Ömer Karaoğlu ile Röportaj

Sayı : 25 / Mart 2014, Konu Başlığı : Röportaj

Ses, Allah'ın yarattığı en esrarlı varlıklardan biri. Gizli bir postacı sanki… Kulağımızdan giren ve taşıdığı mesajıyla kâh tefekkürümüze yön veren, kah gönül telimizi titreten, kah yüreğimizi alevlendiren…

Ses, efsunlu bir nefes…

Bir şeklin, bir nesnenin ahenkli ve estetik olmasına sanat, sesin sanatkârane olmasına musiki diyoruz. Musikiyi genellikle eğlenceyle iç içe, günah ortamlarında icra edilen veya günaha çağıran çeşidiyle bildiğimiz için mesafeli durmaya çalışıyoruz. Bilhassa günümüzde televizyon ve internette dönen klipler, sözleriyle görüntüleriyle göz ve kulaklarımıza kir taşıyor. Hem dünya hayatını ahiret hazırlığı için bir sermaye bilen bizlerin, eğlendirici şeylerin en zararsızının bile bizi oyalamasına izin vermememiz gerektiğini biliyoruz.

Öte yandan ahenkli seslerin, eğer güzel mesajları taşıyıp yüreklere nakşetmek için icra edilirse, olumlu tesirini de biliyoruz. Bilhassa çocuklar, gençler ve fazla okumayan, daha çok hoşuna giden eserleri dinleyerek kültür edinen kesimlerin üzerinde ilahilerin, marşların, ezgilerini inkar edilemez bir etkisi var.

Mesela hemen hepimiz, Pir Sultan'ın, “Güzel aşık cevrimizi çekmezsin demedim mi” dizelerini veya Aziz Mahmud'un “Neyleyim dünyayı, Bana Allah'ım gerek. Gerekmez mâsivayı Bana Allah'ım gerek” mısralarını, daha çok bestelenmiş olmaları sayesinde biliyoruz. Bunun gibi, çağımıza yakın şairlerden mesela Mehmet Akif İnan’ın “Her eylem yeniden diriltir beni, şehirler düşlerim göl kenarında” dizelerini de Ömer Karaoğlu’nun bestesiyle gönüllerimizde yankılanmıştır.

Sözü taşımak, yaymak ve kitlelere mal etmekte musikinin tesirini hiçbirimiz inkar edemeyiz. 80'li yıllar, malum, Anadolu insanının “Biz de varız” dediği yıllardır. Eğer Anadolu’dan İstanbul’ a göçmüş halk yığınlarının yürekleri aynı dizelerle çarptı, aynı nakaratlar nefesleri birleştirdiyse bunda hiç kuşkusuz ilahi ve ezgi sanatçılarımızın ve bu yola gönül koyup, risk alıp yatırım yapanların hizmeti göz ardı edilemez.

İşte biz de bu fikir ve duruş sahibi sanatçılarımızdan Ömer Karaoğlu’nu konuk etmek istedik. Eserleriyle yürekleri kabartan, iman şevkini ve şahadet özlemini tutuşturan sanatçımızı Fatih’teki Ali Emiri Kültür Merkezindeki konseri öncesinde kısa bir söyleşi yapmaya razı ettik.

Ömer Karaoğlu, 1967 yılında, İstanbul, Bayrampaşa’da dünyaya gelmiş. Çocukluk yıllarında babası onun müftü olmasını istermiş. Ömer Karaoğlu’nun bir de ağabeyi varmış ve babasından gizli gitar çalarmış. Ömer ise Kur’an okuduğu için babası onu takdir eder ‘Bu oğlum ben öldükten sonra başıma gelip Kur’an okuyacak, büyük oğlum da başımda gitar çalacak.’ dermiş.

Okul korolarında başlayan musiki tecrübelerine pek fazla ehemmiyet vermeyip derslerine çalışan Ömer Karaoğlu, 1985’de İTÜ Makine mühendisliğini kazanmış fakat mühendisliğin kendisine uygun olmadığını anlayınca tekrar sınava girip İstanbul Üniversitesi İktisat’ı kazanarak Beyazıt Meydanına adımını atmış. Eğitim yılları sırasında akademisyen olmayı düşünmüş ve Sabahattin Zaim Hocanın yanında, genç bir asistan olarak göreve başlamış. İktisat Tarihi alanında doktora yapan Ömer Karaoğlu, 28 Şubat sürecinde başörtülü öğrencilerin direnişine verdiği desteği ve İslami görüşleri sebebiyle okul yönetimi tarafından istifaya zorlanmış. O da onurlu bir duruşu tercih ederek, onlara ihraç zevkini tattırmayıp kendisi istifa etmiş. “Her ayın on beşinde banka hesabınıza yatan maaş değildir, sizin rızkınız” diyor Ömer Karaoğlu. Ömer Karaoğlu’nun hayat felsefesi şu sözlerinde özetlenmiş bulunuyor:

“Hepimizin her gün tekrarlayıp durduğu ‘Eşhedü’ sözünün anlamı, hayata canlı tanıklık etmek olsa gerek. Ben şahidim, ben tanığım. Ülkemde ve dünyada olup bitenlerin tanığıyım demiş olmak kuru bir lakırdıdan öteye gitmeli.”

Ömer Karaoğlu’nun Sanat Hayatına Gelince…

Daha lise çağlarındayken bir düğün sırasında sahnede ilahi ezgi söylerken kendisini görüyorlar. Kabiliyeti keşfedince Ulvi Alacakaptan’ın yönettiği ve İbrahim Sadri’nin yazdığı bant tiyatroları için birkaç ezgi okutuyorlar. Bu bant tiyatroları, ilahi ezgi kasetleri gibi İslami yapımlara mütevazı katkılarıyla başlayan sanat hayatı, solo müzik albümleri ve konser etkinlikleriyle devam ediyor. Kendi besteleri ve yorumu dinleyiciyle buluştuğunda, Adı İçin Yaşamak, Şehit Türküsü, Hesap Sor Bana, La İlahe İllallah, Mekke, Kuşlar,

Sızı, Toprak, Sevdalar Aldı Beni, Bilemezler… derken, kendine ait bir sanata susamış olan Müslüman gençlik, tarzı olan, davası olan, hassasiyeti olan bir sanatçının doğuşuna coşkuyla şahit oluyor…

Çağa seyirci kalmayı içine sindiremeyen Ömer Karaoğlu’nun eserleri sizi kah, Filistin’e götürüp “Haydi Ammar haydi Ammar durma at!” dedirtiyor, kah, Bosna’ya götürüp, “İlimiz var o diyarda, Garip kaldık o dağlarda, el uzatmış elimize, Buna can mı dayanır,” diye ağlatıyor.

Sesi ince ama yüreği pek, duruşu kavi bir sanatçı, Ömer Karaoğlu. Mavi Marmara gemisiyle Akdeniz’e açılırken eserleriyle olduğu kadar eylemleriyle de çağa damgasını vuranlar arasında yerini alıyor.

Kendisine Cahit Zarifoğlu’nun: “Bizim iki tane hayatımız yok ki; birinde canımızın istediğini yapalım, diğerinde sanatımızı icra edelim. Bizim bir tek hayatımız var.” sözünü rehber edinen Ömer Ağabey, hemen her söyleşisinde “Yeryüzünde insan oluşumuzun ve şehadet edişimizin gereği olan yükler var, omuzlarımızda. Hepimiz öncelikli olarak birer kuluz ve onun gerektirdiği gibi yaşamalıyız. Yaptığımız sanat, bu dairede iş görecekse anlamlı. Bu dairenin dışına çıkıp fıtratı, merhameti kaybedeceksek, varsın öyle sanat başkalarının olsun, dedik ve yıllar önce çıktık yola,”diyor.

Sanatçımızın, fikirlerini ve hayat tecrübesini sevenleriyle paylaştığı, Sahne Geri(ci)sinden Bir Vaaz Bir Diyalog adlı bir kitabı da bulunuyor.

Akademisyenlikten aktivistliğe, sanatçılıktan yazarlığa çok yönlü bir hayat deneyimi içinde olan Ömer Karaoğlu evli, iki erkek çocuk babası…

İslamî Hayat: Öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Her zaman yaşadığımız hayata dair sorgulamaları olan, dünyanın gidişatına karşı kendine özgü bir duruşu olan bir sanatçımız olarak gönüllerimizde yer edindiniz. Sanatınıza yön veren hayat görüşünüzü özetlemeniz gerekirse neler söylemek istersiniz?

Ömer Karaoğlu: Öncelikle sadece sanatımızı değil hayatımızı da yönlendirmesi gereken esas ilkeleri, değerleri, merkeze koymamız lazım, her birimizin. Bu manada takdir, nasip her ne kadarsa, olabildiğince donanımlı olmamız lazım. İman, bilgi ve amel arasındaki o kopmaması gereken rabıtayı doğru kurmamız lazım. Öncelikle Alemlerin Rabbine karşı ve dolayısıyla bütün bir insanlığa, içinde bulunduğumuz topluma, ailemize, çevremize karşı belli başlı sorumluluklarımızın olduğunu aklımızdan çıkarmadan her ne iş yapacaksak yapmamız gerek. Sanat da bu daire içinde bir anlam taşır. Sanatçı kardeşlerimiz de ayaklarını bastıkları zemin konusunda olabildiğince, hem tefekkür etmeli, hem bu duyarlılığı besleyecek gayretler içinde olmalı. Müzik ya da bir başka sanat dalı hiç fark etmez, yeryüzündeki varlık sebebimizi bize unutturmamalı, hatırlatmalı. Bu manayı bu anlam dairesini besleyen her çaba, aziz bir çabadır. Elbette yaptığımız işler kusurlarla, eksiklerle, beşerin elinden nasıl çıkarsa o şekilde çıkacaktır. Mükemmellik Allah'a mahsustur.

İslamî Hayat: Öğretim görevlisi olduğunuzu biliyoruz. Tabiri caizse bir koltukta iki karpuz taşıyorsunuz. Bu sizin için yorucu ve zor olmuyor mu? Bilim ve sanat, ikisi de başlı başına büyük meşgaleler. Farklı alanlarda aktif olmak insanı nasıl etkiliyor?

Ömer Karaoğlu: Her iki koltuğumuza da birer karpuz almamız mümkün diye düşünüyorum. Aslında vakit çok kıymetli ve bereketlendirilebilir bir nimet. Modern zamanlar insan için hız çağı olma özelliğiyle vaktin tüketildiği zamanların adı. Evet, yoruluyoruz ama yorulmak için geldik, yorulacağız ki dinlenebilelim. Akademik çalışmalarımız var. Üniversiteyle benim temasım aşağı yukarı müzik kadar eski. 90’lı yıllardan bu yana müzikten biraz sonra akademiye intisap ettik. O yıllardan sonra belli bir müddet çalıştıktan sonra akademik çalışmalarımız, okumalarımız, yazmalarımız hiç kesilmedi aslında, ama üniversitedeki mesaimiz, Türkiye'nin yaşadığı özel siyasi şartları sebebiyle on seneden fazla bir süre inkıtaya uğradı. Nihayet bu geçtiğimiz yılla beraber akademik görevimize döndük. Ben meslek olarak iktisatçıyım, iktisat tarihi benim ihtisas alanım, özellikle “Osmanlı İktisadı” üzerine ve “Türkiye İktisadi Düşünce Tarihi” konusunda çalışıyorum. Öğrencilerimizle oradaki beraberliğimiz farklı bir boyutta, ama o farklılığa rağmen bahsettiğimiz ana istikametle irtibatlandırmaya çalışıyoruz, oradaki mesaimizde de. Birbirine mani olan değil birbirini tamamlayan şeyler olduğunu düşünüyorum. Bilgi, iman ve amel dediğimiz pratik üçlü içerisinde, estetiğin ve sanatın esaslı bir yeri var. İnsanların kalbine ve yüreğine tesir edebilmek bunun kanallarını aramak insani bir özellik, neticede insanın kalbini, yüreğini destekleyen bir çaba. Dolayısıyla hem bilgiyle, hem amelle ve imanla olan irtibat; sanat farklı bir yerde ilim farklı bir yerde değil. Bence bu ikisini birleştirebilmek, bir arada düşünebilmek lazım… Batı aklı bizi böyle kategorik düşünmeye sevk ediyor, hayatı da insanı da kompartımanlara ayırarak düşündürüyor. Bu ezberleri bozmak gerek.

İslamî Hayat: Bestelemiş olduğunuz şiirler, kitleleri peşinden sürüklüyor, dillerde ve gönüllerde yankılanıyor. Bunlardan bazılarını siz yazıyorsunuz, bazıları da yine Bu sözleri nasıl seçiyorsunuz?

Ömer Karaoğlu: Doğrusu, meselenin “sahici” olması önemlidir. Hissettiklerinizi düşündüklerinizi dile dökebilmek, kalbe dokunmak her zaman da nasip olan bir şey değil. Ama o çabanın içerisindeyiz o kadar, zaman zaman belki tevafuklar oluyor. Aslında kendimize söylediğimiz şeylerin başkalarına söylendiğinde tesir edeceğine inanıyoruz. Başından bu yana her okuduğumuz eserde, her bir mısrada bizim anlam dünyamızda, dinleyicimizin de muhabbetine vesile olan ifadeler öncelikle kendimize söylenmiş ifadelerdir.

İslamî Hayat: Müslüman idarecilerin başta olması bizleri rehavete kaptırdı deniliyor. Katılıyor musunuz?

Ömer Karaoğlu: Doğrusunu söylemek gerekirse bazen dayak yiyor olmak, yüreği kavi kılar. Bunu bir rehavete dönüştürmek, böyle bir tuzağa düşmek yerine bunu imkân bilebilmek lazım. Bir takım imkânları değerlendirebilmek adına bence bir kazanım olarak görmek lazım. Ama arz ettiğiniz o tuzağa az çok düştüğümüzü ben de düşünüyorum. Genel olarak İslami bireysel ya da toplumsal hayatımızda İslami duyarlılıklarımız ve yaşam biçimini ihale etmek gibi kötü bir alışkanlığımız var maalesef. Bu da modern zamanın bize verdiği bir alışkanlık... Yapmamız gerekenleri genellikle bir üst makamlara ya da bu tür kurumsal yapılara ki bunların en öne çıkanı, bariz olanı, devlet dediğimiz organizasyondur, ihale etmeyi seviyoruz. Oysa o küçük gördüğümüz ferdi sorumluluklarımızdır, bizi, Allah izin verirse, cennete eriştirecek olan. Yani birilerine bir şeyleri ihale ederek onların yaptıklarından bize nasip düşeceğini beklemek çok doğru olmaz ve hüsranla neticelenir, Allah korusun. O nedenle belki ferdiyle, devletiyle, toplumuyla, ailesiyle her birimizin atabileceği adımlar, yapabileceği işler var, böyle bakmak gerekir. O noktada birilerine bu tür sorumlulukları iterek rehavete rahatlığa düşmek şeytanın bir tuzağı olsa gerek.

İslamî Hayat: Sanat alanında yetiştirdiğiniz kimse var mı? Sanata ilgi duyan gençlere neler tavsiye edersiniz?

Ömer Karaoğlu: Farklı meşguliyetlerimiz nedeniyle bu tür bir çalışma zeminimiz, imkânımız olmadı. Sanatın hayatımda büyük bir yeri var, fakat ondan çok daha yoğun başka çalışmalarımız var. Ben akademisyen olduğum için daha çok eğitimle ilgili çalışmalar üzerinde duruyorum. Müzikle ilgilenen iki oğlum var, büyük oğlum sahnede benimle beraber yer alıyor, nefesli enstrüman icra ediyor. Ailede ve yakın çevremizde olan genç kardeşlerimizle mümkün olduğunca bir araya gelmeye çalışıyoruz. Yaşadığımız tecrübelerimizi az çok paylaşıyoruz. Sanat icra ederken elbette kabiliyet gerekiyor ancak sadece kabiliyet kâfi gelmiyor, bu kabiliyeti geliştirmek için gerekli gayret ve çabayı da sarf etmek lazım. Sanatla ilgili birikimlerini büyük ölçüde insanlar emekle alın teri dökerek geliştirirler. İnsanların şüphesiz Allah'ın verdiği bir kabiliyetle, bir sese ya da saza karşı meyilleri olabilir. Ama bunu işlemek geliştirmek çaba harcamak, emek harcamak gerekir. Ben bu manada, teknik tarafını bir yana bırakırsak istikamet tarafını önceliyorum. Aksi halde Türkiye'de ve dünyada popüler müzikle uğraşan pek çok insan, fevkalade müzik aleti icra edebilir, fevkalade sesi yorumu güzel olabilir. Ama istikametini yitirirse insan, üzerinde bulunduğu yolu, yürüyüşü, nereye doğru, niçin olduğu konusunda, sarih bir kanaate sahip değilse, yaptığı işler de berhava olur gider, bir manaya hizmeti dokunmuş olmaz. Genç kardeşlerimizle fırsat bulup bir araya geldikçe daha çok bu hususu paylaşıyorum. Bizim bulunduğumuz her mekan bizim için mektep anlamına gelir. Zaman zaman kısa aralıklarla bir araya geldiğimiz arkadaşlarımızla bu hususları hem fiili grafik olarak hem de teorik olarak paylaşıyoruz.

İslamî Hayat: Teşekkür ediyoruz, tekrar.


Sayı : 25
Büyük Kapak