İmtihan, İmanın İspatıdır

Sayı : 68 / Ekim 2017, Konu Başlığı : Kapak

Enes b. Malik radıyallahu anh anlatıyor:

Resululullah sallallahu aleyhi vesellem, vefat eden çocuğunun arkasından ağlayan bir kadın görmüştü. Kadının feryat figan edip, ağlayıp dövünmesi karşısında, ağzından isyan sözlerinin çıkmaması için onu ikaz etmek istedi ve:

“Allah'tan kork ve başına gelen sıkıntıdan dolayı sabret,” buyurdu.

Kadın öylesine kendisini kaptırmıştı ki, onu ikaz edenin Allah Resulü olduğunu bile fark etmedi. O anın ruh haliyle:

“Benim başıma gelen musibeti sen nereden bileceksin?” manasında bir söz söyledi. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem kadının yanından ayrılıp gidince, yanındakiler:

“Seni ikaz eden, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem idi” dediler.

Bunu duyunca kadın çok üzüldü, adeta önceki acısından daha büyük bir acı çekmeye başladı. Hemen Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin kapısına geldi.

“Ey Allah'ın Resulü! (Kusuruma bakma) Ben seni tanıyamadım,” diyerek özür beyan etti. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem:

“(Hakiki) sabır, musibetin başa geldiği ilk andadır,” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz 32)

Bazen fert olarak, birçok zaman da bütün bir ülke olarak acılarla, korkularla, darlık ve sıkıntılarla imtihan ediliyoruz. Hiçbir imtihana uğratılmasak bile İslam coğrafyasında yaşanan acılar bizim için üzüntü olarak yeterlidir. “Müminler kardeştir,” diye inanan hiç kimse, Müslümanların böyle acılar içinde yaşadığı bir dönemde kendi mutluluğuyla sevinip, avunamaz.

Müslüman kardeşlerimiz için elimizden geleni yapmamız, hiçbir şey yapamıyorsak en azından acılarını paylaşmamız, onlara dua etmemiz gerekir. Onların başına gelen felaketler, onlar için olduğu kadar bizim için de imtihandır. Peki neden imtihan ediliyoruz?

İmtihan Kulluğun Gereğidir

İnsan, Allah-u Zülcelâl’in yarattığı mahlûklar içinde en fazla esma tecellilerine mazhar olan mümtaz bir kuldur. Rabbimiz biz insanları çeşitli hallerle karşılaştırarak onlar karşısındaki durumumuza bakmaktadır. Biz buna halk arasında “imtihan” diyoruz.

İmtihan, Kur'an-ı Kerim’de belâ ve fitne kelimeleriyle ifade edilir. Belâ, esasen denemek manasına gelir. İmtihanın aslı insanın hem nefis, hem de akıl ve cüz-i irade sahibi bir varlık olmasıdır.

Allah-u Zülcelâl insanı melekler gibi, sabit bir makamda yaratmamıştır. İnsan, nefis sahibidir ve nefsine zor gelen çeşitli ameller ve fedakârlıklarla sınanacaktır. Sınamalardan yüz akıyla çıkarsa derece kazanacaktır. Eğer zayıflık gösterirse o zaman da nefsinin ne kadar aciz ve dayanıksız olduğunu görecek ve Rabbinin yardımına sığınacaktır. Her hâlükârda kulluk yolumuzun üzerinde bizi bekleyen birçok imtihanla karşılaşacağız.

Rabbimiz, “Gökleri ve yeri, hangimizin amelinin daha güzel olacağını sınamak için yarattığını,” bildirmiştir. (Hûd, 7)

İslam dini, insana yaratılış gayesini öğretmek için indirilmiştir. İnsanın yaratılış gayesi ise Allah-u Zülcelâl’e kulluk yapmaktır. Zariyat suresinde Allah-u Zülcelâl “İnsan ve cinleri ancak ve ancak kulluk yapmaları için,” yarattığını bildirmiştir. Ancak Allah'a kulluk etmek, sadece belli başlı ibadetleri yerine getirmekten ibaret değildir. Gerçek kulluk her hal ve şartta kulluğa yakışan bir edeb içinde olmaktır.

Rabbi insana ebedi hayatta cennet gibi mükemmel bir mükâfat vaad etmiştir. Ancak elbette bu mükâfatın da bir bedeli vardır. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“İnsanlar, ‘İnandık,’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir.” (Ankebut, 2-3)

Bu ayetten de anlıyoruz ki imtihanlar, insanın iman iddiasının ispatı içindir. İmanın mükafatı büyüktür ama “iman ettim,” deyip geçmek yetmez, ispatı lazımdır.

Allah-u Zülcelâl insanları birçok şekilde imtihan eder. Esasen Allah'ın emir ve nehiyler göndermesi de bir imtihandır. Bilhassa nefse zor gelen, infak, cihad gibi ameller, Allah'ın mümtaz kullarını seçmek için emrettiği görevlerdir. Rabbimiz buyuruyor ki:

“Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.” (Muhammed, 31)

Bu âlem bir imtihan meydanıdır ve dünyadaki her şey bir deneme vesilesidir. Rabbimiz,

“İnsanların hangisinin daha güzel amel yapacağını deneyelim diye şüphesiz biz yeryüzündeki şeyleri ona bir ziynet yaptık.” (Kehf, 7) buyurarak, bize cazip gelen, kalbimizin meylettiği her şeyle imtihan edileceğimize işaret etmiştir.

Allah-u Zülcelâl insanı, mal mülk edinmeye karşı arzulu yaratmıştır ve bununla imtihan eder. Bazen bolluk verir, “Şükredecek mi? Mülkün gerçek sahibinin Allah olduğuna inanıp ancak Allah'ın razı olacağı şekilde kullanacak mı?” diye dener. Bazen de darlık verir, “Sabredecek mi? Az da olsa helal ile yetinecek mi?” diye dener.

Her şey bir imtihan vesilesidir. Makam mevki sahibi olmak da çetin bir imtihandır. Bu makamın bir emanet olduğunu hiç unutmayan, haksızlıktan, adam kayırmaktan, rüşvet almaktan, imkânları şahsi menfaati için kullanmaktan, ihmal ve hatalardan uzak duran, bir gün her yaptığından hesaba çekileceğini gözü önünde bulunduranlar bu imtihandan yüz akıyla çıkar.

Sadece büyük servetler, makamlar değil, küçük zannettiğimiz şeyler dahi imtihandır. Kalbimizde yer edinen, bizi meşgul edip Allah yolunda, ahiret uğruna çaba göstermekten alıkoyan şeyler küçük gibi görünse de büyük birer imtihandır. Rabbimiz ayet-i kerimede mallarımız ve evlatlarımızın fitne, yani zorlu bir deneme olduğunu haber vermiştir:

“Bilin ki mallarınız ve evlatlarınız birer fitnedir (deneme vasıtası)dır. Allah katında ise büyük bir mükafat vardır.” (Enfâl, 28)

Aslında insan kalbini neyle bağlarsa, o onun için bir fitnedir. Sevdiği kadın veya erkek, düşkünlük gösterdiği herhangi bir şey…

İmtihanlar İkaz Eder

Allah-u Zülcelâl bazen sevdiği kullarını ikaz etmek ve kalbini aşırı derecede kaptırmasına engel olmak için de imtihanlara maruz kılar. Mesela bir kulun, çok istediği bir şeyi eğer onun hayrına değilse ona vermez. Ne kadar çaba gösterse de bir türlü istediği eline geçmez. Bazen de insanın çok sevdiği, düşkünlük gösterdiği şeyi elinden alır.

Allah-u Zülcelâl bilhassa sevdiği ve imanının iyice kökleşmesini istediği kullarını büyük imtihanlardan geçirir. Mesela sahabe-i kiramın büyükleri çok büyük imtihanlardan geçmişlerdir. Hz. Ebubekir efendimiz İslam davası uğruna pek çok fedakârlıklarda bulundu. Malını, evladını Allah Resulünün yoluna serdi. Bunun yanında evlat acısı gibi çetin bir imtihana da uğradı.

Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah radıyallahu anhuma, Tâif kuşatması sırasında kendisine saplanan bir okla yaralanmıştı. Aldığı yaranın iyileşmemesi sebebiyle daha sonra vefat etti. Cenâze namazını bizzat Hz. Ebû Bekir kıldırdı. Onun vefâtından bir müddet sonra, Hz.Ebû Bekir’e, Taif’te yerleşmiş olan Sakif kabilesinin heyeti geldi. Oğlu Hz. Abdullah’ın ölümüne sebep olan ok, Hz. Ebû Bekir’in yanındaydı. Oku, heyettekilere göstererek sordu:

“İçinizde bu oku tanıyanınız var mı?”

O savaştan sonra Müslüman olan Hz. Sa’d bin Ubeyd dedi ki:

“Bu oku ben yonttum; ucunu ben sivrilttim; tüyünü ben taktım; bunu atan da benim.”

Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:

“Bu ok, Abdullah bin Ebî Bekir’i şehîd eden oktur. Senin elinle ona şehîdlik şerbetini içiren, onun eliyle seni öldürtmeyen Allah'a hamdolsun. Allah'ın himâyesi geniştir.”

İşte onlar musibetler karşısında böyle sabırlıydılar. Çünkü onlar başlarına gelen her hale, Rabbimizin:

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155) ayetinin rehberliği ile bakıyorlardı. “Madem ki bu çile Rabbimizden geldi, öyleyse hoş geldi, safa geldi.” Diyorlardı.

Onların hali bizlere de örnek olmalı. Acılar ve kayıplar, insanın çok zoruna gitse de aslında Allah'ın kuluna merhametinin bir tezahürü olan imtihanlardır. Çünkü bu acı ve kayıplara sabretmek, kulun kalbini dünyadan soğutur ve ahirete meylettirir.

Ahirete imanı güçlü olan bir kul için dünyadaki hiçbir kayıp aşırı üzüntü vermez. Çünkü kul bilir ki bu dünyanın bizzat kendisi fanidir. İnsan bu dünyadan bir yolcu gibi gelip geçmektedir. Elindeki her şey de tabii olarak geçicidir. Ya o bu nimetleri bırakıp gidecektir veya nimetler bir sebeple elinden çıkıp gidecektir.

Acılar ve kayıplar eğer bize çok zor geliyorsa demek ki gönlümüzde hala dünya sevgisi kuvvetlidir. Öyleyse kaybettiğimiz şeyden çok kendi halimize üzülmeliyiz.

Eğer müminin kalbinde dünyanın ve dünyalık şeylerin önemli bir yeri yoksa hiçbir imtihan ona zarar vermez. Aksine her imtihan ya sabır ya şükür vesilesi olarak ona hep derece kazandırır. Nitekim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buna işaretle şöyle buyuruyor:

“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd,64)

Peygamberler tarihine baktığımız zaman hemen hemen bütün Peygamberlerin, yüklendikleri o zor ve tehlikeli görevin yanında ferdi imtihanlardan geçtiğini görüyoruz.

Hz. Yakub aleyhisselamın oğlu Yusuf’a olan sevgisiyle ve evlatlarının kıskançlığıyla olan imtihanı…

Hz. Musa aleyhisselamın, “Ben sizin İlahınızım,” diyen, müminleri köleleştiren, bebek katili bir zorbanın devrinde yaşama imtihanı…

Hz. Eyyub’un mallarını, evlatlarını kaybetme imtihanı…

Onların hepsi de bu imtihanlara sabrettiler. Hiçbir zaman isyan etmediler, aksine bu imtihanda nasıl davranmak gerekiyorsa öyle davranabilmek için Allah'ın yardımını istediler. Ne mutlu onlara…

Allah-u Zülcelâl bizim zayıflığımıza merhamet etsin, çetin imtihanlarla sınamasın. Takdir ettiği imtihanlara karşı sabr-ı cemil nasip eyleyip onları ahiret kazancı kılsın. Amin.


Sayı : 68
Büyük Kapak