin encamını seyrediyor. Sanki insana sırtını, keskin nişancılardan arındırdıkları dağlara yaslamış da, bir zamanlar çocukların, kurşunlara hedef olmaktan korkarak koşuştukları caddelerde sere serpe gezen turistlere esefle bakıyor gibi geliyor…

Avrupa’nın Kudüs’ü

Bosna bizim tarihimizle bağımız demek; İslam coğrafyasıyla irtibatımız demek ve bilhassa ümmet olma şuurumuz demek.

Bizim ecdadımız Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş devrinde Avrupa ortalarına kadar gelip İslam’ı tebliğ etti. Arnavut, Makedon ve Boşnak kardeşlerimiz de davete icabet etti, Müslüman oldu. Ne yazık ki Osmanlı Devleti gücünü yitirince bölge 1878 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bırakılmış. Bosna’ya ilk Hıristiyanlaştırma baskısı bu dönemde başlamış.

Bosna tarihi, imparatorluklardan ulus devletlere geçişin de tarihi. Kavmiyetçilik fikri İslam coğrafyasını parçalayan en tehlikeli fikirlerin başında gelir. Hakkını teslim etmek gerek, Boşnak kardeşlerimiz tarihin hiçbir döneminde kavmiyetçilik rüzgârından etkilenip İslam’dan kopmadı. Hâlbuki Haçlılar Bosna üzerinde çok oyun tezgâhladı. Şehrin orta yerine yaptırılmış koskoca katedral bunun en bariz işareti. Şehrin çeşitli yerlerinde Sırp Ortodoks kiliseleri de var. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olduğu halde ezan sesini bastıracak şiddette çan sesi duyuluyor.

“Avrupa’nın Kudüs’ü” diyorlar, Saraybosna’ya. Katolikler, Ortodokslar ve Müslümanların bir arada yaşama tecrübesi… Elbette Müslümanlar için büyük bir imtihan. Bir yanda batı ve dünya nimetleri, diğer yanda İslam ve Müslüman kalmanın getirdiği mahrumiyetler. Allah ve ahiret inancının alabildiğine sınandığı bir çizgi.

Saraybosna’da bu çizgiyi müşahhas bir şekilde görebilirsiniz. Başçarşının ortasında, yerdeki taş döşemelerle, şehir merkezini ortadan ikiye ayıran bir çizgi yapmışlar; bir yanı Osmanlı mimarisinden hala ayakta kalan ve kullanılan kısım; diğeri ise Avusturya İmparatorluğunun inşa ettiği binalar. Bu binalar Beyoğlu ve civarındaki, 18. 19. yüz yıla ait mimari anlayışı yansıtıyor. Şöyle gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz, bir taraf Sultanahmet meydanı gibi, diğer taraf İstiklal caddesi gibi… Her yönüyle…

Bir yanda Avrupa, bir yanda İslam.

Bir yanda Avrupa hümanizminin kibri, bir yanda kulluk şuurunun tevazuu.

Bir yanda yapaylık, gösteriş, iddiacılık; diğer yanda tabilik, samimiyet ve mahviyyet…

Haçlılar Osmanlı ve İslam izlerini yok etmek için her vasıtayı kullanmış. Şehir merkezinin orta yerinde, mütevazı Osmanlı dokusunu bastırmak istercesine koca koca binalar dikmişler. Şehre adını veren saray ve etrafındaki külliye yıkılmış, sadece temel taşları ile sarıklı mezar taşları kalmış geriye.

Avusturya İmparatorluğu Bosna şehrini başkent Viyana’dan bile önce sokak lambalarıyla donatmış. İlk tramvay şehrin ana caddesinde hala kullanılmakta. Bunu Avusturya’nın tehlikeli yenilikleri, önce bir sömürge kentinde denemesi olarak yorumluyorlar.

Burada antika eşyalar satan dükkânlar çok ve buradan antika saatler, daktilolar, gramofonlar almak oldukça karlı oluyormuş. Çünkü ilk üretilen icadlar Osmanlıdan önce buraya gelmiş.

Komünizm döneminde ise Yugoslavya’nın sanayi tesisleri kurulmuş burada. Savaş sebebiyle çoğu hayli hasar görmüş olsa da bir kısmı hala aktif. Maalesef aktif olanların bir kısmı bira ve şarap fabrikaları… Burada alkollü içkiler çok ucuz, sigara serbest.

Bizim ülkemizdeki sınırlamaların-yüksek vergilerin burada olmaması, buranın turizm eliyle yozlaştırılmasına zemin hazırlayabilir. Gelmeden önce internette araştırma yaparken bloglardaki gezi yazılarında hep gece hayatından dem vuruluyordu…

Dağlar ve Akarsular Diyarı

Gerçekten de Bosna turizm için cazip bir yer; dağlar ve akarsular ülkesi. Rehberimizin tavsiyesi üzerine Vrelo Bosna dedikleri milli parklarına gittik. Vrelo Bosna, Bosna nehrinin kaynağı, ırmaklar ve göletlerinde kuğuların gezindiği müthiş güzel bir park. İki yanı ağaçlı yürüyüş yolunda fayton turu var.

Burada her mevsim ayrı güzelmiş, bahar ve yaz ayları kadar yaprakların kızardığı ve yerleri kapladığı sonbaharda da ayrı bir görselliğe sahipmiş. Arap ülkelerinden gelen turistler bu yolun iki yanındaki evleri kiralıyorlarmış.

Bosna’nın her şehri ayrı güzel… Ertesi gün araba kiralayarak Mostar’a doğru yola çıktık. Bazen dağların böğrünü delen tünellerden geçtik, bazen köprülerin üstünden aştık. Yol boyunca bize eşsiz güzellikte ırmak ve göl manzaraları eşlik etti. İki yanımızda akan dağ manzaralarının her bir karesi ayrı muhteşem, kimi karla kaplı zirvesiyle, telli duvaklı bir gelin gibi nazlanıyordu, kimi çamlarla kaplı yumuşak hatlı tepeleriyle ufkumuz üstünde uzanıyordu.

İlle de akarsular… Dingin göllerle biten ağırbaşlı nehirler… Taşlara, engebelere çarpıp köpürerek çağıldayan ırmaklar… Yaramaz çocuklar gibi seğirten dereler… Dünyanın her yerinden su manzarası var burada…

Civarda iki çeşit köy evi stili var, bir kısmı Avrupa tarzı. Hani filmlerde görürsünüz, çatıları yüksek ve yere kadar uzanan, köy evleri. Aşırı yağış olduğu için kar ve yağmurun çatıda fazla kalmayıp yere inmesi için… Bazı yerlerde ise minarelerin yükseldiği Anadolu köylerine benzer köyler görürsünüz.

Mostar’a yaklaştıkça yolun iki yanında uzanan ovalarda bağlar ve meyve bahçeleri görüyoruz. Gerçekten bereketli bir diyar, Allah Müslümanlara mübarek eylesin.

Yugoslavya zamanında ağır sanayi tesisleri Bosna Hersek’teymiş, bugün bu tesislerin çoğu işlemez durumda olduğu için sanayinin toplam üretim içindeki payı %30’lara kadar gerilemiş. Tuzla, Mostar, Zenica, Banja Luka, Modrica ve Bijeljina şehirlerinde gıda işleme, tekstil, ağaç sanayi, mobilyacılık alanında sanayi kolları mevcutmuş. Ancak ülkedeki sanayi ve ticaret faaliyetlerinde Hırvat, İtalyan ve Sloven sermayesi ağırlıktaymış. Marketlerde ithal malları, yollarda İtalyan otomobilleri görüyorsunuz mesela…

Müslümanlar bu ülkede daha çok turist olarak geziyor. Saraybosna’da Arap sermayesi ile yaptırılan yüksek binalar görüyorsunuz, çoğunlukla otel, alışveriş merkezi gibi tüketim temelli yapılar. Osmanlı gittiği her yerde Müslümanların hayatını kazanmasına önem verirdi. Peygamberimizin de Medine şehrini kurarken aldığı tedbirlerden biri, Yahudilerin hakim olduğu çarşıya alternatif Müslümanların ağırlıkta olduğu bir çarşı kurmaktı.

Bugün de yapılan bazı güzel işler var ama Müslümanların kendi medeniyetlerini üretmeleri için daha kat edilecek çok mesafe var.

Suyun Üzerine Kurulmuş Bir Şehir

Bosna Hersek’teki ikinci günümüzü Mostar şehrinde geçirdik. Burası Hersek’in en büyük şehri. Adriyatik denizine kıyıları bulunan Hersek bölgesi, Bosna’ya nazaran daha ılıman bir ilkime sahip…

Mostar şehrine girmeden önce Neretva ırmağının kenarına kurulmuş Poçitelj köyüne ulaşıyoruz. Bu köy, Osmanlı İmparatorluğu'nun güneyde ulaştığı son nokta, hudut köyü… Dik bir yamacın böğründe taşlarla örülmüş yollarında yürüyoruz.

Burada çoğu yerde yollar yuvarlak taşlarla döşeli. Herhalde akarsuların kenarında, suyun çarpmasıyla tabi olarak biçimlenmiş taşlar olmalı. Evler, camiler ve tepedeki kalesi de kesme taştan. Sanki tarihten bir sahnenin taşlaşmış hali…

Hırvatlar savaş sırasında bu köye de saldırmışlar, camisini yıkmışlar. Sonra aslına uygun restore edilmiş. Dünya tarih mirası arasında sayılıyor, tıpkı Mostar köprüsü gibi.

Mostar’a doğru yolumuza devam ederken Konjic ve Jablanica şehirlerinden geçiyoruz. Sık sık minareler görmek adeta içimizi ısıtıyor. Bu diyarda minarelerle kilise kuleleri birbirleriyle yarış halinde. Halk dinini daha çok simgeler üzerinden ifade ediyor; bu sebeple kilise kuleleri ve minareler mimari yönden kusur oluşturacak kadar yükseltilmiş. Mostar’ın en hâkim noktasındaki Hun Dağı’nın tepesinde kocaman bir haç var; Katolik İspanyolların desteğiyle Hırvatlar tarafından savaş sırasında dikilmiş.

Haç dikilmesi sırasında Boşnak gençler öfkelenir, haçı indirmek ister. Aliya İzzetbegoviç parmağını gökyüzüne doğrultur ve Ay’ı gösterir, “O hilalden daha yükseğe dikemezler ya,” diyerek gençleri sakinleştirir ve yeni bir katliamdan korumaya çalışır.

Mostar köprüsü, Mimar Sinan’ın yetiştirdiği Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında, kilit taş yöntemiyle inşa edilmiş. Köprünün bir ayağında Hırvatlar diğerinde Müslümanlar yaşıyormuş. İki tarafı birleştirecek bir köprüye ihtiyaç duyulmuş. Osmanlı devletinin bu topraklara hediyelerinden biri olarak inşa edilen köprünün önce bir minyatürü inşa edilmiş. Zaten bu ufak yerleşim yeri sanki suyun üzerine taşlardan kurulmuş bir masal diyarına benziyor.

Savaş sırasında köprünün top ateşiyle dövüle dövüle yıkılışını Hırvat televizyonu canlı yayınlamış. Şimdi o hazin manzarayı, köprünün yanındaki müzede turistlere kısa film halinde seyrettiriyorlar. Filmde köprünün tekrar aslına uygun inşa ediliş serüveni ve bütün ülkelerden gelen başkanların katılımıyla açılışı da görülebiliyor.

Neden Haçlılar Müslümanlardan bu kadar nefret ediyor? Mesela Karagöz Bey Camiini, tam da minarede müezzin ezan okurken top ateşiyle vurarak yıkmak nasıl bir nefretin ifadesi? Hiç kuşkusuz bunda Osmanlı ve İslam nefretini körükleyen eğitim sisteminin etkisi var. Bugün o nefret ve önyargıları aşıp gönülleri fethetmek imkânsız mı?

“Türkiye’niz Niye Gelmedi?”

Bosna Müslümanlar için büyük bir imtihan. Öncelikle İslam’ın bir hayat tarzı ve medeniyet kaynağı olduğunu ispat etmek ve bütün dünyaya tanıtmak için bir imkân. Eğer bu imkânı güzel değerlendirirsek, buraya İslam ahlakına uygun bir şekilde yaklaşırsak dünyaya mesajımızı ulaştırmanın en kolay yolu olabilir. Ancak bu fırsatı nefsanî bir şekilde istismar edersek İslam’ı kötü temsil ederek son ümitleri de tüketebileceğimiz nokta olabilir.

Çünkü Bosna medeniyetler arası geçiş köprüsü ve adeta açık hava müzesi. Bir yanda Avrupa birliği ve batı kapitalizmi, bir yanda Slav kültürü ve doğu bloğunun siyasi çizgisi... Osmanlı ve İslam kültürü ise hayatta kalma savaşı veriyor. Aliya gibi bir mütefekkiri yetiştiren bu topraklarda nasıl bir imtihanla yüz yüze olduğumuzu unutmamamız gerekiyor.

Başçarşıyı dolaşırken sık sık yolunuzu dilenciler kesiyor. Türkiye’den gelmiş inançlı kişilerin yardım sever olduğunu düşündükleri her hallerinden belli.

Ülkede işsizlik oranı çok yüksek, bilhassa yaşlılar geçim zorluğu çekiyor. Bunun birçok sebebi var. En başta gelen gerçek şu, artık dünyada hiçbir küçük ülke, bir büyük ülkenin himayesi olmadan kendi başına ayakta kalamıyor. Çünkü hızla gelişen teknoloji karşısında küçük ülkelerin sahip oldukları üretim vasıtaları rekabet edemiyor. Bir de yönetim biçimine dair sorunlar eklenince…

Bosna Hersek devletinin tuhaf bir yönetim biçimi var. Zaten toplamda bizim Konya vilayetimiz kadar yüz ölçümüne sahip bir ülke; bu ülke on siyasi bölgeye ayrılıyor. Bunlara kanton deniyor. Her birinin başbakanı, bakanları var. Toplam dört milyon kişilik on kantonu, yüzlerce bakan idare ediyor. Üstelik din ve etnisite farkına dayalı sistem yüzünden makamlara dönüşümlü olarak oturuyorlar. Böyle bir ülkede bütünlüklü bir plan program yapmanın ve ortak menfaatlere uygun bir yönetim uygulamanın zorluğu tahmin edilebilir. Hele de birinin ak dediğine diğeri kara diyorsa.

Ülkede işletilmeyi bekleyen birçok kaynak var. Yardım eli uzatan birçok ülke de var ama öyle bir kamplaşma var ki… Mesela geçen baharda Bosna’da sel felaketi oldu, Sırbistan, Sırp bölgesine yardım etti, Hırvatistan Hırvatlara… Türkiye Müslüman Boşnakların yardımına koşmakta biraz gecikti ve hemen Hıristiyanlar Müslümanlar, “Hani sizin Türkiye’niz vardı, bak gelmedi” diyorlar.

Kısacası Bosna’da daha yürünecek çok yol var…


Sayı : 40
Büyük Kapak