Müslümana Yakışır Bir Bayram

Sayı : 32 / Ekim 2014, Konu Başlığı : Lamelif

Allah'ın lütf-u keremiyle bir bayrama daha kavuşuyoruz. Kurban bayramı dolayısıyla iş yerleri tatile girecek. Bu vesileyle insanlarımız biraz olsun şehir hayatının kasvetli havasından uzaklaşmak isteyecekler. Bazıları kurban bayramını tatile gitme vesilesi olarak görecekler.

1978’lerde daha ortaöğretimde okuyordum. Batı medeniyeti ve kapitalist kent hayatıyla ilgili yazılmış bir kitapta şöyle okumuştum:

“Siz 4 milyonluk bir kentin orta yerinde yapayalnızsınız, ne derdinizi dinleyecek bir dost, ne yüzünüze bakacak güler bir yüz ve sıcak bir el… Yapayalnızsınız.”

Açıkçası bu söylenenler bana biraz afakî gelmişti. “Nasıl olur da insanlar bu kadar bencil yalnız ve duyarsız olur!” diye düşünmüştüm. Öyle bir gün geldi ki o afakî dediğim yaşam tarzı, maalesef kendi topraklarımızda yaşanıyor.

İki yüzyılı aşkın bir süredir, dünya nüfusu yoğun bir şekilde artmaya devam ediyor ve artan yeni nüfusun büyük bir kısmı da kentlere yerleşiyor. Bu konudaki istatistikler, gerçekten üzerinde durmaya değer. Bu gün dünyada nüfusu 100,000’den fazla olan yaklaşık 1,700 kent bulunmaktadır. En kalabalık kentlerde yaklaşık 14 milyon insan yaşamaktadır.

Bu kentlerde yaşayan insanlar, insan onur ve asaletine sığmayan şartlarda, adeta modern köleler gibi çok çalışıp az kazanıyor. Geleceğe dair hiçbir maddi ve manevi güvencesi olmayan bu insanlar, ne kadar sosyal olabilirler veya bu insanlar erdemlilik adına hangi toplumsal duyarlılığa sahip olabilirler?

Biz hepimiz, kendi özel yaşam alanlarımızda, evlerimiz ve işyerlerimizde, ayrıca sosyal ortamlarımızda, sokakta, caddede, tramvayda, otobüste ve her yerde o kadar körelmişiz ki. Kimin ne durumda olduğundan kimsenin haberi yok.

Komşusu ölen vatandaş, günler sonra apartmanda kötü kokular belirince belediyeye veya 112, İlk Yardım’a haber veriyor. Bayramlarda komşumuzun kapısını çalmıyoruz, hatır sormuyoruz. Onlar da bize gelmezler. Bayramlarda yaşlılarımızın elini öpmeye veya akraba hısımları ziyarete gitmek yerine tatile gitmeyi tercih eder hale gelmişiz.

Biz müslümanız, Allah'ın bize, birbirimizi ziyaret etmemiz, halinden haberdar olmamız, yardımlaşmamız, dayanışmamız için ihsan ettiği bayramlardaki bu halimiz bize yakışıyor mu?

Komşumuz aç iken tokluğumuzdan utanabiliyor muyuz? Acil ihtiyacı olana borç (karzı hasen) verebiliyor muyuz? Hastası olan komşumuzu ziyaret edebiliyor muyuz? Hiç değilse bayramlarda ehlimizi, akraba ve dostlarımızı ziyaret edebiliyor muyuz? Kısaca akrabayı gözetmek (sılai rahim), kardeşlik ve yardımlaşma (tesanüd) hayatımızın içinde mevcut mu?

İnsani Bağları Koruyalım

Sılai rahim, İslami ve medeni hayatın ana sütunlarındandır. Onu ihya etmek büyük bir sevaptır, onu terk etmek kebair günahlardandır. Bu konuyla alakalı birçok ayet ve hadis vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar dünyaya getiren Rabbinizden korkun; kendi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.” (Nisâ, 4/1)

Bir hadisi şerifte ‘rahm’ kavramından hareketle; “Beni gözetene (sılai rahimi yapana) Allah ihsanda bulunsun, beni gözetmeyip sılaı rahimi kesene, Allah ihsanlarını kessin.” buyrulmaktadır. (Müslim, Birr 17)

Bu hadisi şerifin izahına baktığımızda şöyle deniliyor; “Sılai rahim, akrabalık bağı, yanında komşuluk bağı, arkadaşlık bağı, insaniyet bağı gibi beşerî bağları da ifade eder. Şu halde, hadis bu bağın, rahmet eseri olarak insanlar arasına konmuş, rahmetle kenetlenmiş şekilde irtibatlı olan bir bağ bulunduğunu, dolayısıyla rahmetin asıl sahibi Rahman’la bağlı olduğunu ifade ediyor. Resûlullah’ın buradaki beyanına göre, gereğini yerine getirerek bu bağı koruyan, Allah’ın rahmetiyle irtibatını koruyor demektir; gereğini yapmayarak, bu sıla-i rahmi koparan da Allah’ın rahmetinden kopmuş olmaktadır.” (İbrahim Canan)

Sıla; akraba ve yakınlara malla yardım etme, ihtiyaçları giderme, zararlardan koruma, güler yüz ve dua etmekle olur. Kısacası sıla, akrabaya imkân olduğu nispette hayırda bulunma, güç yetirebildiği ölçüde kötülükleri onlardan uzak tutmadır. Akraba, mümin ise böyle yapılır. Akraba eğer başka bir dinden ise veya dinsiz ise o kimseye nasihat etme, dini anlatma maksadıyla sıla yapılabilir. Eğer kabul etmezse gıyabında dua etmekle onunla bağlar korunmuş olur.

Zira dinimiz mümin olmayan yakınlarımızla bile irtibatın devam ettirilmesini istemektedir.

Heyhat ki şu an yaşadığımız hayat hayat değildir. Daha doğrusu yaşadığımız şehir hayatı, medeni şehir hayatı değil. Belki batılıların karanlık haleti ruhiyelerinin sinmiş olduğu ve içinde insaniyet adına hiçbir şeyin olmadığı “vahşi kent” hayatıdır.

Mümince Şehirler…

Elbette ki maksadımız şehir hayatını kötülemek değil, insanoğlu bir arada yaşayan bir varlıktır. Bu Allahu Teala’nın insanoğlunun fıtratında var ettiği bir durumdur. İlk insan Hz. Âdem’den bu güne, insanlar yerleşim yerlerinde yaşamışlardır.

İlk insan olan Hz. Âdem (aleyhisselam) aynı zamanda yeryüzünün ilk peygamberidir. Ondan sonra onun soyundan gelen ve o vahiy zincirinin halkalarından sayılacak Peygamberlerin hepsi şehirlidir. Medeniyetin membaı ve kaynağı şehirlerdir. Ancak şehir hayatını “medeni” kılan kural ve kaideler vardır.

Bunları birkaç başlık altında toplayalım.

1- Adabı muaşeret,

2- Tesanüd, ünsiyet, sılai rahim,

3- Yeniliklere açık olma ve kültürel birikim,

4- Çalışkanlık, dürüstlük, sorumluluk ve toplumsal duyarlılık,

5- Asgari ihtiyaçların garanti altında olması.

Turgut Cansever diyor ki, “Şehir, ahlakın, sanatın, felsefi ve dini düşüncenin geliştirilmesine; bu nedenle de insanın dünyevi sorumluluklarını yerine getirmesine ve medeni olmasına imkân sunar. Bu alanlardaki idraklerin farklılığı nedeniyle de farklı şehir biçimleri doğar.”

Tarih boyunca inanan insanların kurdukları şehirler, kendi inançların gereği olarak insanlığa yaraşır bir yaşam ortamı sunmuştur.

Müminler, fiziki olarak kurdukları şehirleri hep inandıkları değerlere göre kurdular. Mesela en fazla üç katlı, bahçeli ve mütevazı evler kurdular. İnsanı ezmeyen mütevazı bir mimari içinde, insanı yücelten değerlere dayalı bir medeniyet inşa ettiler.

Caddeleri, sokakları, bahçeleri, pazarları hep inanç esasları biçimlendirdi. Sosyal ilişkilerde, adabı muaşerette ve kültürel çalışmalarda da bunu hep muhafaza ettiler. Mesela Abbasiler ve Selçuklular dönemlerinde her mahallede halk evleri vardı. Bu halk evlerinde insanlar toplanır sohbet eder, çay içer ve birbirleriyle dertleşirlerdi.

Hiç kimse sorunlarıyla baş başa kalmazdı. Hiçbir sorun da çözümsüz kalmazdı. İnsanlar paylaşmayı bilirlerdi. “Komşusu aç” olandan herkes haberdardı ve o komşuları doyurulmadığı sürece kendileri de “tok yatmazlardı”.

Aynı zamanda bu halk evleri birer kültür merkeziydi. Halk arasında yaşayan âlimler ve mürşitler buraları sık sık ziyaret ederlerdi. İnsanlar onların zahiri ilimleri ile hayatlarının yönünü belirler ve mürşidi kâmillerin feyz ve bereketleriyle de aydınlanır aydın olurlardı.
Bir evde güzel bir yemek pişti mi mutlaka komşuya da gönderilirdi. İnsanlar tesanüd, sılai rahim ve kardeşlik duyguları içerisinde mutlu yaşarlardı. Bizim medeniyetimiz işte buydu. Buna biz büyük İslam âlimi İbn Haldun’un tabiriyle “ümran” derdik. Bağdat’ta,

Kayseri’de, Konya’da, Kahire’de, İstanbul’da…

Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanların maddi hayat şartları ne kadar değişirse değişsin manevi ihtiyaçları hiçbir zaman değişmez. Bugün de kendi medeniyetimizi tekrar ihya etmek istiyorsak toplumumuzu yine aynı değerler üzerine inşa etmek zorundayız. Buna öncelikle biz tasavvuf ehli Müslümanlar öncülük etmeliyiz. Çünkü biz mensubu olduğumuzu ileri sürdüğümüz bu değerleri ancak yaşayarak, yaşatabiliriz.

Öyleyse gelin hep beraber, bu seması gri, caddeleri gri, yürüyen insanları gri ve asık suratlı kentleri İslam’ın nuruyla aydınlatalım. Daracık sokakların kenarlarında yükselen gri renkli soğuk betonlarla yapılmış, iç karartıcı şu binaların arasından sıyrılıp İslami hakikatlerle, kardeşlik, uhuvvet ve sılai rahimle ortalığı aydınlatalım.

Bizzat birbirimizi ziyaret edelim. Komşumuz aç iken tok yatmayalım. Pişirdiğimiz güzel yemeklerimizden komşularımıza gönderelim. Karzı hasen müessesesini yeniden hayatımıza tatbik edelim. Herkese selam verelim. Güler yüzlü olalım.
“Yüzü beşuş olanlarda hayır vardır” hakikatini unutmayalım. (Hadisi şerif)


Sayı : 32
Büyük Kapak