Modern Yalnızlık ve Camiler

Sayı : 8 / Ekim 2012, Konu Başlığı : Kültür-Sanat

Modern dünya karşısında yerini beğenmeyen birkaç meselemiz var. Özellikle sanatla ilgili konuşacak olursak sessizce geçiştirmeyi dilediğimiz o kadar çok konu var ki…

Geleneksel değerlerimiz oldukça güçlü. Ecdat adeta biz sorun yaşamayalım diye en önemli meseleleri çözmüş de gitmiş. Mimari sorunlarımızı tahmin edercesine en önemli yerlere büyük ve aşılmaz camiler dikmiş, mührü sağlam basmış. Camileri sadece inşaat boyutuyla dikkat çekici yapmamış, içinin tezyini konusunda da olağanüstü ustalıklara kapıları açmış. Özellikle Selatin camilerinde her şeyin titizlikle düşünüldüğünü görebiliyoruz. Çinilerinden tutun da ayetlerin düzenine, insan hayatı ve Ahiretin vurgulanışına kadar farklı ve özgün çabaların ortaya konduğunu fark etmemek mümkün değil.

Camilerle ilgili anlatılan ve neredeyse efsaneleşen bilgiler hiç de şaşırtmaz bizleri. Çünkü biliriz ki, asırlara meydan okuyan bu camiler, iyi ustalıklarla doğru yerde konumlandırılmış, her şey detaylıca hesaplanmıştır.

Hangi tepede gördüğünüz cami size yabancı gelmiştir ki! Sultanahmet’te kendinizi hiç başka bir dünyada hissettiniz mi? Süleymaniye’de duygusal akrabalığınız konusunda bir noksanlık duydunuz mu? Mihrimah Sultan Camii’nde huzurun dışında hangi duygular size tesir etmiştir? Selimiye’yi öksüz bırakan modern insana üzülürsünüz ama camiden içeri adım attığınızda zamanın ruhunun nerelerde gezindiğini rahatlıkla görebilirsiniz. Sizden önce de var olan yapılar sizden sonra da ayakta durmaya; her gelen nesle, ‘eskimez hakikati’ anlatmaya devam edecek.

Ecdat görevini yaptı ve tarihteki yerine çekildi. İnşa ettiği camiler ise biz torunlara emanet edildi. Günümüzde gereken değeri verdiğimiz söylenebilir mi bize bırakılan bu kutlu emanetlere? Bakımlarını yapmak, eksiklerini tamamlamak konusunda uzun yıllar ‘acıklı’ yaşanmışlıklar oldu. Her birimizin dedesinin hikayesinde o ‘acı’nın elle tutulur hali oldu hep. Şimdilerde ise adeta restorasyon konusunda hummalı bir çalışma var. Hiç tahmin edilmeyen yerlerdeki mirasa sahip çıkılıyor, hatta Türkiye yurt dışındaki tarihî eserlere bile destek oluyor, onların hüzünlü duruşunu bozup yüzlere bir tebessüm konduruyor.

Restore edilen camiler konusunda elde olan tartışmalarımız var. Aslına uygun yapılabiliyor mu, ihale sistemiyle verilen restore işleri acaba aceleye getirilip kötü işçilikle tamiri imkansız yaralar mı açılıyor? Bu konu, uzun yılların ihmali nedeniyle doğru bir cevapla karşılaşıyor değil. Sadece bildiğimiz, devletin artık o kötü reflekslerinden kaçındığı, kendi özüne, kültürüne yatırım yapmaya başladığı.

Mekânın Yabancılaşması

Bizi bekleyen en büyük tehlike ise ecdatla aramızda yer alan kesintinin getirdiği sorunlar. Osmanlı yıkılırken ‘izin verilmiş’ ölçülerde devletleşebilmiş Türkiye’nin kendi mecrasında geçmişi yok saymak önde geliyordu. Savaşlardan ve yokluklardan çıkılmıştı; kültür ve dil değiştirilmiş, din baskılara maruz bırakılmıştı. Mimari artık batıyı taklide yönelmiş, bize ait renkler ve çizgiler çoktan ‘köhne’ ilan edilmişti.

Fakat bu batıcılaşma dönemlerinin de sonu geldi. Artık dünya birbirini kopya eden ‘şey’lerden uzak durmak, farklı olana yönelmek istiyor. Düne kadar ‘farklı’ duran bize ait ‘şey’lerin üstünü sıvadığımız için geçmişimizle barışmayı hep ihmal ettik. Şimdi yüzümüzü tekrar içimize dönerken bir de baktık ki pek çok şeyi kaybetmişiz.

Mimar Turgut Cansever, ev, cami ve okul üçgeninde ele alırdı mimari meseleyi. Tıpkı ecdadın yaptığı gibi, birbirini besleyen unsurların birlikteliğinden söz açardı. Oysa bugün, camilerimiz yoğunlaşan nüfusun ağırlığını taşıyabilir halde değiller. Okullar ‘inanç’ ekseninden çoktan uzaklaştırıldı. Evlerimiz dayanaklarından yoksun, zor, birbirinden habersiz komşuluklara yol açan apartman sistemiyle çoktan ‘tektip’leşti. Bahçe denilen şeye verilen kıymet, memleketlerine sıla-i rahim yapanların çocuklarına hatırlatabildikleri şey olmaktan öteye gidemiyor. Çocuklar sokakta asla gönüllerince oynayamıyorlar. Betonun soğuk yüzünden rol çalan salıncaklarda, kaydıraklarda zoraki geçirilen zamana çocuksu neşe katmaya çalışıyorlar.

Yaşanılabilir ortak alanlarda birbirini besleyen pek çok şey yok edilmiş durumda. Manevi duyguların verildiği mekânla ev ve okul arasında açı çoktan genişlemiş durumda. Betondan yapılan, komşulara kapalı evlerde, tek eğitici olan televizyon hakimiyetini kurmuşken; modasından siyasetine, duygusundan yaşantısına kadar karışabileceği mühendislerce hesaplanan bir ‘eğlence’ içine herkes adeta hapsedilmiş durumda.

Cami Yeniden Hayatın İçinde

Bir ara şehre zorunlu göçlerden dolayı nüfus patlaması yaşanmış, ‘köyden indim şehire’ heyecanıyla herkes elbirliğiyle, evini, okulunu ve camiini yapmak zorunda kalmıştı. Devletin uzaklara gidemediği, yakınlarda ortalarda görünemediği dönemler. Ardından rant paylaşımları geldi. Şehir hızlı bir yapılaşmaya girerken camiler, mimari olarak sahibini bulamadan, toplanan yardımlarla yapılabildi. Şimdi durulma zamanı. Hep birlikte şehrimizde bizlerin yaptığı camilere bakıyoruz ve eksikleri çok iyi görebiliyoruz. Estetik değerlerini yüzyıllar öncesinde unutup körlemecesine giriştiğimiz yarışta eserimizin çok, kalıcı olan yapımızın ise hiç yok durumda olduğunu fark edebiliyoruz.

Yeni yapılan camilerde Diyanet’in artık devreye girdiğini, toplumun bu konularda duyarlılığının arttığını biliyoruz. Camileri sadece namaz kılmak için girdiğimiz yapılar olarak görmenin ötesine geçip, hayatın taşındığı mekanlar olarak da tasarlamaya başladığımızı söyleyebiliriz. Okul özelliğini kazanan, camiyle bütünleşen yeni yerleşim yerlerinde din hizmetleri konusunda alt yapı çalışmalarına öncelik verildiğini de fark edebiliyoruz. Ataşehir Mimar Sinan Camii bu konuda dikkat çekiyor. Cami aynı zamanda toplantı salonlarıyla da sosyal hayatın içinde görünüyor. Uluslararası bir özellik de katılan cami, dünya Müslümanları açısından da öne çıkıyor.

Ataşehir’deki cami geleneksel tezyiniyle öne çıktı ama şu soru da sorulmadı değil. Günümüzde yapılacak camiler eskiden yapılan camilerin birer kopyası olmaya devam mı edecek, yoksa günümüz mimari anlayışları da görmezden gelinmeden yeni tasarımlara geçmek mümkün olacak mı?

Bu soru, aslında bizim hayata ne bırakacağımızla da çok orantılı. Geçmişi tekrar etmekten ziyade, bize bırakılan mirası yeniden üretmek, gelecek kuşaklara bizden izler taşımak gerekiyor. Tenekeden minare dönemini geride bırakıp estetik meselelerimizi bu kadar önemsememiz dikkat çekici. Bir de Ankara gibi şehirlerimizde camilerin azlığı, apartman altlarında düzenlenmiş mescitlerde Cuma namazlarının –zorlukla- eda ediliyor olması üzüntü verici. Hayatın pratikleri arasında ibadetin yer bulamaması, insanların zorluk yaşaması henüz kendi meselelerimiz konusunda psikolojik darboğazları aşamadığımızı gösteriyor.

Camiler sadece ibadetlerin eda edildiği yerler değil. Oraların bir eğitici vasfa öncülük etmesi, hayatı tamamlayan bir unsur haline gelmesi, yeni dönemde yeni cevap arayışlarına girişildiğinin de habercisi. Şimdi belki şunu da sorma zamanı geliyor. Camilerimiz artık estetik değeri düşünülerek inşa ediliyor. Görüntü kirliliğine izin verilmiyor. Bizim kültürümüzün vurgulandığı çizgiler öne çıkarılarak dünyaya İslâm’ın en güzel mekanları gösteriliyor. Lakin camiler toplumsal meselelerde, yaşadığımız acılarda, sevinçlerde, bilgiye ulaşmada, Hz. Peygamber döneminde mescidlerin işlevini geri kazanabilir mi? Daha doğrusu, hayatla cami arasındaki kopukluk giderilebilir mi? Modern hayatın bizleri hasta eden yüzünde maneviyatın maddiyattan ayrılması yatıyor. Manevi hayat soyutlaştıkça insanların yalnızlığı artıyor. Batı dünyası bunu yoğun bir şekilde yaşıyor. Bireyin modern yalnızlığı adeta en önemli sorun haline geldi. Bizim ruhlarımızın şifası camiler hem bizi içine alacak şekilde hem de bizim içlerimizde yer alacak halde hayatla bütünleşir mi?

Üzerinde düşünmeye değer!


Sayı : 8
Büyük Kapak