Milli Mücadelenin Manevi Kahramanları

Sayı : 26 / Nisan 2014, Konu Başlığı : Kültür-Sanat

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü 8 Aralık 2013 Pazar günü, "Milli Mücadelenin Manevi Kahramanları: Sebilürreşad, Mehmed Akif ve Eşref Edib" başlıklı bir panel gerçekleştirdi. Fatih Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde düzenlenen programa, “Yoldaki Çığır” isimli 2 saatlik “Yoldaki Çığı” isimli belgeselin 1 saatlik özetinin gösterimiyle başlandı. Senaristliğini ve Yönetmenliğini Gazeteci – Yönetmen Muharrem Coşkun’un üstlendiği belgesel TRT için hazırlanmıştı.

Çeşitli gazetelerde Haber Müdürlüğü görevinde bulunan Muharrem Coşkun, daha önce ‘NATO’nun Karanlık Yüzü; Kontrgerilla’, ‘Yasağın Kurbanları; başörtülüler’, ‘Türkiye’nin haketmediği Karanlık Dönem; 28 Şubat’, ‘Cumhuriyetin 81 Yılı’, ‘Neden 23 Nisan?’ Ve ‘Cumhursuz Cumhuriyet’ gibi pek çok araştırma/incelemeye imza atmıştı. “Türkçe Ezan ve Dine Müdahale’nin Öyküsü: GARP İZİ” Belgeseli de ulusal kanallarda yayınlandığı günlerde büyük yankı uyandıran Coşkun, daha çok yakın tarih araştırmalarıyla dikkat çekiyor.

Muharrem Coşkun, 1908'de Eşref Edip Fergan ve Mehmed Akif tarafından çıkarılan, Sırat-ı Müstakim- Sebilürreşad gazetesinin öyküsünü ele aldığı belgesel için Kastamonu, Elazığ, Ankara gibi pek çok ilde çekimler yapıldı ve Eşref Edip'le ilgili anılara yer verildi. Sebilürreşad’ın yazarlarından Mehmed Şevket Eygi, Yazar Kadir Mısıroğlu, gibi önemli isimlerin de görüşleriyle katıldığı belgeselde Osmanlıda yayınlanan ilk İslamcı gazetenin hikayesi anlatıldı.

Belgeselin ortaya çıkış hikayesinden bahsederken, Muharrem Coşkun, "Mehmed Akif'le ilgili geçmişte bir çok çalışma yapıldı ancak Akif'in büyük emek verdiği gazetesinin öyküsü ve kadim dostu Eşref Edip Fergan hep ihmal edildi. Biz bu çalışmayla bu eksikliği de gidermiş oluyoruz. Belgeselde yaklaşık 150 yıllık bir dönem ve ilk İslamcıları da irdeleniyor. Sırat-ı Müstakim/Sebilürreşad, Osmanlı'dan Cumhuriyete geçişte, İstiklal Mahkemeleri'nde yargılamada, İslamcı düşüncenin önemli yayın organı olması hasebiyle çok farklı bir yapım oldu" dedi.

1908 Ağustos'unda, önce Sırat-ı Mustakim adıyla, İstiklal şairimizin başyazarlığı, Bediüzzaman Said Nursi'den, Babanzade Ahmed Naim'e, Ahmet Hamdi Aksekili'den İskilipli Atıf Hoca'ya, Şemseddin Günaltay'dan Ferit Kam'a kadar pek çok önemli ismin katkılarıyla, yayın hayatına başlayan gazete; tarihimizin önemli bir dönemine şahitlik ediyor.

Bilindiği gibi, Türkiyeli Müslümanların her zaman medyayla sorunlu bir ilişkisi olmuştur. Cumhuriyet döneminde basın yayın kuruluşları daima halkın inancına ve manevi değerlerine tepen bakan, ahlaki kuralları hiçe sayan bir çizgide, baskıcı ve dayatmacı düzenin sözcüsü durumunda olmuştur.

Uzun bir süre halkının değerlerine sözcülük eden güçlü ve tesirli bir medyamızın olmaması ise her zaman içimizi acıtmıştır. İşte Sebilürreşad gazetesinin ve sahibi merhum üstad Eşref Edib beyin başından geçenler neden bizim de güçlü bir medyamızın olmadığının izahı gibidir.

DVD’sini temin edebileceğiniz belgeselde, teslimiyetçilikle suçlanan Müslümanların aslında Milli Mücadeleye ne kadar destek verdiğini ama nasıl bir ihanete uğradığını gözler önüne seriyor.

Vefasızlığın Adı…

Gazeteci Coşkun, Sebilürreşad’ın hikayesinden özetle şöyle bahsediyor: “Gazete İstanbul’da yayın yaparken, Millî Mücadele başlamış durumdadır. Mehmed Âkif ve Eşref Edip, 1920 yılının başlarında önce Balıkesir’e gidip Zağnospaşa Camii’nde halkı cihada çağırıyorlar. Aynı günlerde İngiliz emperyalizmini anlatan, ‘İslâm’a Çekilen Kılıç’ adlı kitabı da Sebilürreşad okuyucularına ücretsiz veriyor.

Tabiî İngilizler ciddî anlamda rahatsız oluyorlar. Gazete çoğu zaman sansürlü, sayfaları boş olararak çıkmak durumunda kalıyor. 1920 yılında, önce Âkif Ankara’ya gidiyor, ardından Eşref Edip Fergan gazete klişelerini de alıp Kastamonu’ya geçiyor. Gazeteyi burada çıkarmak istiyor. Ancak valinin kişisel kaprisi dolayısıyla gözaltına alınıp Sinop’a sürgün ediliyor. Âkif bunu haber alınca Kastamonu’ya geliyor. Eşref Edip serbest kalıyor ve Mehmed Âkif tarihî Nasrullah Camii’nde tarihî konuşmasını yapıyor. Dönemin hiper-emperyali İngiltere’yi sert şekilde eleştiriyor ve Sevr metnine karşı herkesi cihada dâvet ediyor. Gazetenin tamamı neredeyse bu vaaza ayrılıyor.

Bu vaaz o kadar ilgi çekiyor ki; pek çok cephenin kumandanı gazeteyi vilayet matbaalarında bastırarak cephelerde askere dağıttırıyor. Kastamonu’da üç sayısı çıkan gazete, M. Kemal’in davetiyle Ankara’ya geliyor.”

Gazeteci Muharrem Coşkun, Sebilürreşad gazetesinin halkı Milli Mücadeleyi desteklemekteki etkisinin sebebini şöyle açıklıyor: “O dönem İttihat ve Terakki’ye halk güvenmiyor. Anadolu halkı ‘İttihat ve Terakki yanında mı olmalıyız yoksa başka bir yol mu denemeliyiz’ şeklinde soru işaretleriyle dolu. Tam bu noktada Sebilürreşad önemli bir rol oynuyor. Çünkü halk, Mehmed Akif’e güveniyor. Yani Sebilürreşad halkı Milli Mücadele’ye çekebiliyor…

…Ancak zaferden sonra işler değişiyor... Yeni Türkiye yüzünü Batı’ya dönmüş, Sebilürreşad ise değerlerini İslâmdan alan bir cumhuriyet öneriyor. 1925 yılında ise Takrir-i Sükûn Kanunu’yla bir zamanlar savaşta cephede dağıtılan gazete kapatılıyor. Sahibi Eşref Edip ‘Vatana ihanet’ iddiasıyla Şark İstiklâl Mahkemesi’nde idamla yargılanıyor.

Şeyh Said isyanı gerekçesiyle Takrir-i Sükun Kanunu Meclis'te görüşülürken Recep Peker, İstanbul basınını kastederek, 'yılan yuvası' olarak tarif ediyor ve 'kanun kuvvetiyle bu yuvaların bertaraf edilmesini' öneriyor. Kanun çıkar çıkmaz 5 gazete 3 dergi jet hızıyla kapatılıyor, aralarında Sebilürreşad da var. Eşref Edip bey Şeyh Said isyanıyla ilişkilendirilmek isteğiyle Şark İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıyor. Hatta Şeyh Said’e “Gazeteden etkilenerek isyan ettim” diye
belge imzalatılıyor.”

İslâm Tarihinin Dip Noktası…

Panelin oturum başkanlığını da yine Muharrem Coşkun yaptığı oturumlarda, Millî Mücadele döneminin, bütün bir İslâm tarihi boyunca yaşanmış en dehşetli, en zorlu dönemi olduğunu vurgulandı. Prof. Dr. Türköne, sunumunda özetle,
“İzne gönderilen askerin teskeresinde şöyle yazıyor: ‘Nüfusun tezayidi ve ziraatın tekasubu için’ diyor. Savaş devam ederken, özellikle Çanakkale ve Sarıkamış sonrasında –öncesi de var; Balkan Savaşları- ‘nesil tükeniyor’ korkusu yerleşmiş. Nesil sona eriyor, Müslüman kalmıyor. Böyle bir korku yerleşmiş Osmanlı Harbiye Nezareti’ne ve genelge göndermişler; sırf nüfus devam etsin diye evli olanlar gitsin, nişanlı olanlar evlensin dönsün, nesil devam etsin. Böyle bir endişe, böyle bir korku… Mehmet Akif’in “Irkıma yok izmihlal” yazdığı tarih, belki de İslâm tarihinin en dip noktasıdır…

…İslâm tarihin en zorlu dönemi, 19. Yüzyılın ikinci yarısında başlar. 1850’den sonra Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nun 1859’da yıkılmasından sonra yeryüzünde iki tane İslâm Devleti kalır. Biri Osmanlı Devleti, biri de İran. Bir de uzakta Fas var, o da bölgesel dengelerle varlığını sürdürüyor ama çok önemli değil. Hilafetin önem kazanması, bütün dünya Müslümanlarının, özellikle Hindistan’daki ve Endonezya’daki Müslümanların İstanbul’a gözlerini dikmesi, bu gelişmelerin eseri. Dünyanın her yerinde Müslümanlar, onurları zedelenmiş, Hıristiyan sömürge yönetimlerinin altında kendilerini çok zor durumda hissediyorlar. Mütefekkirler, o çağın düşünürleri, çareler arıyorlar. İşte (belgeselde) gördünüz, Sırat-ı Müstakim, bir basılıyor, matbaa yetiştiremiyor. Öyle bir açlık, öyle bir susuzluk var ki…”

Yrd. Doç. Dr. Akşin Somel konuşmasında, “O dönemde ard arda yenilgiler yaşayan İslâm dünyasında maneviyatın çökkün vaziyette olduğuna, Batı dünyasının, İslâm’ın gelişmeye, ilerlemeye engel olduğu propagandasının yapıldığına ve sonucunda İslâm dünyasında ‘Biz neden geri kaldık’ konusunda entelektüel bir iç muhasebenin başladığına” dikkat çekti. “Aslında İslâm dünyası bilim ve felsefe alanında Batı’dan çok çok üstündü fakat zamanla İslâm’ın esaslarından uzaklaştı ve yozlaşma başladı. İslâm dünyası, akılcılığını kaybetti. Batı dünyası ise İslâm aklını iktibas ederek modernleşti, güç kazandı. İslâm, kesinlikle ilerlemeye engel değildir.”diyen Somel, sözlerine “Şimdi kaybettiğimiz bu özü tekrar kazanmamız gerekiyor. Batı’dan alacağımız teknoloji, bu anlamda aslında Batılılaşmak değil, kaybettiğimiz mirasımızı devralmaktır. Fakat bunu yaparken, İslâmî değerlerimizi muhafaza etmeliyiz.”diyerek devam etti.

Eşref Edib’in kitaplarını yayına hazırlayan, Tarihçi-Yazar Fahrettin Gün sunumunda, “O yıllarda Sebilürreşad’ın yazıhanesi, Milli Mücadelenin bürosu gibi çalışır. Mehmed Akif’in Milli Mücadele yıllarındaki çalışmalarını Eşref Edip’e borçluyuz. Ne zaman Eşref Edip varsa Akif’ten haberdarız. Sebilürreşad, büyük etkiye sahipti. 10 binlerce basılır ve Anadolu’nun tüm yerine dağıtılırdı.” İfadelerini kullandı.

“Eşref Edip’i Çok İhmal Ettik”

Sebilürreşadın yazarlarından Gazeteci yazar Mehmed Şevket Eygi "Tanıdığım Eşref Edib ve Sebilürreşad Gazetesi" konulu sunumunda: “Sebilürreşad, siyah-beyaz 16 sayfalık bir gazete idi. Son derece büyük tesiri ve nüfuzu vardı. Basın hayatımdaki ilk ustam Eşref Edip’tir. Bugünkü Müslümanlar, O’nun sabrından, sebatından ve devamlılığından ders almalılar. Bazıları Nazım Hikmet’i nasıl abideleştirdiler. Ama biz Eşref Edip’i çok ihmal ettik. Sebilürreşad’la ilgili özel bir sayı çıkartmayı düşünüyorum. Eşref Bey yılmadı. İslam’ı, imanı, Kur’an-ı, sünneti ve ümmeti müdafaa etti. Çok ağır baskılar altında kelle koltukta hizmet etti.” dedi.

“Risale okumanın suç sayıldığı bir dönemde Eşref Edip, Bediüzzaman’ı müdafaa etmiştir. İslam davasına hizmet edenlere, meşrepleri ne olursa olsun rahmet okumalıyız. ‘Efendim bu Müslüman benim meşrebim değil’ Olsun. Eğer İslam’ın ana esasları dahilinde hizmet ediyorsa O Müslüman bizdendir. Ehli imanda ümmet şuuru vardır. Bugün ne yazık ki o şuur sarsılmıştır. Müslüman, ümmete ait bir fert olduğunu asla unutamaz.”

Sebilürreşad dergisinin günümüz Türkçesine çevrilmesi ile ilgili bir soru üzerine açıklama yapan Mehmed Şevket Eygi ise:

“Bugünkü Türkçe ile ne köy olur ne de kasaba. Bugün Türkçe varsa, tamamen yıkılmamışsa bunu Risale-i Nur eserlerine, onun diline borçluyuz” şeklinde değerlendirmelerde bulundu.

Sebilürreşad′ın, 1948’de yeniden yayın hayatına başlaması hakkında Coşkun, “Eşref Edib, ayakları yere sağlam basan bir kurumlaşmayı tasarlar. Bir matbaa binası inşaa etmeyi, matbaa makinaları almayı, Mısır, Bağdat ve Hindistan’da yazı heyetleri oluşturup İslâm dünyasına seslenmeyi hedefler. Ancak bu tasarı, istenilen sermayenin toplanamaması nedeniyle bir türlü gerçekleşmemiştir.” dedi.

Sebilürreşad, Şubat 1966 tarihinde okuyucularına veda eder. Eşref Edip Fergan gazetesi kapandığında tam 84 yaşındadır. Gazetesi kapandıktan sonra da çalışmalarına devam eder, hatta Milli Nizam Partisi'ne de ismini o veriyor.

Eşref Edip hayatının sonuna kadar yılmaz bir mücadele adamına yakışır bir ömür sürüyor ve ümidini asla kesmiyor. Gelecekle ilgili umutlarını dile getirirken:

“Belki bizim ömrümüz o güzel inkışaf günlerini görmeye müsait olmaz. Fakat zararı yok. Bizim vazifemiz son nefese kadar hak ve hakikat yolunda mücadelede devamdır. İnşallah bizden sonra gelenler, bu davayı yürütmekte devam ederler.”


Sayı : 26
Büyük Kapak