Mümin Kalbinin Alameti: Takva

Sayı : 57 / Kasım 2016, Konu Başlığı : Kapak

Müminun suresinden bir kısım ayetler nazil olmuştu. Bu ayetlerde mealen:

“Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin ayetlerine inananlar, Rablerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işlerde yarış ederler, o uğurda ileri geçerler.” (Muminun, 57-61) buyruluyordu.

Hz. Âişe radıyallahu anhâ annemiz “Rablerinden korkarak içi titreyenler”in kimler olduğunu merak etmişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e sordu:

“Ya Rasulallah! Ayette bahsedilenler büyük günah işleyenler midir?”

Peygamber aleyhisselatu vesselam:

“Hayır Ya Âişe. Ayette bahsedilenler, ibadet ettiği halde ibadetlerinin kabul olup olmama endişesiyle Rablerinden korkanlardır.” Buyurdu. (Tirmizi, Tefsir:23)

Allah-u Zülcelâl’in yüceliğinin şuurunda olmanın verdiği bu endişe ve ürperiş hali, hakiki müminlerin mümtaz bir vasfıdır. Cenâb-ı Hak, mü’minleri tarif ederken; “Onlar; Allah(ın adı) anıldığı zaman, yürekleri titreyenlerdir.” (Enfâl, 2) buyuruyor.

Demek ki takvalı müminler Allah-u Zülcelâl’in kulu üzerindeki haklarını düşünüp o hakkı eda etmekten aciz olduğunu idrak eden, kalpleri ürperen yani kendi ameline güvenmeyip daima Allah'ın affı ve rahmetine sığınan kullardır.

Tasavvuf büyüklerinden Hatem-i Esam rahmetullahi aleyh bu manada şöyle buyurmuştur:

“Müminin alameti şudur: O, ibadet ve taatleri yapar, bununla beraber ağlayıp gözyaşı döker. Münafığın alameti de şudur: O, amel ve ibadeti unutur, bununla beraber bol bol güler.”

Hakiki müminin Allah'a karşı edebi, Allah-u Zülcelâl’in emirlerine itaat edip neyihlerinden sakınmak için elinden geldiği kadar gayret gösterdikten sonra, buna güvenmeyip yine de “Rabbime layık bir kul olamadım” diye endişelenmektir. Bu ruh haline Kuran-ı Kerim’de özet olarak takva ismi verilir.

Takva sözlük anlamı olarak korkmak, kaçınmak, korunmak manasına gelir. Dinimizde de Allah-u Zülcelâl’in büyüklüğünü düşünerek, azabına uğramaktan korkmak ve bu sebeple emirlerine ciddiyetle sarılıp yasaklarından titizlikle kaçınmak demektir.

Takva bir aşığın haline benzer. Nasıl ki bir aşık, sevdiği onu sevmezse diye endişe içindedir, takvalı kul da böyle Rabbinin rızasını kaybetmekten endişe eder. Bu sebeple günahları için değil, ibadetlerinin kabule şayan olmamasından korkarak, af ve mağfiret için Allah'a niyazda bulunur.

Takva Unutturuluyor mu?

İçinde bulunduğumuz bu çağ, Allah korkusunun unutulduğu, insanların büyük çoğunluğunun son derece pervasızlaştığı ahir zamandır. Dünyayı saran inkâr ve isyan dalgası Müslümanları da çepeçevre kuşatmakta ve ister istemez etkilemektedir. Bilhassa egemenlerin çeşitli medya ve internet gibi araçlarıyla telkin ettiği fikir ve hayat tarzı cereyanlarından etkilenmeye daha eğilimli olan çocuk ve gençler, takva kavramını pek tanımamaktadır.

Müslümanların çoğuna sorarsanız takvalı olmak, sadece bazı Müslümanları ilgilendiren bir mesuliyet gibi görülür. Halbuki takva Kuran-ı Kerim’de kurtuluşa eren hakiki Müslümanların bir vasfı olarak zikredilmektedir.

Allah-u Zülcelâl, Kur’an-ı Kerim’de 258 ayet-i kerimede, çeşitli şekillerde takvadan bahsetmektedir. Bu ayet-i kerimelerde, takva sahiplerine genişliği gökler ve yer kadar olan cennetler va’dedilmiştir. (Âl-i İmrân, 133.)

İnsanların en üstününün, en takvalı kullar olduğunu bildirilmiştir. (Hucurât, 13.) Allah-u Zülcelâl’in takva sahibi kuluna iyi ile kötüyü ayırma kabiliyeti bahşedeceği ve onun günahlarını bağışlayacağı müjdelenmiştir. (Enfal, 29.)

Allah'ın takva ölçülerine riayet eden kullarına sıkıntı zamanında bir kurtuluş yolu göstereceğini ve ummadığı yerden rızıklandıracağını vaat edilmiştir. İşlerine kolaylık verip, kabahatlerini affederek büyük ecirler bahşedeceği müjdelenmiştir. (Talâk, 2-5.)

Hepsinden önemlisi, Allah-u Zülcelâl takva ehli kullarını sever. (Âl-i İmrân, 76.) Kalbinde samimi bir takva hali bulunanlarla beraberdir. (Nahl, 128.)

Ne yazık ki takva kavramı Müslümanların büyük bir çoğunluğunun gündeminden çıkarıldı. Bazı çevrelerin tuhaf bir şekilde, “Allah'ı sevdirmek lazım, korkutmamak lazım,” propagandası yapılarak sanki Allah'tan korkmayı hatırlatmak yanlışmış gibi konuşulduğunu görüyoruz.

Elbette takvanın dereceleri vardır. Takvayı en hassas şekilde yaşayan seçkin kullar, kalplerini masiva ile meşgul etmekten dahi sakınmaya gayret ederler. Bu takvanın üstün seviyesidir ve belki herkes buna muvaffak olmayabilir. Ama ben Müslümanım diyen herkesin haram ve şüpheli şeylerden sakınacak kadar takvalı olması gerekir.

Takva, Sakınmaktır

Bu dünya hayatı, nefsimizi çeldiren dikenlerle dolu bir yoldur. Takva da bunun farkında olmaktır. Übey bin Kâ’b’ın Hz Ömer radıyallahu anhumanın “Takva nedir?” sorusu üzerine, “Dikenli bir yolda nasıl yürürsün, ey Ömer?” diye sorduğu, “Elbisemi toplayarak dikenlerin bana zarar vermemesi için dikkat ederek yürürüm.” cevabını alınca “İşte takva budur.” Dediği nakledilmiştir. (İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut 1988, I, 42)

Bizler onların devrinden çok daha dikenli, tuzaklı bir devirde olduğumuza göre takva hali bize daha fazla gereklidir. Eğer Allah korkusu olmasa, sabahtan akşama kadar her çeşit günaha savrulma tehlikesi mevcuttur.

Ömrümüzün her safhasında şeytan bize farklı bir yönden sokuluyor ve çeşitli zaaf, arzu ve duygularımızı dürterek Allah'ın sevmediği hal ve hareketlere sürüklemek istiyor. Bilhassa zamanımızda her çeşit insanı saptıran ve günaha sürükleyen tuzaklar her yerde kolayca ulaşılabilir şekilde bulunuyor. İşte ahir zamanın bu fitnelerine karşı müminin tek silahı takvadır, yani kalbi bir teyakkuz hali, tehlikede olduğumuz şuurudur.

Günahlar çoğu zaman masum gibi görünen malayani meşguliyetler suretinde girer hayatımıza. Ama zaman içinde ruhumuza istikametini kaybettirir. Bugün psikologlar, modern insanı esir alan birçok bağımlılık türünün ortaya çıktığını söylüyor. Mesela alışveriş bağımlılığı, internet bağımlılığı, yeme içme bağımlılığı, oyun bağımlılığı vb…

Bunlar önce masum görünürken zamanlar kişinin hayattan keyif alma vesilesi haline gelince yavaş yavaş insanı esir alıyor. Caiz ve helal gibi göründüğü için başlayan meşguliyet, gitgide haram olan noktalara ulaşıyor. Artık kişiyi haram olan israfa, vazifelerin ihmaline, kendisine emanet olan şeylerin yanlış kullanımına doğru gidiyor. İşte bu sebeple hiçbir kabahati küçük görmemeli, “Bu kadardan bir şey olmaz,” dememeliyiz.

Küçük zannedilerek işlenen kabahatler insanların vicdan hassasiyetini körelterek daha büyük cürümlerin işlenmesine zemin hazırlayabiliyor. Bu sebeple son nefesimize kadar takva yol azığımız olmalı; daima nefsimizin arzu ve heveslerinden, şeytanın dürtüklemelerinden Allah'a sığınmalıyız.

Korku duygusu esasen sağlıklı bir duygudur. İnsan kendini koruma hissi sebebiyle tabiî olarak bir şeylerden korkar. Ancak kimileri mantıksızca korkularla kendisine boş yere eziyet eder. Mesela birçoğumuz, üzerimizde hiçbir hakkı olmayan insanlardan korkar, dedikodularından endişe ederek onlara kendimizi beğendirmeye çalışırız. Hâlbuki onların elinde hiçbir hak, hiçbir kudret yoktur. Yaptıklarımızdan dolayı bizi cezalandıramazlar, çabalarımıza karşılık mükâfat da veremezler. Öyleyse bu boş bir korkudur.

Akıllı insanlar ise üzerinde hak sahibi olan Yaratıcısından korkar ve kendisini O’na beğendirmeye çalışır. Asıl korkulması gereken, kaderimizi elinde tutan, hesabımızı görecek olan, dünya ve ahiret hayatında bize selamet verebilecek olan Rabbimizdir. Öyleyse Allah korkusu son derece makul ve gerekli bir korkudur.

Peygamber efendimiz, “Hikmetin başı Allah korkusudur." (Tirmizî; Feyzu'l-Kadir, 3/ 574;) buyuruyor.

Gerçekten de Allah'tan korkan insan hikmetle, faziletle hareket ederek iki cihan rezaletinden de muhafaza olur. Bu sebeple her Müslümanın kalbi Allah korkusuna ayarlanmış olmalı ve hayatına takva ölçüleri yön vermelidir.

Kurtuluş Takvadadır

Ayet-i kerimede ahirette kurtuluşa ermek istiyorsak son nefese kadar Allah-u Zülcelâl’in hükümlerine uyarak, azabından sakınarak rahmetine sığınmamız gerektiği bildiriliyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan, nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup gerektiği gibi sakının ve ancak müslümanlar olarak can verin!” (Âl-i İmrân, 102)

“Allah-u Zülcelâl’den nasıl korkmak gerekirse öyle korkup sakının,” ifadesi, üzerinde biraz düşünülürse çok endişe etmemizi gerektiren bir ifadedir. Allah-u Zülcelâl’in bizim üzerimizdeki Rablik hakkı ve bizim ona karşı kulluk vazifemiz üzerinde ciddiyetle düşünsek ürpermememiz mümkün olmaz.

İşte takva; rahatlık ve umursamazlık içinde olmamak, kendini daima muhasebe etmek, en ufak bir hata işlediği zaman dahi Allah'tan korkmak demektir. Hatta takvalı kullar önlerine bir iş geldiği zaman ya harama düşersem korkusuyla haram olmayan şeylerden dahi çekinir.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kul, zararlı şeylere düşme endişesiyle zararı olmayan bazı şeyleri de terk etmedikçe gerçek takvalıların derecesine ulaşamaz.” buyuruyor. (Tirmizî, Kıyâme, 19; 2451; İbn-i Mâce, Zühd, 24)

Şöyle bir düşünürsek, Allah-u Zülcelâl bizi her yerde görüyor. Evde yalnızken vaktimizi nasıl geçirdiğimizi biliyor. Yalnızlığı fırsat bilip, gönül huzuruyla ibadet mi yapıyoruz yoksa malayani ve gafletle mi zaman geçiriyoruz, görüyor. Kalbimizin en derin noktalarında taşıdığımız duygulardan haberdar olan bir Rabbimiz var.

Az bir zaman sonra Allah'ın huzurunda toplanacağız. O zaman Rabbimiz eğer bağışlamaz ve kusurlarımızı setretmezse, kimsenin bilmediği o hallerimiz bir bir ortaya dökülecek. Peki biz bunları gerektiği gibi düşünüyor muyuz?

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem buna işaretle şöyle buyurmuştur:

“Her nerede olursan ol Allah’a karşı takvalı ol. (Eğer bir kötülük işlersen) o kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yap ki, bu onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâk ile muâmele et!” (Tirmizî, Birr, 55/1987)

İşte takvalı kullar, Allah'ın her yerde kendisini gördüğüne inanan, kendi nefsini muhasebe eden kullardır. Allah-u Zülcelal hepimizi, kalbini takvaya ayarlayan kullarından eylesin.


Sayı : 57
Büyük Kapak