Mehdi Gurra: “Avrupa’da Müslüman Kalmasın İstiyorlar”

Sayı : 70 / Aralık 2017, Konu Başlığı : Röportaj

Bir imtihan âlemi olan dünyada her asırda Allah'ın dinine hizmete hayatını adayan samimi kullar olmuştur ve kıyamete kadar da olacaktır. Allah-u Zülcelâl kendi dinine yardım edenlere nusretini nasip edecektir. Bugün buna tüm kalbiyle inanmış gayretli bir mümin kardeşimizi tanıtmak istiyoruz. Arnavutluk halkının yeniden özüne dönmesi için faaliyetler yapan Mehdi Gurra’dan bahsediyoruz.

Mehdi Gurra, İslam adına her şeyin yasaklandığı Arnavutluk’ta dünyaya geldi. Lise ve üniversite eğitimini ülkemizde, Marmara Üniversitesi’nde İlahiyat Fakültesinde tamamladıktan sonra ülkesine döndü. 2006 yılından beri kısa adı ALSAR olan,‘Geleceğin Alternatifi Vakfı’nda faaliyetlerini sürdüren Mehdi Bey’in en büyük amacı, Arnavutların İslami kimliklerini yeniden kazanmaları.

ALSAR vakfı, Arnavutluk çapında 2 bin yetime sıcak yuva sağlıyor. Binlerce yetim çocuğun sünnet ettirilmesi ve eğitim desteğinin yanı sıra, çeşitli dini kitapların dağıtımını da organize ediyor. Ayrıca fakir fukaraya, Ramazan ayında yardım paketi ve Kurban Bayramı’nda kurban eti dağıtılmasını da sağlıyorlar.

Bilindiği gibi İslam âlemi Osmanlı devletinin dağılmasından bu yana çok zor günler geçirmiştir. Üç kıtada bütün Müslümanların hamisi olan Osmanlı devleti, on dokuzuncu yüzyılda yeni savaş teknolojileri karşısında mağlubiyetler yaşayınca toprak kaybetmeye başlamıştır. Bunun yanında dünyada yaygınlaşan ulusçuluk akımı bir arada yaşayan toplulukların birbirine hasmâne duygular beslemesini beraberinde getirince bundan en fazla etkilenen halklardan biri de Arnavutlar olmuştur.

Arnavutlar, Osmanlının Avrupa içlerine kadar uzanan fetihleri sayesinde müşerref oldukları İslam dinine kuvvetle bağlanmış bir halktı. Yaklaşık beş asır Osmanlı’nın bir parçası olan Arnavutlar, Köprülü unvanıyla maruf sadrazamlar başta olmak üzere devlet idaresinde en üst noktalara çıkan birçok devlet adamı yetiştirmişti. Ancak Balkanlarda yaşayan Hıristiyan topluluklar, Avrupalıların da kışkırtmasıyla komşuluk ilişkileri içinde yaşadıkları Müslümanlara karşı soykırım uygulamaya başladılar.

Osmanlı devletinin yetiştirdiği güzide aydınlardan, kendisi de bir Arnavut olan Abdullah Hüsnü Bey, durumu şöyle bildiriyordu: “Avrupalıların, Arnavutluk kıtasını elde etmek amacıyla, yöre halkı arasında bu kavmin Hıristiyan vilayetleri efradını, Müslümanların aleyhinde kullanarak Rum, Slav ve Latin lisanlarının neşri ve bu meyanda okullar kurup, Arnavutluk halkı arasında din, dil, milliyet ayrımını körükleyip ortalığı karıştıracaklardır.”

Gerçekten de öyle olmuştu. Batılıların açtığı okullarda okuyan gençler, ayrılıkçı kavmiyetçi duygulara kapılıp, Büyük Helen imparatorluğu, Büyük Bulgar imparatorluğu vs. kurma hevesine kapılıyordu.

Osmanlının Rumeli’deki toprakları, Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar ve diğer Hıristiyanlar arasında paylaşılırken Müslüman Arnavutlar bütün bu kesimlerin ya katliamına uğradılar veya katliamdan kaçarak Türkiye’ye veya başka ülkelere sığındılar.

Osmanlının dağılması üzerine Arnavutluk 1937'de İtalyanlar, ardından 1943 yılında Alman faşistler tarafından işgal edildi. Bu işgallerden kurtulmak için ayaklanan Arnavut halkı Alman faşizminden kaçarken komünizmin kucağına düştü. Enver Hoca’nın kurduğu Komünist parti, Arnavutluk'un Müslümanlığına bir dış düşmandan daha çok zarar verdi. Tarihin ilk ateist devleti Arnavutluk, bu topraklardan İslâm'ın kökünü kazımak üzere kuruldu.

90’lı yıllarda Sovyetlerde komünizmin iflas bayrağını çekmesinden sonra bugün Arnavutlar yeniden dinlerini öğrenme ve yaşama özgürlüğüne kavuştular. Ancak şu anda orta kuşak, yetişmiş, iş başında olan kişilerin hemen hiçbiri İslam dini hakkında bilgi sahibi değil. Üstelik komünizmin resmi eğitim sırasında aşıladığı din aleyhtarlığının çok yıkıcı bir etkisi olmuş. İşte Mehdi Gurra böyle zor şartlarda dini faaliyetler yapmanın mücadelesini veriyor.

Mehdi bey, öncelikle sizin çok etkileyici çocukluk hatıralarınız var, bunlardan bahsetmenizi istiyorum. Okurlarımız nasıl şartlarda yaşadığınızı öğrensin.

Mehdi Gurra:
Kendi çocukluğumu anlatmadan önce, Arnavutluk’ta o zamanlar uygulanan idarenin baskılarından söz etmem gerekir. Resmi ideoloji genelde dine, özellikle de İslam’a yok edilmesi gereken bir kalıntı gözüyle bakıyordu. Arnavut halkının İslam diniyle en ufak bir bağının kalmaması için çok büyük baskılar yapılıyordu.

41 yıl komünizmle yönetilen ülkede camiler ya yıkılmış veya amacı dışında işlerde kullanılmış, âlimler idam edilmişti. Kur’an öğrenmek ve öğretmek, başörtüsü kullanmak yasaktı. Her yere Enver Hoca’nın heykelleri dikildi. Kullandığımız dilde çok sayıda Arapça, Türkçe, farsça kelime vardı, bunlar yasaklandı. Yani Sovyetlerin işgali altındaki İslam coğrafyasında yapılan zulümler en katı şekilde uygulandı. O kadar ki, cenazeler yıkanmadan, üzerindeki elbiselerle gömülüyordu. Cenaze namazı kılmak, tekfin ve defin işlerini dini kurallara göre yapmak bile yasaktı.

Beni dedem büyüttü. Rahmetli babam öldüğünde on yaşındaydım. Babamın cenazesini dedem gizlice evde yıkamıştı. Cenaze namazını da akrabalarımız evimizin bir odasında gizlice kılmışlardı. Dedem Nureddin Bey, cenaze defni usullerini bilen az sayıda insandan birisiydi. Kendisine başvuran olursa geceleri gizlice cenazeleri yıkar, kumaş parçalarıyla kefenler ve defnederdi.

Fakat resmi eğitim, gençleri din aleyhtarı olarak yetiştirdiği için, bazen gençler dedemi şikayet edebiliyordu. Nitekim bir keresinde, vefat eden adamın çocuklarından biri, benim dedemi şikayet ediyor. Bunun üzerine dedem bir süre hapiste yatıyor. Ancak bir daha yapmaması şartıyla serbest bırakıyorlar.

Birkaç gün sonra, yakın bir arkadaşı vefat ediyor. Çocukları, babalarının cenazesi için yardım istiyor ama kendisi takip altında tutulduğu için gidemiyor. Ancak başvuranları bodrum kata indirip, cenazenin yıkanması, tekfini ve defni ile ilgili usulü tarif ediyor. Kefen bezi de vererek onları uğurluyor. O gece, dedem saatlerce ağladı. Ben de cenazenin nasıl yıkanacağını o gece öğrenmiştim.

Erkek çocuklarını sünnet ettirmek de yine yasaklar arasındaydı. Ancak gizli bir şekilde sünnet oluyor, kimseye söylemiyorduk. Sünnet esnasında bir enfeksiyon olsa, doktora veya hastaneye gitme imkanı yok. Gizlice ve toplu halde sünnet olduğumuz için de enfeksiyon kapma riski yüksek oluyordu.

Kurban kesmek, hatta kandil gecesi bir kandil tatlısı yemek bile yasaktı. Komünizm özel hayat diye bir şey tanımıyor, evinizin içine bile müdahale ediyordu. Dedem kandil geceleri ne yediğimizi kimseye söylememem için sıkı sıkı tembihlerdi. Okula gittiğimde öğretmenler akşam yemeğinde ne yediğimizi sorarak kandili kutlayıp kutlamadığımızı anlamaya çalışırlardı. Ben tembihli olduğum için sıradan bir yemek adı söylerdim.

O baskılardan sonra şimdiki durumdan biraz bahsedebilir miyiz?

Mehdi Gurra:
Bugün Allah'a şükür o zamanki baskılar ortadan kalktı. Ama bu serbestlikten ne yazık ki Müslümanlardan daha çok misyonerler faydalanıyor. Ortodoks ve Katolikler çok profesyonel bir şekilde ve çok kısa bir zamanda teşkilatlarını kurdular.

Büyük maddi imkânlara sahip Ortodoks ve Katolik kiliseler birliği kısa zamanda ülkedeki ekonomik ve sosyal olaylara el attılar ve birçok sahada da çok başarılı oldular. Arnavutların büyük çoğunluğu Müslüman olduğu halde ülkede çok sayıda kilise inşa ediliyor.

Yüzde yüzü Müslüman olan köylere bile kilise yapıyorlar. Yabancı dil eğitimi adı altında çocuklara İncil dersleri veriliyor. Sadece Başkent Tiran’da 114 kilise bulunuyor. Hedefleri ülkeyi tamamen Hıristiyanlaştırmak ve Avrupa’da Müslüman bir toplum bırakmamak. Bunu aşama aşama gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

Müslümanların ise maalesef teşkilatlanma tecrübeleri yok. Zaten eski Osmanlı medreselerinde yetişmiş ulemanın büyük bir kısmı ahirete intikal etmiş durumdaydı. Şu anda dini hizmetleri yürütenlerin çoğu ilmi bakımdan yetersiz. Ülkede İslam'ı anlatabilecek; gençliği şuurlandırabilecek yetişmiş insanın bulunmamasından dolayı İslami faaliyetler çok geri kaldı.

Henüz Müslümanların elinde dini neşriyat bile bulunmuyor. 1991'den bu yana Arnavutluk Müslümanlarının elinde İslam dinini tanıtan temel kitaplar yetersiz. Tefsir, Fıkıh, Hadis külliyatlarının Arnavutçaya kazandırılması gerekiyor. İslami kitapların tercüme, basım ve dağıtım işlemleri daha fazla gecikmemeli. İslam âleminden ve Türkiye’den gelen bazı vakıf, dernek ve cemaatlerin yürüttüğü faaliyetler mevcut ama ülkedeki misyoner kuruluşlar ile kıyaslandıklarında yetersiz kalıyor.

Arnavutluk’a gelen birçok yardım kurumu, bu ülkeyi ve insanını tanımıyor. Ancak ALSAR vakfı kendi insanının elbette daha iyi tanıyor. Biraz da vakfınızın çalışmalarını tanıtmak istiyoruz. Mesela yetim çalışmanızdan bahsetmek istiyoruz. Siz de yetim büyüdünüz öyle değil mi?

Mehdi Gurra:
Evet, vakfımızın faaliyetleri arasında yetim çalışmasına özel önem veriyoruz. Halen 2 binin üzerinde yetime bakıyoruz, tabi Türkiye’den gönderilen yardımlarla. Kur'ân Kurslarımız var; bugüne kadar 20 bini aşkın öğrenci okuttuk. Bir de İslâmî kaynak eserler basan bir yayınevimiz bulunuyor.

Yetimler haricinde yıllık 35 bin aileye ulaşıyoruz. Ramazan ayında 6 bin 500 aileye gıda yardımında bulunduk. Birçok ülkeden kuruluşların yardımlarını dağıtıyoruz. Devam eden cami inşaatımız yanında hedeflerimiz arasında Arnavutluk’ta İmam Hatip okulu ve üniversitede okuyan kız öğrenciler için yurt açmak da bulunuyor.

Sizin Ramazanda iftar çorbası dağıtımı konusundaki hatıranızı paylaşmanızı istiyorum. O benim çok hoşuma gitmişti.

Mehdi Gurra:
İstanbul’da bulunurken Ramazan ayı gelince kurulan iftar çadırlarını görmüştüm. Arnavutluk’a geldiğim zaman bunu burada da yapmak istedim. Çünkü burada oruç tutan çok azdı. Ramazan geldiği hissedilmiyordu. Ben ilk olarak caminin önünde, gelip geçenlere iftarlık çorba dağıtımına başladığımda herkes buna çok şaşırdı. Kendi çabamla bunu devam ettiremeyeceğim düşünülüyordu belki ama zamanla birçok kişi buna destek vermeye başladı. Bir süre sonra başkaları da katkı yaparak bir iftar çadırı oluşturduk. Bu çalışma birçok kişinin oruç tutmasına vesile oldu.

Ramazan ayı İslami çalışmalar için güzel bir vesile oluşturuyor. Allah razı olsun çalışmalarınızı bereketlendirsin.


Sayı : 70
Büyük Kapak