Mümin Müminin Aynasıdır

Sayı : 59 / Ocak 2017, Konu Başlığı : Kapak

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabına sohbet ederken şöyle buyurdu:

- Din nasihatten ibarettir!”

Orada bulunanlar sordular:

- Kim için ey Allah’ın Rasûlü?’Aleyhisselatu vesselam Efendimiz şöyle buyurdu:

- Allah için, Peygamber için, müslümanların imamları ve herkes için! Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona yardımını kesmez; ona yalan söylemez; ona zulmetmez. Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu onda izâle etsin (gidersin).” (Tirmizî, Birr 17, 18,)

Nasihat, Türkçede öğüt vermek, iyi ve hayırlı işlere davet etmek manasında kullanılır. Arapçada ise manası çok geniştir. Hatta bazı dil âlimleri, Arapçada nasihat ile felah kelimelerinin dünya ve ahiret hayırlarını bir araya toplama hususiyetine en fazla sahip olan kelimeler olduğunu söylemişlerdir.

Nasihat özü itibarıyla, bir kişinin dostu olup onun iyiliğini istemek, ona karşı samimi olmak manasına gelir. İhlâs kelimesi gibi, bir iyiliği sırf Allah’ın rızası için yapmayı da anlatır. Allah için, samimiyetle sevmek, iyiliğine gayretli olmak manasına gelir.

Allah-u Zülcelâl müminlerin hem Rablerine karşı samimi, ihlâslı bir kul olmasını, hem de birbirlerine karşı samimi bir insan, candan bir dost olmalarını istiyor. Öyle candan bir dost ki, mümin kardeşinin yüzüne karşı güzel sözler söyleyip arkasından ayıplarını açmasını asla yakıştırmıyor. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Mümin müminin aynasıdır, mümin müminin kardeşidir, (ihtiyaç duyduğunda) onun geçimini temin eder, zarardan-ziyandan korur ve arkasından da elinden geldikçe onu savunur.” (Ebu Davud, Edeb, 49) buyuruyor.

Yani, müminler birbirlerine karşı bir kardeş gibi samimidir, birbirlerinde bir kusur görseler, tıpkı bir ayna gibi ondaki kusur neyse onu gösterip dostça ve güzel bir üslupla ikaz eder. Başkalarına karşı ise onu savunur, arkasından söz söyletmez, diyor. Demek ki, müminin kalbinin Rabbine karşı ihlaslı olduğu gibi, kardeşlerine karşı da samimi olmasını; bir ayna gibi berrak, art niyetsiz olup, içindekini olduğu gibi dışarıya göstermesini istiyor.

Bugün bu hadis-i şerifler ışığında mümin kardeşliğimizi gözden geçirelim. Acaba kaçımız bunu yapabiliyoruz? Bir kardeşimiz hakkındaki gerçek kanaatimizi yüzüne karşı dostça dile getirebiliyor muyuz?

Ne yazık ki çoğumuz tam tersini yapıyoruz. Mümin kardeşimizi uyarmaktan kaçınırken arkasından konuşulduğu zaman sükût ederek gıybete iştirak edebiliyoruz.

Çoğu zaman bunu kötü niyetle yapmıyoruz. Ya “Kırılmasın,” diye veya “Hazmedemez, itiraz eder, belki de ileri geri konuşup daha büyük günaha girer,” diye çekiniyor, ikaz etmekten uzak duruyoruz. Hâlbuki Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede müminlerin ahlakını tarif ederken:

“Sen öğüt ver, çünkü gerçekten öğüt mü'minlere fayda verir.” (Zariyat, 55) buyuruyor.

Demek ki bir mümin, diğer mümine karşı samimi olup, içinden ne geçiriyorsa onu söylemeli, bir hata görüyorsa onu dürüstçe söylemeli. Aynı şekilde diğer mümin de bunda bir kötü niyet aramamalı, bunun sevgiden ve dostluktan kaynaklandığını bilmeli, nefsini müdafaaya geçip öfkelenmemeli.

Müminler nefislerinin hep kötülüğü emrettiğini bilmeli, nefis düşmanına karşı gerçek dostlarıyla işbirliği yapmalı. Bilhassa önemli kararlar verirken ona takvayı hatırlatacak, gerçekleri söyleyecek açık sözlü dostlarıyla istişare etmeli.

Hz. Ömer radıyallahu anhın, “En çok sevdiğim kimse, bana ayıp ve kusurlarımı haber verendir.” (Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 130) buyurduğu bildirilmiştir.

Gerçek Dostun Kıymetini Bilmeli

Hiçbir insan kusursuz olamaz, her şeyi bilemez veya her an hatırında tutamaz. Bunu düşünerek bilhassa aile fertlerine, konu komşu, akraba ve dostlarımıza hatırlatmalarda bulunmamız gerekir. Böyle hatırlatmalarda bulunan dostlarımızı da Allah'ın en büyük nimeti bilmeliyiz. Hz. Âişe validemiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Allah bir başkan/yönetici hakkında hayır dilediği zaman ona doğru (konuşan ve doğru iş yapan) bir yardımcı verir. Eğer o (başkan yapılması gereken hayırlı bir işi) unutursa (bu yardımcı, unutulan işi) ona hatırlatır. Eğer başkan bu işi kendisi hatırlarsa (o zaman da bu yardımcı o işin yapılması hususunda) başkana yardımcı olur.

Eğer Allah onun hakkında başka bir şey dilemişse ona kötü bir yardımcı verir. Eğer (yapılması gereken bir işi) unutursa (yardımcı bu işi) ona hatırlatmaz. Eğer (başkan bu işi kendiliğinden) hatırlarsa (o zaman da bu yardımcı o işin yapılmasında) ona yardımcı olmaz.” (Ebû Dâvûd, Harac, 4; Nesâî, Bey’at, 33; Ahmed b. Hanbel, 6/70)

Ham nefis, kendini beğenir ve beğenenleri, övenleri sever. Hâlbuki hak etmediği halde fazla övülmek kişiye en büyük zararı verir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, bir adamın bir kişiyi mübalağalı bir şekilde övdüğünü işitince: "Adamı mahvettiniz (veya adamın bel kemiğini kırdınız)" buyurmuştur. (Buhârî, Şehâdât 17, Edeb 54; Müslim, Zühd 67)

Kendini düzeltme ve kemale erme çabasında olan kişiler ise kendilerini övenleri önemsemez, asıl Allah rızası için kendisini ikaz edenlerin gerçek dost olduğunu bilir. Hatta aleyhisselatu vesselam Efendimizin tavsiye ettiği gibi; “Meddahların yüzüne toprak saçın,” (Müslim, Zühd 69) emrine uyar. Yani, dalkavukluk ederek dost görünmeye çalışanlara ehemmiyet vermez, onları yandaş edinmez. Asıl faydalı hatırlatmalarda bulunanlarla beraber olur. Hatta kendisine doğruyu söyleyecek kişilerden nasihat ister.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hayatına baktığımız zaman birçok kişinin gelip “Ya Rasulallah bana öğüt ver,” dediğini görüyoruz. Allah Resulü aleyhisselatu vesselam bu kişilere, onlara en çok fayda verecek konularda nasihatler vermiştir. Mesela bir sahabe, “Ya Rasulallah, bana bir şey öğret, uzun olmasın, aklımda tutabileyim” dediği zaman ona tek kelime ile “Öfkelenme, ” (Buhârî, Edeb 76;) buyurmuştur. Bu sahabeye en gerekli öğüt bu olsa gerektir.

Ashab-ı kiram da, daima birbirlerinden öğüt istemiş, hatalarını bildirmesini talep etmiştir. Hem de bu hususta hiç kimseyi küçük görmemişler, herkesten bir şeyler öğrenmeye gayret etmişlerdir. Mesela Hz. Ömer radıyallahu anh, Kureyşli idi, Peygamber aleyhisselatu vesselamın hısımlık bağı kurduğu seçkin bir sahabeydi ve müminlerin emiriydi. Ama o Selman-ı Farisi radıyallahu anhudan, “Bende gördüğün hataları söyle ve bana nasihat et,” diyerek öğüt istemiştir.

Müminler, birbirlerine böyle samimi dostluk bağı kurdukları zaman, içerinden biri nefsine mağlup olsa da onu şeytana teslim etmezler, hemen elinden tutup ayağa kaldırırlar. Nitekim ashab-ı kiram içlerinden biri günah veya kabahat işlese ona sırt çevirmez, onun yeniden doğru yola dönmesi için elden geldiği kadar gayret ederlerdi. Hz. Ömer radıyallahu anhunun bir dostu Şam’a yerleştikten sonra ibadetleri terk edip günaha dalmıştı. Onun bu durumunu haber alan Hz. Ömer ona bir mektup yazarak güzel sözlerle onu uyardı. Şam’daki dostu mektubu okuyunca Hz. Ömer’in ona sırt çevirmeyip öğüt vermesindeki samimi şefkatten etkilendi, ağlayarak tövbe etti.

İşte bizler de birbirimize karşı böyle hakiki dost olursak, şeytanın üzerimizdeki hilelerini boşa çıkarmış oluruz. Çünkü müminler ancak nefse ve şeytana karşı mücadelede omuz omuza verip, tek vücut gibi birbirlerine sahip çıkmakla zafer kazanabilirler. Bunun için ise elbette müminlerin birbirleri hakkında iyi niyetlerini ve güzel duygularını korumaları çok önemlidir.

Allah-u Zülcelâl ibadetleri emrettiği gibi, müminlerin arasında kardeşlik bağlarını korumayı da emretmiştir:

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz. (Hucurat, 10)

Üsluba Dikkat Etmeli

Müminlerin aralarının bozulmaması için de, öğüt verirken üsluba dikkat etmek gerekir. Allah-u Zülcelâl birçok ayet-i kerimede Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme:

“Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin. " (Gaşiye, 21-22) buyurmuştur.

Tebliğ ve irşadda bulunurken muhatabın kendi iç âleminde düşünüp taşınıp, kararını vermesi veya iradesini kullanıp azmetmesi için biraz zaman tanımalıdır. Bir kişiye öğüt verildiği zaman nefsi o öğüdü hemen dinlememek için biraz direnir. Kişinin kendi aklını kullanarak bu öğüdün haklılığını görmesi ve kendi kararını vermesi için biraz zamana ihtiyacı vardır.

Bunun yanında öğütler asla kırıcı veya alınganlığa sevk edici olmamalıdır. Bir kişiyi ikaz edeceğim derken rencide edip nefretini celb etmek belki de onu büsbütün kaybetmeye sebep olabilir. Bu sebeple ikazlarda dolaylı bir üslup kullanmak uygun olabilir.

Mesela bir kişiye,

“Niye böyle giyiniyorsun,” demek yerine doğru giyim tarzı nedir, onu tarif etmek faydalı olur. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem cahiliyye toplumunu eğitip sahabeyi yetiştirdi. Birçok yanlışı ikaz edip düzeltti. Ama eğer muhatabı ikazlardan alınacak, nefret besleyecek biriyse hatasını yüzüne vurur gibi bir eleştiride bulunmaz, isim vermeden; “Bir kısım insanlara ne oluyor ki, şöyle şöyle yapıyorlar,”(Müslim, Fedâil 35; Ebû Dâvûd, Edep 6) diyerek o işin yanlışlığını ortaya koyardı.

Allah Resulü aleyhisselatu vesselam son derece yumuşak bir eğiticiydi. Kur’an-ı Kerim’de Peygamber efendimizin yumuşaklığı hususunda şöyle buyrulmaktadır:

“Allah’ın rahmeti ile onlara karşı yumuşak davrandın. Şayet kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç kuşkusuz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet, bağışlanmaları için mağfiret dile...”(Âl-i İmran; 159)

Bir kısım insanlar ise bu fani dünyadaki nefsanî başıboşluğuna bakıp aldanır, yarın hesap sorulacağını düşünmez. Onu böyle bıraksınlar, ikaz etmesinler ister. Bu sebeple cahil insanların öfkesini kışkırtmamaya, nasihatlerde muhatabın seviyesine uygun şekilde tedrici davranmaya dikkat etmelidir.

Tedricilik, Allah'ın emirlerine önem sırasına göre yavaş yavaş alıştırmak demektir. Peygamber aleyhisselatu vesselam İslam'a davet ettiği kabilelere ilk önce imanı, beş vakit namazı ve zekatı emretmiştir. Ama sahabesinden yüksek derecelere çıkacağını ümit ettiği kişilere “Keşke gece namazı kılsa,” diye tavsiyede bulunmuştur.

Gerçekten de Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem herkese kendi seviyesine uygun bir üslupla ve gönlünü incitmeden öğüt verirdi. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Ben insanlara akılları derecesinde konuşmakla emrolundum.” (Buhârî, İlim, 49)

İnsanlar ne kadar cahil ise nasihatin kıymetini bilmekten de o kadar mahrumdurlar. Nasıl ki mücevherlerin değerini ancak kuyumcular takdir edebilir, insanı yüksek derecelere ulaştıracak ikazların kıymetini de ancak kendini yetiştirmeye gayretli olanlar bilir.

Allah-u Zülcelâl bizleri Allah'ın rızasını kazanma yolunda yoldaş olan, birbirine destek veren, ikaz eden ve ikazları canı gönülden kabul eden kullarından eylesin. Amin.


Sayı : 59
Büyük Kapak