İmtihan Toplumu

Sayı : 22 / Aralık 2013, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Kur’ân-ı Kerim bizim hayat rehberimiz...

Onda ihtiyaç duyduğumuz her meseleye çözüm bulabiliriz. Çünkü buyrulmuş:

“...Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...” (En‘âm, 38)

Fakat bunu anlamak için bilgi, anlayış, tefekkür gerektiğini de bildirilmiş:

“Bunda tefekkür eden / akleden, aklını çalıştıran / tefekkürünün neticelerinden öğüt alan / öğütlere kulak veren / akıl ve beyan gibi insanlara mahsus olanlar başta olmak üzere bütün nimetlere şükreden / böylece hakikati bilen / kulluğunu, hiçliğini anlayan / böylece îmân eden / yakînen inanan / ve nihâî olarak takvâya erişen bir topluluk için ibretler, işaretler, dersler, hikmetler vardır.”

Dikkat edilirse bu vasıflara sahip fertlerin varlığı da yetmiyor. Bir toplum vurgusu da var. Anlamak için bir vasat lâzım. Şartları hazırlayan bir ortam... Zorlayan ihtiyaçlar...

Rabbimiz kaliteli bir ümmet, vasıflı bir toplum oluşturma üzerinde bilhassa durmakta.

Toplum nedir?

İnsanlar topluluğu...

Toplumun içerisinde fert, bir duvardaki tuğla gibidir:

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” (Saff, 4)

Toplum bir saf düzeni ise, fert de o saftaki kişilerden biri...

Orman ve ağaç...

Deniz ve damla...

Toplum aynı zamanda kulluk imtihanının da bir parçasıdır. Çünkü bir nevi cennete seçme ve yerleştirme imtihanı olan dünya imtihanında, cennete lâyık bir ruh ve şahsiyet seçmesi yapılmaktadır. Bunun için insan meselâ öfke imtihanı, diğer insanlarla münasebetlerinde verecektir. Haset de öyle, iffet de öyle, sabır da öyle...

Bunun için toplum şart.

“Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz?” (Furkân, 20)

Rabbimiz’in “bizi birbirimize imtihan kılması”nın bir şekli de, bizi birbirimizden farklı donatmış olması... Allah âdildir, fakat Vehhâb isminin tecellîsinde eşitlik gözetmez. Zaten adâlet, eşitlikten ziyade her şeye hakkını vermektir. Lutfetmekte muhatabın bir hak edişi olmadığı için, Allah Teâlâ, herkese Kendi iradesiyle dilediği gibi lutfeder:

“Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.” (Nahl, 71)

Rızık sadece yiyecek, içecek, giyecek değildir. Akıl, idrak, zekâ, anlayış vs. de rızıktır.

Bir sahne, bir film seti yahut bir simülasyon odası gibi düşünelim dünyayı. Sırası gelen sahne alıp, rolünü oynuyor. Reji notlarını alıyor.

Sırası gelen dediysek aynı anda milyonlar bu sahnede... Bunun için birine çocuk rolü lâzım, birine anne, birine baba... Birine öğretmen birine öğrenci. Birine üniversite hocası, birine bakkal...

Eğer merhamet imtihanı verilecekse, birileri engelli olacak. Birileri de sağlam.

Bir cömertlik imtihanı verilecekse, birileri fakir olacak, birileri zengin.

Birbirinize İş gördürmeniz İçin...

Toplumun işleyişi açısından da herkesin “rızıkta” eşit olması imkânsız. O zaman kim kime hizmet ederdi ki? Kim dükkân açardı, kim işçilik yapardı? Hatta kim fabrika kurardı?

Komünizm bunu denedi, zenginlerin yerine komünist partisi, burjuvanın yerine sendika diktatoryasını koymaktan öteye geçemediğini anladı ve çöktü. Ardında canlarıyla, dinleriyle, iffetleriyle, idrakleriyle oynadığı milyonlar bırakarak...

Hem imtihan için lâzım, bu inişli çıkışlı farklılık (tefâvüt); hem de toplumun dekoru için...

“...Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık.” (Zuhruf, 32)

İş gördürmek için...

Herkes eşit olsa idi insandaki izzet-i nefs sebebiyle kimse kimseye asla eğilmezdi. Fakat hayatın içinde, irsî özellikler, aile-çevre, tahsil vb. farklarla bir yerleşme meydana geliyor.

Hemen akla şu geliyor:

Fakirin, yetenekleri kıt nasibi dar olanın, talihsiz şartlarda dünyaya gelenlerin suçu ne?

Bunlar ceza değil ki, bir suç arayalım. Aksine tercihte eksik tarafa düşmüşlük, -gereğini yapmak şartıyla- büyük bir avans, büyük bir mahrumiyet zammı.

Fakirler, ahiret senesiyle 500 yıl önce cennete giriyor.

Zaten bu geçici bir rol... Asıl hayat, yani cennetteki hayatta böyle katlanmalar, toplum içi hiyerarşiler, birbiriyle imtihan olmalar yok.

Dahası var:

İmtihan gereği ekside olan, artıda olana zimmetli. Yani fakir ve güçsüz olan kesim, zengin ve güçlülere emanet… Bunu idrak edebilenler için ekside olmak şanssızlık değil, artıda olmak çok da sevinilecek bir ikram değil.

Fakir olanın, fakirliğine sabretmek, yani fakirliği bahane ederek bazı yanlışlara düşmemek ve isyan etmemekten başka bir mükellefiyeti yok.

Fakat zengin olan, hem o zenginlik ile azmamak gibi daha zor bir imtihanla başa çıkarken, hem de bölüşmek ve infak etmek ile mükellef. Toplumda bir dram varsa, elbette bunun vebali “yoksul”a değil, varlıklıya sorulacak.

Yani Allah fakiri zengine işçi kılarken, aslında zengini de fakire hizmetçi kılmıştır. O bunun farkına varır veya varmaz.

Bunu idrak edenler, yoksula bir ikramda bulunurken, “Kabul eder misiniz?” zarafeti içinde yaparlar. O zirve, Hazret-i Ali’nin bahsettiği mükemmelliktir:

كمال الجود : الاعتذار معه
(Kemâlü’l-cûdi el-i’tizâru maahû)

“Cömertliğin kemali, ikram ederken (Geciktik kusurumuza bakmayın, size daha iyisi lâyık fakat bunu kabul buyurun gibi) özürler dilemektir.”

Bir boyut daha var:

Gurur ve İsyan

Yukarıda “iş gördürmeleri için” mânâsındaki kelime, (sin ve noktalı hâ ile) shr kökündendir. Başka ayetlerde de geçer, Allah bize âlemleri musahhar kılmış, yani hizmetimize vermiştir.

Aynı kökten Türkçemizde de maskaraya almak diye yer bulmuş, bir alay etme fiili de vardır. Bir kişi sizin emrinizin altında olabilir, size hizmet ediyor olabilir. Ama siz onu aşağılamak, alay etmek, onun hâline gülmek noktasına geçerseniz; bunun geçici bir rol olduğunu unutmuş olduğunuz anlaşılır.

Sadece “bedenen çalışan” demek olan “amele” kelimesi, bugün sokak ağzında aşağılama ifadesi olarak kullanılıyor. Eşyasını eskitmeden, israf etmeden kullananlarla “Taş devrinden kalma telefon kullanıyor.” diye alay ediliyor. Yani toplum rolleri; ayrıştırıcı, aşağılayıcı bir bağlama çekiliyor.

Böylece anlıyoruz ki toplumdaki sınıf ve rızık farklılaşmasının bir hedefi de gurur ve hiçlik imtihanıdır. Tercihte artıda kalanlar gururlanmamalı, ekside kalanlar da bir tür mağrurluğa düşmemeli. İmtihan sahnesinde herkes kendisine düşen role râzı olmalı.

Râzı olmak kelimesi itici geliyor değil mi? Teslimiyet, itaat, biat kelimeleri de öyle. Çünkü bireyselleşme dedikleri zehirli rüzgâr, her birimizi birer firavun yaptı âdeta. Hiçbirimiz kimseye biat etmeye, teslim olmaya, önümüze konana eyvallah demeye râzı değiliz.

Aksine isyan kelimesi sıcak geliyor. Aykırılık hoş bir kavram. Herkes bağımsız değilse de özerk birer cumhuriyet! Birilerince kader-kısmet inancı niye İslâm akidesinden çıkarılmaya çalışılıyor, bir de buradan okuyun.

Hâlbuki yoksulların kendisine emanet edildiğini, kendisine hizmet edenlere kendisinin de hizmet etmesi gerektiğini bilen böyle gururlanmaz.

Elbette sorumluluklarla haklar arasında bir ahenk kurulmalıdır, vazife yüklenen tarafa, emretme yetkisini de vermelisiniz. Ama kimseyi aşağılamaması şartıyla...

Zengine bu kadar paylaşma şartı koşuyorsanız, varsın o da biraz hoş tutulsun. Üstteki elin daha hayırlı olduğu, kuvvetli mü’minin muhabbete vâsıl olmakta daha imkânlı olduğu gerçeği unutulmasın. Yeter ki üstte olanlar sâkhir yani aşağılayıcı, mütekebbir yani tepeden bakıcı olmasınlar.

Hepsi geçici bir sahnedeki fânî roller...

Herkes kendisi için arzu ettiği şekilde davransın yekdiğerine...

İslam’da Kölenin Bile Hakkı Var

Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem, köleler ile ilgili olarak, “yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek” gibi eşitleyici emirler vermiştir. Veda hutbesinde de, son nefesini vermeden önceki vasiyetinde de iki husus üzerinde hassasiyetle durmuştur:

“namaza, ve elinizin altındakilerin (çalıştırdığınız hizmetkarların) haklarına dikkat edin…”

Zaten Kur'an ı Kerim’de her fırsatta köleleri âzâd etmek teşvik edilmiştir. Âzâd etmenin mâhiyetini düşünürseniz, kişi hem bir hizmetçiden, hem de onun maddî değerinden mahrum olmaktadır. Gönlü geniş mü’minler, buna bir de âzâd ettikleri kölenin hayatını sürdürmesi için eline sermaye vermeyi eklemişlerdir!

Bugün köle yoksa işçi, memur sınıfı var. Kredi kartlarının esaretinde yaşayan çağdaş köleler var. Öğrenim kredisi borcuyla başladığı hayata, ev taksidiyle son veren nice çağdaş esir... Sosyal patlama olmasın diye verilen işsizlik sigortası gibi birkaç sus payından başka, kim kimle neyi bölüşüyor ki?

Allah-u Teala cahiliyye müşrikleri üzerinden her çağdaki bencil insan tabiatını şu ayetlerle gözler önüne seriyor:

“İnsanoğluna gelince, Rabbi onu ikramda bulunup nimetlere gark etmek suretiyle denediğinde, o, “Rabbim bana ikramda bulundu” der. Ama onu yine denemek için rızkını daralttığı zaman, “Rabbim beni hor gördü” der. Hayır, hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Birbirinizi yoksulu yedirmeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası hak gözetmeden yiyorsunuz. Malı da çok fazla seviyorsunuz.” (Fecr,16-20)

Mü’minler tarif edilirken ise Kur’ân buyurur:

“Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir HAK vardır.” (Zâriyât, 19)

“Ne kadar infak edelim?” sorusuna da “(İhtiyaçlarınıza kâfî miktarda kullandıktan sonra) fazlasını...” (Bakara, 219) diye cevap verir Hazret-i Allah...

Yine devletlerin sosyal hizmetlerini yapabilmeleri için bir beytülmal teşkil etmelerinin önünü açar, sebebini de şöyle beyan ederek:

“Tâ ki maddiyat içinizden (sadece) zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin.” (Haşr, 7)

Buradan hareket edip, İslâm da bir nevi komünizm mi istiyor diye düşünmeyelim. Komünizm, üretim vasıtalarının devlet elinde toplanmasını ve halkın devlete kul köle olmasını emreden, otoriter bir devlet sistemidir. İslâm ise ikrâha yani zorlamaya, baskıya izin vermeyen bir dindir. İslam’da ferdin mülkiyet hakkı tanınmıştır ama buna mukabil bazı mali ibadetler ve sorumluluklar da yüklenmiştir.

Allah'ın farz kıldığı zekâtı vermekten öte cömertlik ve hayırseverlik, mümin için fazilet vesilesidir. Herkes dindarlığı nisbetinde, imtihan şartlarındaki zarurî eşitsizliği gidermeye, zimmetindekilere mütevâzı, cömert ve merhametli davranmaya çalışmalıdır.

Muhacirin fedailiği de, ensarın fedakârlığı da bu bakış açısından doğmuştur.

Zekât verilecek fakirlerin bulunamadığı devirler bu bakışla yaşanmıştır.

Bu toplumu;

“Onlar mü’minlere karşı alçakgönüllüdür”, “birbirlerine merhametlidirler...” “ancak kardeştirler.” “kimseyi alaya almaz ve onun kendisinden daha hayırlı olabileceğini akılda tutarlar”, “Takvâ üstünlüğü dışında insanlar arasındaki sınıf farklılıklarının tanımak için ayırt etme dışında hiçbir anlamı yoktur!” “Mü’minler acıyı hep beraber hisseden bir vücut gibidir.” gibi şiarlar oluşturmuştur.

Ümmetçe aynı şiarlarda buluşmak dileğiyle...


Sayı : 22
Büyük Kapak