Müminin Her Hali Hayırdır

Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : Kapak

Bazı sözler vardır, bilgi verir. Bazı sözler vardır, insanı düşündürür. Bazı sözler vardır insanı duygulandırır. Bazı sözler vardır bir şeylerin farkına varmamızı sağlar.

Sözlerin seyyidi bazı sözler de vardır ki, hepsini birden ifade edecek güçlü bir mana muhteviyatına ve beliğ üsluba sahiptir; hepsini özünde toplar.

Sözlerin seyyidi, yani efendisi, Efendimizin sözüdür elbette… O, Cevami’ul-Kelim sıfatının zirvesidir. Onun birkaç kelimeden ibaret Hadis-i şerifleri, irfan hazinelerinin anahtarıdır. O hadislerin rehberliği sayesinde herkes kendi nasibince marifet denizine dalar, mana incileri derer.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bir hadis-i şerifinde mealen şöyle buyuruyor:

“Mü’minin hayranlık verici bir hali vardır ki, başka hiç kimsede bulunmaz. O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur. (Müslim, Zühd, 64)

Peygamberimiz hadis-i şerifine dikkat duygusunu uyaran bir üslupla başlıyor: “mümin hakkında öyle bir açıklama yapacağım ki, bu şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı bir durumdur. Hem müminin bu hali başka hiç kimsede bulunmaz.”

Allah Resulünün mühim bir açıklama yapacağı zaman başvurduğu bir üsluptur bu. Binlerce hadis-i şerifin ezberlenmesini sağlayan da onun kullandığı bu üstün hitabet gücü ve insan psikolojisine çok uygun yöntemler kullanmasıdır.

Şimdi sahabe bu söze dikkat kesilmiş, arkadan gelecek açıklamayı ezberleyecek kadar dikkatle dinlemeye yönelmiştir. Ve açıklama geliyor: “Müminin her işi hayırdır. Bir genişliğe (Serrâu) kavuşursa şükreder, bu onun için hayır olur. Bir darlığa, (darrau) uğrarsa sabreder, bu da onun için hayır olur.”

İşte gerçekten de şaşırtıcı ve hayran olunacak bir hal!

Bir insan için birbirine zıt iki durum birden nasıl hayırlı olabilir ki? Bu bildiğimiz mantık kurallarına ters gibi görünüyor. Bizim tek boyutlu düşünen aklımıza sorsan şöyle der: “Genişlik, dünya hayatı için hayırdır ama darlık hayırlı değildir. Buna mukabil zorluklara, sıkıntılara sabretmek ahiret için hayırlıdır. Geniş imkânlar ise nefse hoş gelir, onu şımartır, ahiret açısından hayırlı değildir.”

Ekseriyetle eski zaman ruhbanları da böyle düşünmüş, dünya nimetlerine sırt çevirmişlerdir. Allah'ın Resulü ise diyor ki, “Genişlik de, darlık da mümin için hayırlıdır. Birbirine zıt gibi görünse de, aslında ikisi arasında mümin için çok fark yoktur.”

Üstelik bunu son derece edebi bir üslupla ve çarpıcı bir ifade tarzıyla özetleyiveriyor. Hatta Nebiyi Zişan Efendimiz ifadede çarpıcılığı artırmak için genişliği, normalde darlık ve sıkıntı için kullanılan bir ifade olan “isabet etmek” fiiliyle kullanmış. Sanki “aslında genişliğin de, tıpkı darlık gibi bir musibet olduğu; müminin geçici dünya hayatında bazen öyle bazen böyle imtihan edildiği” manası, az sözle ustaca fısıldanıvermiş.

Ne kadar mükemmel bir üslup… Az sözle, pek çok şey anlatma mucizesi… Üstelik de, hem herkesin anlayabileceği kadar açık hem de derinliğine inildikçe daha öte mana ufuklarına taşıyacak kadar esrarlı bir mana yumağı…

Gelin o mana yumağını biraz daha çözmeye çalışalım. Nimete şükretmek, elbette darlığa sabretmek gibi olmaz, kolaydır. Öyleyse neden bu kadar kıymetli olsun ki? Neden sabretmek gibi bir zorluğa eş tutulsun ki?

Şükretmek Kolay (mı?)

Ayet ve hadislerde görüyoruz ki, Allah-u Teâlâ: “Şükredenlere nimet ve mükâfatları artıracağını…” (İbrahim,7) haber veriyor. Şükretmek iki dünyada da bu kadar kazançlı olduğuna göre neden şükretmeyelim?

Peki, şükrediyor muyuz? Cevabı Kuran-ı Kerimde veriliyor:

“…Kullarımdan şükreden azdır!” (Sebe, 13)

“…Allah, insanlara çok ihsanda bulunmuştur, lâkin insanların çoğu şükretmezler.” (Yunus, 60; Neml, 73)

Öyle değil mi? Onun nimetleri sadece, yoktan var etmek, rızık vermek, sıhhat vermek, sağlıklı uzuvlar vermek, dünyayı yaşayabileceğimiz, istifade edebileceğimiz şekilde yaratıp, nimetlerle bezemek… gibi görebildiğimiz nimetlerden ibaret değil. Bizi de bütün bu nimetlerden lezzet alacak ihtiyaç ve duygularla donatması, bir başka nimet değil mi? Böylece nimetler tabiri caizse, bir aynada yansıyan ışık huzmesi gibi çoğalıyor…

“Allah’ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim, 34)

Evet, çokluğundan dolayı farkına bile varamadığımız nimetler içinde yüzüyoruz. Ama bir yandan da öyle nankör bir nefsimiz var ki, nimetler arttıkça gafletimiz de artıyor, ne yazık ki şükretmiyoruz. Allah-u Teâlâ’nın haber verdiği gibi: “Eğer Allah, kullarına rızkı genişletseydi, yeryüzünde mutlaka azarlardı…”(Şura, 27) Gerçekten de şu anda dünyanın en müreffeh toplumları, aynı zamanda en inkârcı ve azgın toplumları…

Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen tüketim, yoksul ülkelerin belki binlerce katı. Ama bu nimetler onların şükretmesini ve arayışa girip, “Bu nimetleri bize veren kimdir? Bizden nasıl bir şükür istemektedir” diye sormuyorlar. Aksine inançlı insanlara tepeden bakıp kibirleniyor, azdıkça azıyorlar.

Buradan da anlıyoruz ki, demek ki geniş imkânları bulunca şükretmek zannedildiği kadar kolay değil. Çünkü nefis nimeti hazır bulunca hemen aceleyle üzerine atlıyor, hiç onu ihsan edeni düşünmüyor. Bol bol nimeti görünce hemen nimetten alacağı zevke dalıyor, bundan sonrasını aklına getirmiyor.

“Bu nimet bana neden verildi? Benden ne isteniyor? Bunların elimden gitmemesi için veya fani olan bu nimet geçip gittikten sonra ebedi olan nimetin ihsan edilmesi için ne yapmalıyım?” diye düşünmek nefsin aklına gelmiyor.

Hadis-i şerifte ipucu verildiği gibi, aslında genişlik de insan için bir “musibet” yani insanın başına gelen bir hal, bir imtihan vesilesi…

Ramazan Semavi Bir Yardım Eli

İnsanlık manzaralarına bakınca açıkça görüyoruz ki insanın şükredebilmesi için de Allah'ın yardımına ihtiyaç var. Fani nimetlerin verdiği hoş duygularda kendini kaybetmemesi, nimet verenin bu nimetleri vermekteki maksadının idrak edilmesi için…

Fani nimetlerin, sonsuz nimetleri kazanmaya sermaye yapılması için de insana bir yardım eli uzanmalıdır. İşte Ramazan ayı tam da böyle bir yardım eli değil midir?

Ramazan bize manevi nimetlerin verildiği, semavi yardım elinin uzandığı aydır. O ayda, Rabbimizin hiç kuşkusuz en büyük nimeti, akıl ve gönülleri aydınlatan ayetleri nazil olmaya başlamıştır. O ayetler ki, bu fani hayatta bize verilen nimetlere nasıl şükredeceğimizi öğretiyor. Böylece nimetlerin bitmemesini, sonsuz hayatta ebediyen ve en mükemmel bir surette devam edip gitmesinin yolunu gösteriyor. Bu yüzden Rabbimiz, Ramazan ayı için şükretmemizi hatırlatıyor:

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır (...) Allah size kolaylık diliyor, zorluk dilemiyor. Bir de o sayıyı tamamlamanızı ve size gösterdiği doğru yol üzere kendisini yüceltmenizi istiyor. Umulur ki, şükredesiniz!" (Bakara, 185)

Gerçekten de Ramazan ayı şükredilmesi gereken bir lütuftur. Çünkü Ramazan ayında tatbik edilen program, Allah'ın bize verdiği her türlü nimete şükretmeyi kolaylaştırıyor. Hani nefsimiz nimetlerin üstüne atlayıp vereni unutuyor ya, irademiz, nefsi oruçla zapt ediyor ki, önce onu verene karşı şükür borcunu ödemesi gerektiğini idrak etsin. Onu bir süre mahrum ediyor ki, muhtaçlığını görsün, nimetin kıymetini anlasın.

Hem insanın kendini tutma kabiliyetine, akla, hayâ duygusuna, sorumluluk hissine ve saire ruhani yeteneklere sahip olması da bir nimet değil midir? Allah insana, hayvanlarda bulunmayan bir takım üstünlükler vermiş, öyleyse onun eseri insanda görünmeli değil mi?

Nimetin şükrü, onun eserinin görünmesiyle olur. Resûlallah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Allah, bir kuluna nimet verince, kulunun üstünde o nimetin izini görmek ister." (Tirmizî, Edeb, 54)

İşte oruç insanın kendine verilen üstünlükleri sergilediği ameldir. Bu durumda bizatihi orucun kendisi insan olmanın şükrüdür.

Gerçek Sabır ve Şükür İçin

Oruç hem şükürdür hem şükre vasıtadır. Mesela oruç sayesindedir ki, bizde nüve halinde, kabiliyet olarak bulunan ama gayret göstermediğimiz için ortaya çıkmayan yetenekler gelişir. Bunlardan biri sabır yeteneğidir.

Birçoğumuz kendimizi bazı hoşa gitmeyen durumlar karşısında “sabrediyor” zannederiz. Hâlbuki çoğu zaman tek yaptığımız, çaresizlik sebebiyle katlanmaktan ibarettir. Üstelik ekseriyetle de şikâyet eder, mızmızlanırız. Belki yalnızca Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak için gösterdiğimiz sabır, hakiki sabırdır. Çünkü orada elimizi kolumuzu bağlayan şey çaresizlik değil iradedir. İşte oruç tutarken gösterdiğimiz sabır, belki hayattaki en hakiki sabır tecrübemizdir.

Dikkat edersek Cenab-ı Hakkın bir adı da es- Sabur’dur. Hakiki sabreden Allah-u Zülcelal’dir. Çünkü o kendisine karşı yapılan saygısızlıkları çaresizlik sebebiyle değil es-Sabur ve el-Halim esmasının tecellisiyle cezalandırmamakta, ertelemekte ve tevbe edilirse affetmektedir.

İnsanda da hakiki sabır, elde imkân varken kötülük işlememek, iyilik yapmak hatta üstün ahlakı ve faziletleri sergilemektir. Ama bunu Peygamberimiz gibi çok az sayıda insan yapabilmiştir. Ramazan ayı işte bu yüksek ahlak seviyesini bizim de kazanmamız için bir eğitim programıdır. Oruçla kendimizi dizginlemeyi öğreniyoruz ki, basit davranışlardan kurtulup yüce davranışları gösterebilelim.

Allah Azimüşşan’ın kullarına en büyük nimeti, onda yarattığı bu manevi kabiliyetleri intişar edecek olan bu manevi programını uygulaması, böylece ona yücelik yollarını göstermesidir. Hem Rabbimiz, biraz olsun gayret gösterip bu hidayet programına uyan kullarıyla meleklerine karşı iftihar etmekte ve onlara bol bol mükâfat vermektedir.

Ne kadar dikkat çekicidir ki, Allah azze ve cellenin, kullarının bu birazcık gayretine bol bol mükâfat vermesi, eş- Şekûr esmasının tecellisiyle olur. Eş Şekûr, çok şükreden demektir ki ilk bakışta Allah'ın şükredici olması insana tuhaf gelir. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ki neden bir şeye teşekkür etsin? Kim ona iyilik yapmaya muktedir olabilir ki, Allah ona karşı şekûr olsun?

Buradan da anlıyoruz ki aslında gerçek şükür, nimete muhtaç olunduğu için yapılan teşekkür değil, azıcık da olsa bir iyiliğin kıymetini bilip, ona bolca karşılık vermektir. Bu Allah'ın yüksek ahlakıdır.

Rabbimiz ne kadar yücedir ki, bize şükretmeyi emretmekle, bizim gibi aciz ve muhtaç kullarının şekûr olma sıfatından minicik de olsa nasiplenmemizi istiyor. Aslında kullarının teşekkürüne ihtiyacı olmamakla beraber, üstün bir hususiyet olan eş-Şekûr esmasından bir tecelliye erişmelerini istiyor.

Dikkat edersek insanın nimetlere karşı hakiki şükrü, onları hovardaca harcamayıp güzel amaçlara yönlendirebilmeye sabretmesi ile mümkün oluyor. Tekrar yukarıdaki hadis-i şerife dönecek olursak, demek ki hakiki manasıyla sabır ile şükür aynı cevherdendir.

Kişide o cevher olduktan sonra darlığı da genişliği de aynı kulluk edebiyle karşılar, Rabbinden gelen her iki misafirini de gerekli şekilde ağırlar.

Rabbimizin buyuruyor ki; “Şüphesiz biz insana doğru yolu gösterdik. Bundan sonra ister şükredici olsun ister nankör.” (İnsan, 3)

Rabbimizin hidayet nimetine nasıl şükredilir? Elbette hidayete uyarak…

Hem Mevlamız, cennet yolunda bize rehberlik etmesi için en Sevdiği Kulunu insanlara Resul olarak görevlendirmiş. Bu ne büyük bir lütuf… Öyleyse bunun şükrü ne olmalı? Elbette ona uymak olmalı…

Ama gücümüz yetmez ki? O kendisi açken eline geçeni insanlara dağıtmış. Biz bunu nasıl yapalım? Öyleyse hiç değilse Ramazan ayında açlığı tadalım, bu ayda bari elimizdekilerden bir kısmını paylaşalım. Hem bu ayda şeytanlar bağlanıyor, cennet kapıları açılıyor, cehennem kapıları kapanıyor, melekler yeryüzüne iniyor, müminlerle musâfaha ediyor. Salih amel işlemek isteyenlere ameller kolaylaşıyor. Kendini kötülükten korumak isteyen muhafaza ediliyor. Görüyoruz değil mi; Ramazan ayının nasıl bir yardım eli olduğunu…

Düşününce anlıyoruz ki, Ramazan ayı, Allah'ın yüce esmasının birer tecellisi olan yüksek sıfatların mümin kullarında tezahür edip parlaması için bir vesiledir. Allah hepimize bu manevi sofradan nasiplenmeyi nasip eylesin.


Sayı : 29
Büyük Kapak