Muhammed Emin Yıldırım: “Ashab-ı Kiram, Bize İdeal Bir Kulluk Örneği Bırakarak Gitti”

Sayı : 61 / Mart 2017, Konu Başlığı : Röportaj

Muhammed Emin Yıldırım, 1973 yılında Erzurum'un Horasan ilçesinde dünyaya geldi. Zorunlu örgün eğitime devam ederken bir taraftan da medresede Arapça ve Temel İslami ilimler alanlarında dersler aldı. 1999 yılından sonra Mısır’da İslami İlimler üzerine 5 yıl boyunca çalışmalarda bulundu. Halen kurucusu olduğu Siyer Araştırmaları Merkezi'nde Siyer ve Sîret üzerine sohbetlerini ve çalışmalarını yürütmektedir.

Muhammed Emin yıldırım hocamıza sizler için söyleştik.

Hocam öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Sizin siyer-i nebi ve sahabe-i kiramın örnekliği üzerine çalışmalarınızı takip ediyoruz. Bugün ahir zamanda Müslümanlar çok çetin imtihanlardan geçiyorlar. Bir yanda nefsaniyeti tahrik edip ve dünyevileşmeye teşvik eden modern kültürün her aracı kullanarak yaptığı istila, diğer yanda İslam dünyası üzerinde oynanan oyunlar, ağır buhranlar. Bu noktada, aleyhisselatu vesselam efendimizin ve ashab-ı kiramın hayatını bilmenin önemi nedir?

Muhammed Emin Yıldırım:
Bismillahirrahmanirrahim. Öncelikle hayırlara vesile olmasını Cenabı Hak’tan niyaz ederek başlayalım. Sorduğunuz bu soru çok mühim, çünkü bu kadar sıkıntılı bir süreç içerisinde, kulluğu yerine getirme noktasındaki ıstırabın bizi vardıracağı yer, ashab-ı kiram efendilerimizin kapısıdır. Çünkü aleyhisselatu vesselam Efendimiz ve onun elinde yetişen Ashab-ı Kiram efendilerimiz, ideal bir kulluğu miras bırakarak gittiler. İnsanlık tarihinde ikinci bir örneği yok, yaşanan kulluktan Allah'ın razı olduğunu bizim bildiğimiz… Ama sahabe efendilerimizden bahsettiğimiz zaman radıyallahu anh duasıyla anıyoruz, yani Allah onlardan razı oldu. Nitekim ayet-i kerimede Rabbimiz buyuruyor ki:

“Muhâcir’den ve Ensar’dan (İslâm’a girmekte) ilk önce geçenlerle bunlara ihsan ile tâbi olanlar Allâh onlardan râzı olmuştur, onlarda O’ndan râzı olmuşlardır. Onlara altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe; 100)

Onlar bize Allah'ın razı olacağı kulluğun temel kodlarını öğrettiler. Evet biz, ahir zamanda yaşıyoruz, imtihanlar geçiriyoruz bu kesinlikle doğru ama siyeri nebiyi öğrendiğimiz zaman görüyoruz ki onların imtihanı çok daha ağırdı, onlar bu imtihanlardan yüzlerinin akıyla çıktılar, bize bir örnek bıraktılar.

Azhab suresi 21. ayetinde, aleyhisselatu vesselam Efendimizin bizim için en güzel örnek, “üsvetül hasene,” olduğunu bildiriliyor. Merhum Elmalılının tabiriyle “numune-i imtisal.” Bu tabirin şöyle bir tanımı var: Efendimizin hayatının her anının ve her alanının örnek olma yönü var. O’nun örnekliği sadece kendi söyledikleri, yapıp ettikleri ve yanında yapılanlara sükut ederek takrirleriyle değil, bir de onun ellerinde yetişen sahabe var, onlar da bize sünnet-i seniyyenin hayata intikali noktasında bize örneklik gösteriyorlar. O dönemde karşılaştıkları imtihanlara karşı tavırları, bizim de bugünün dünyasında yaşayacaklarımız hakkında bize kodları veriyor.

Değişmez bir yasa var; “adetler değişmez ama aletler değişir.” Sahabenin karşılaştığı zorluklar adet ve yasa itibarıyla aynıydı. Onlar da karşı cinsle imtihan oldular, makam mevkiyle, parayla imtihan oldular. Onlar bu imtihanları yüz akıyla verdiler ve Allah onların kulluklarını tasdik etti. Eğer bizler onları tanırsak, onları yakınlarımız gibi bilirsek, Ahzab suresi 6. Ayetinde bildirildiği gibi Peygamber efendimizin zevcelerini annelerimiz gibi ve hatta daha öte bilirsek, onlardan istifade ederek Allah'ın izniyle onların yaşadıkları örnek kulluğu hayatımıza taşıyabiliriz.

Hz. Bilal’in o gün işkenceler altındaki halini düşündüğümüzde, bugün bir faiz ile imtihan olan bir gence Bilal bir şeyler söyler, eğer onun örnekliğini güncelleyebilirse. Şehvet imtihanından, iffet imtihanından geçen bir gence, Hz. Musab bin Umeyr’in hali işin doğrusunu öğretir. Yeter ki biz onları çok daha iyi tanıyalım. O tanımayı sadece tarifte bırakmayıp onların halini bugüne taşıyamamanın ıstırabıyla inleyelim.

Şöyle de bir hakikat var, onu da belirtmekte fayda var, zaten biz ne yaparsak yapalım sahabe gibi olamayız. O, onlara has bir dereceydi, ama biz de Allah Resulü aleyhisselatu vesselamın “Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerim,” diye bahsettiği ümmetinden olmayı ümit ederiz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem;

"İslâm garip olarak başladı, başladığı gibi garip haline dönecektir. Ne mutlu gariplere!” buyurunca ashabı kiram “Onlar kimlerdir?” diye sordu. Aleyhisselatu vesselam Efendimiz buyurdu ki: “Onlar o kimselerdir ki, insanların bozdukları, (dinimizi) ıslâh ederler (düzeltirler)." (Müslim; 145)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yine şöyle buyurmuştur:

"Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi zordur. O günlerde amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” (Ebu Davud; 4341. Tirmizî; 3058)

O zaman bizim yapmamız gereken bellidir. Sahabe- i kiramı tanımak ve onların güzelliğini bugüne taşımaktır.

Dinimiz bizden samimiyet istiyor. İbadette huşu, ihlas, takva… Ashab-ı kiram bu emirleri nasıl anladı, nasıl uyguladı? Bizler ne yapmalıyız?

Muhammed Emin Yıldırım:
Tabi onlar Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’den bunu derslerini aldılar. Hem huşu hem de hudu dersini. Huşu tabiri caizse kalbin tadil-i erkanı, hudu ise bedenin tadil-i erkanı, yani azaların namaz esnasında gerektiği şekilde sükunet bulması. İkisini de öğretti Efendimiz aleyhisselatu vesselam.

Bedenin adabını biliyoruz, fıkıh kitapları bize bu konuda izahlarda bulunuyor. Her ibadetin kendine mahsus bir erkanı var, bu erkan da, yine aleyhisselatu vesselam Efendimiz tarafından beyan edilmiş ve biz ilmihallerde, fıkıh kitaplarında bunu okuyoruz.

Meselenin kalbine geldiğimiz zaman, kalp terbiyesine geldiğimiz zaman, o işin ihsan boyutudur. Hatırlarsanız Cibril hadisi diye meşhur olan hadis-i şerifte, Cebrail aleyhisselam bir gün insan suretinde gelir. Dizini koyuyor Efendimiz aleyhisselatu vesselamın koyuyor, “İslam nedir?” diye soruyor. Efendimiz aleyhisselatu vesselam cevap veriyor. “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi hac etmendir.” “İman nedir?” diye sorunca Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.” buyurdu.

Biliyorsunuz üçüncü soru ihsandır. “İhsan nedir” sorusuna aleyhisselatu vesselam Efendimiz sözlüklerin yazmadığı bir mana veriyor. İhsan Arap dilinde de “iyilik, yardım” demektir ama başka bir mana veriyor ve böylece Peygamber aleyhisselatu vesselamın lisanında bu kavram başka bir manaya bürünüyor: “ Allah'ı görüyormuşçasına Allah'a kulluk etmendin. Sen onu görmesen de Allah seni görüyor.” (Buhârî, Îmân 37; Müslim, Îmân 1, 5)

İşte bu ihsan şuuru kalbin varabileceği en zirve nokta. Her an Allah ile beraber olmak. Biz ona murakabe diyoruz. İşte bu insanın kalbinde başka bir şuur oluşturuyor.

Ashabı kirama, Efendimiz aleyhisselatu vesselam ilk günden itibaren tabiri caizse eğer bu irfanı, bu ihsan şuuru çerçevesi içinde aşıladı. Bunu yaparken de “Sadıklarla beraber olmak” “Salihlerin meclisinde bulunmak” Allah dostları dediğimiz İslam büyüklerinin farklı bir yerleri vardır, sahabe-i kiram, Allah Resulünün meclisinde bulunmakla, bu usullerle manevi olarak yetişti.

Bu manevi bir bağ idi aslında. Çünkü bu koptuğu zaman belki beden bir şeylerden etkilenerek bazı amelleri yapsa da kalbin terbiyesi çok kolay bir şey değil. Kalp, Efendimiz aleyhisselatu vesselamın ifadesiyle: “Kalpler Allah'ın iki parmağı arasındadır (kudreti, tasarufu altındadır), onları dilediği şekilde evirip çevirir.” (Müslim, Kader: 3)

Ümmü seleme validemiz bunu duyunca soruyor:

“O halde ne yapacağız?”

“Ey kalpleri halden hale değiştiren Allah’ım kalbimi dinin üzere sabit kıl,” duası orada mübarek dilinden dökülüyor. (Müslim, Kader: 3)

Huşu dediğimiz şey, Allah'ı her an görüyormuşçasına Ona kulluk etmek, kalbin terbiyesi, pak olması, hastalıklarının ve her türlü arızalarının giderilmesi, bütün bunlar o ihsan şuurunun Peygamber terbiyesiyle sahabeye verilmesiydi.

Biz de bugün onların aldığı terbiyeyi öğrenip bugüne taşıdığımız zaman inşallah kalbimizdeki o hastalıkları gidermiş olacağız.

Malum olduğu üzere, son zamanlarda Müslümanlar dini görünümlü örgütlenmeler yüzünden cemaatleşmekten, cemaatlerden çekinir oldu. Bu da bireylerin dünyevileşmesi, modernizmin etkisi karşısında yapayalnız ve nefsiyle baş başa kalması tehlikesini birlikte getiriyor. Müslümanlar bu yaşananlardan nasıl ders almalı ve nelere dikkat etmeli? Siz zaten son zamanlarda derslerinizde bu konuyu işliyorsunuz.

Muhammed Emin Yıldırım:
Evet, bugünlerde bu konuya değiniyoruz, çünkü ciddi bir sıkıntı var. Ne yazık ki dini cemaat adı altında ortaya konulan kötü bir örnek, diğerlerine de bakışı etkiliyor. İnsanlar artık cemaat olmaktan, bir araya gelmekten infak etmekten, güven duymaktan, imtina eder duruma geldi.

Biz İslam cemaatiyiz, biz cemaatsiz yaşayamayız. Eşhedü diyerek, yani “Ben şehadet ederim ki,” diyerek giriyoruz bu halkaya sonra Fatiha’da “iyyake nabüdü ve iyyake nestaiyn” diyerek hemen “biz” oluyoruz. “Biz yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” diyoruz.

Aleyhissalatu vesselam Efendimiz buyuruyor:

“Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa, aralarından birini emir (reis, başkan) seçsinler!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 80)

Yani üç kişi bir araya gelse bir cemaat ruhu yaşanmasını emrediyor. Bir araya geldiğimiz zaman hemen bir cemaat ruhu oluşur çünkü İslam dini ancak birlikte yaşadığımız zaman bir mana ifade eder, bir güç oluşturur.

Bu sebeple menfi örnekler bizi asla etkilememeli, biz daima Kuran-ı Kerim’in, Sünneti seniyyenin sahabenin uygulamalarını esas almalıyız.

Burada bizlere fazlaca iş düşüyor. Özellikle toplumda güven duygusunun zedelendiği bir dönemde kendimizi daha üst seviyeye getirmeliyiz. Güvenin yeniden tesisi, güven duyulacak adam aramakla olmaz, güven uyulacak adam olmakla olur.

Ne yapıp yapıp biz insanımıza yeniden güven duygusu vermek için, cemaatler, vakıflar, dernekler her türlü hizmet kuruluşu olarak, doğru yolu fiili örneklikleriyle göstermeliler. İnsanların şüphelerini gidermek için, bu işin doğrusunu ortaya koyarak, yaşanan sıkıntının cemaatleşmenin kendisiyle ilgili olmadığını, bunu yapan şahıslarla sınırlı olduğunu gösterebilmeliyiz. İslam’ın istediği şahsiyetin nasıl olduğunu bizzat yaşayarak ortaya koyarsak böyle güzel örneklerin de olabileceğini insanımıza takdim etmiş oluruz ki böylece bu hastalık giderilmiş olsun.

Hocam bizim bu ay bilhassa ele almak istediğimiz konu, “Müslüman Müslümanın aynasıdır,” hadis-i şerifini nasıl anlamalıyız?

Muhammed Emin Yıldırım:
Tabi her birimizin bir başkasıyla, karşımızdaki insanla, hem imtihanımız var, hem ona karşı sorumluluğumuz var. Müslüman bir insanın, gerek diğer Müslümanlara, gerekse Müslüman olmayan diğerlerine İslam’ı anlatması, tebliğ ve irşad vazifelerini yerine getirmesi sorumluluğu var. Bunu yapabilmesi için de önce belli hususları kendi bünyemizde yerleştirmemiz lazım.

Biraz önce kalbimiz için söylediğimiz şeyler bizim kendi iyileşmemizle alakalıdır. O konuda belli bir noktaya geldiğimiz zaman dini yaşama noktasında yaptıklarımızdan sonra sıradaki vazifemiz, dini yaşatma adına da bir gayrete girmektir.

Müslüman etrafıyla ilgilidir, “Bana ne,” diyemez.

“Ateş düştüğü yeri yakar,” sözü bu manada doğru değildir, başka bir mana verilirse o başka mesele. “Her koyun kendi bacağından asılır,” sözü de aynı şekilde.

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın,” sözü zaten Müslümana yakışan bir söz değildir. Tam aksine biz Müslümanlar hepimiz aynı geminin içindeyiz. Şu anda yaşadığımız dünya bir gemiyse eğer, yedi sekiz milyar insandan sorumluyuz.
Bakın şu anda Eyüp sultan ilçesinde bulunuyoruz. Buraya ismini veren meşhur sahabe, Eba Eyyub el Ensarî’yi buraya kadar getiren böyle bir sorumluluktu.

Peygamber şehri Medine’de yaşamak varken o günkü şartlarda at sırtında ta buraya gelmesi ve gelip de geri dönmemesi, bize çok şey söylemesi lazım. Bu manada bir müslüman diğer müslümanla ilgilenmeli, bu uğurda dert çekmeli, dini yaşantısında varsa eğer eksiklikler, o eksikliklerin giderilmesi noktasında kendisini sorumlu görmelidir.

Çünkü bizim tebliğ diye bir sorumluluğumuz var. Evet, bizim namaz kılma diye sorumluluğumuz var, ama namaz kılmayan insanları cami ile cemaat ile seccade ile buluşturma diye bir sorumluluğumuz da var.

Allah-u Teâlâ, ayet-i kerimede “Allah'ı unutan, Allah'ı unuttuğu için, Allah'ın da onları bir nevi unuttuğu (hidayetinden mahrum edip, dalalet üzere terk ettiği,) kimseler,” (Tevbe; 67) olduğundan bahsediyor. Çok ağır bir ifadedir bu ama bunu bize ayet-i kerimede Rabbimiz söylüyor.

Bir sabah namazına kalktığı vakit, lambaları yanmayan evler, bir müslümanın yüreğini yakmalı. İnsanların yatağa, yorgana, uykuya mahkûm olmaları, Allah'a iman etmiş, Peygamber’e iman etmiş, Kur’an’a iman etmiş bir insanı huzursuz etmeli.

Sadece bizim namaz kılmamız yetmez, bu insanlar cehenneme doğru gidiyor, etrafımızdaki komşularımız, akrabalarımız, böyle bir felakete doğru yürüyorlarsa bizde bir yürek yangını olmalı. Şurada bir ateş çukuru olsa ve biri oraya düşse vicdanen rahat durabilir miyiz?

Anında el atarız, onu oradan kurtarmak için elimizden geleni yaparız. Şu an ateş çukuruna doğru gidiyor insanlık, farkında olarak veya olmayarak.

Hadis –i şerifte bildirildiği gibi “Her biriniz, kardeşinin aynasıdır. Onda bir rahatsızlık görürse bunu onda izâle etsin (gidersin).” (Tirmizî, Birr 17, 18,)

Demek ki kendimizi onlarda, onları kendimizde görmeliyiz. Ve biz İslam’ı yaşatma noktasında elimizden geleni yapmalıyız ki, yarın Rabbimizin huzurunda hesap verdiğimiz zaman “Ya Rabbi, benim elimden bu kadar geliyordu, biz bu kadar yapabildik,” diyebilelim. Diyebileceğimiz bir sözümüz olsun hiç değilse. İnşaallah Allah-u Zülcelâl bizleri bu sahada istihdam eder de bizleri kullarına uzanacak bir elin sahibi kılar.

Allah razı olsun.


Sayı : 61
Büyük Kapak