Musibetler Neden Gelir?

Sayı : 68 / Ekim 2017, Konu Başlığı : Tasavvuf

İbn Abbas radıyallahu anhudan, rivayet edildiğine göre, Resulullah aleyhisselatuvesselam, bir gün Ensar’ın bulunduğu meclise girdi ve onlara:

“Siz mümin misiniz?”diye sordu. Oradakiler sükut ettiler. O zaman Hz. Ömer radıyallahu anhu:

“Evet, Ya Resulullah, müminiz,” dedi. Resulullah (s.a.v):

“İmanınızın alameti nedir?” diye sordu, Hz. Ömer:

“Genişlikte şükreder, belaya sabreder, kazaya (ilahî takdire) razı oluruz” diye cevap verince Efendimiz:

“Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki, bu sıfatlarla siz gerçekten müminsiniz” buyurdu. (Taberani, el-Kebir, No. 11336)

Musibetler ahdine sadık olanları ortaya çıkarır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebut: 2-3)

Demek ki Allah-u Zülcelal imanında sadık ve kulluğunda halis olanları seçip ortaya çıkarmak istiyor.

Sahabe-i Kiram din yolunda pek büyük belalara maruz kaldılar. Bazılarının göğsünü kızgın demirlerle dağladılar. Fakat onlar bu musibetlere sabrettiler.

Sahabe asrında bir mümin iman edince birden fakir oluverir, ailesi onu terk ediverirdi. Ya da Medine'ye hicret edip de Mekke'yi terk ettikleri sırada, yurdundan, malından uzak kalırdı. Bir sahabe savaşa gittiği zaman, birkaç hurma ile yetinmek zorunda kalırdı.

Musibetlerin en çetini de Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme geldi. O kavmi içinde muteber bir zattı. Herkes ona dürüstlüğünden ötürü el- Emin derdi. Sonra insanların nefsine hoş gelmeyen ayetler getirince ona “yalancı” dediler, “büyücü” dediler. Asilzade ve şerefli bir insan için en büyük musibete duçâr oldu.

Azgın İslam düşmanları onun üstüne deve işkembesi attı. Öldürmeye dahi kastettiler. O ise sabretti. Malını mülkünü Hak yolunda harcayıp yoksullaştı. Mümin yoksullarla beraber sabretti.

Dünya Musibetinin Önemi Yok

Dünyada her ne edinirsek onu ahirete sermaye bilmemiz lazımdır. Dünyada sıkıntı çekmeye aldırış etmememiz lazım. Müminin ahiret günündeki kazancına nazaran bu dünyada çektiği sıkıntının hiç kıymeti yoktur.

Zaten dünya hayatının musibetlerle dolu olması, dünyanın faniliğinin tabi neticesidir. Gelip geçici nimetler, insanı bir müddet avutur ve faniliği unuttur. Musibetler ise bizi uyandırır ve faniliğimizi ve ötelerdeki mesuliyetlerimizi hatırlatır.

Allah Resulü “Âdemoğlunun misali, yanı başında doksan dokuz tane (öldürücü) belanın bulunanın haline benzer. Bu belalardan kurtulmuş olsa bile, sonunda ölünceye kadar çekeceği düşkünlük hâli onu yakalayacaktır” buyuruyor. (Tirmizî, Kader 145)

Demek ki dünya ızdıraplarla doludur. Fakat ebedi olan ahiretin yanında geçici dünyanın hiç kıymeti yoktur. Müminler cennete girince orada öyle bir sürurla sevinir ve feraha çıkarlar ki dünyada çektikleri sıkıntılardan hiçbir şey hatırlamazlar.

Enes bin Malik radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü dünya hayatının en mutlu insanı Allah’ın huzuruna getirilir. Bir anlığına cehenneme sokulduktan sonra, kömür gibi yanıp kararmış olarak; oradan çıkarıldıktan sonra kendisine: “Oraya atılmadan önce hiç mutluluk gördün mü?” diye sorulur. Adam bu soruya: “Hayır, yaratıldığımdan beri bu belayı çekiyorum ya Rabbi!” diye cevap verir.

Buna karşılık dünya hayatının en çileli insanı huzura getirilir. Bir anlığına cennete konulduktan sonra, ayın on dördü gibi parlak bir çehre ile oradan çıkarıldıktan sonra kendisine:

“Oraya girmeden önce hiç sıkıntı çektin mi?” diye sorulur ve adam bu soruya:

“Hayır, yaratıldığımdan beri hep bu sefa içindeyim ya Rabbi!” diye cevap verir.” (Müslim, Münâfikîn 55)

İşte ahiret hayatı böyledir. Ama biz dünyaya öyle aldanıyoruz ki, bir musibet gelip çatmayınca kendimize gelemiyoruz.

Musibet gelip de elimizdeki mal mülk gidince üzülüyoruz ama bir bakalım; elimizden gitmeden evvel ne yaptık? Zekatı, sadakayı bol bol verdik mi? Hayır hasenat yaptık mı? Allah yolunda harcadık mı? Akrabaya iyilik yaptık mı?

Bizim elimizden sağlık, zenginlik, boş vakit gibi nimetlerin alınmayacağını hiç kimse vaad etmemişti. Madem elimizdeyken kıymetini bilmedik, artık şikâyet etmeye ne hakkımız var?

Kul Kadere Rıza Göstermelidir

Belaların en mühim neticesi, kulun kadere rıza derecesine nail olmasıdır.

Rıza ne demektir? Rıza, gönlünde hiçbir itiraz olmadan, hoşnut ve memnun olmaktır. Kulun dünya ve ahirette selamet ve saadeti “rıza”ya bağlıdır. Yani Allah-u Teâlâ’nın kulundan razı olmasına… Fakat Allah-u Zülcelal’in rızası da kulun rızasına bağlıdır. Yani
Allah'tan gelene razı olmasına…

Kulun Allah’tan gelene razı olması, Allah’ın emir ve yasaklarını, helal ve haramlarını, kaza ve kaderini kısaca O’ndan gelen her şeyi memnuniyetle “başüstüne” diyerek karşılamasıdır.

İşte o zaman Allah-u Zülcelâl de kulundan razı olur. Onun imanına, ameline ve ahlakına sevap verir, kusurlarını bağışlar.

İşte “Allah, onlardan razıdır, onlar da Allah’tan razıdır. İşte bu, en büyük kurtuluş ve saadettir” ayetinin sırrı budur. (Maide; 119)

Tefsir âlimleri bu ayet-i kerimeyi açıklarken derler ki; Her hayır ve şer Allah’tandır. Her işi yaptıran Allah-u Teâlâ’dır. Öyleyse Müslümanın başına gelene itiraz etmemesi lazım gelir. Çünkü eğer inanırsa, mü’minin başına gelen her iş, müminin hayrınadır.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor:

“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd,64)

Nimetler gelince hoşumuza gidiyor ama dert gelince neden itiraz ediyoruz? Halbuki bilmiyoruz, belki de hoşumuza giden bizim için hayırlı değildir. Belki bizi gaflete düşürür. Yahut günaha sürükler.

Sabrın Mükâfatı Büyüktür

Rabbini bilen kul ondan gelene şikâyet etmez. İmam-ı Gazali diyor ki:

“Acıya sabredip uğradığı felaketi gizlemesi ve kimseye şikâyet etmemesi, kişinin Allah-u Teâlâyı iyi tanımış olmasındandır.”

İmam-ı Rabbanî hazretleri de buyurdu ki:

“İnsanın karşılaştığı her şey Allah-u Teâlâ’nın dilemesi ile var olmaktadır. Bunun için, iradelerimizi Onun iradesine uydurmalıyız. Karşılaştığımız her şeyi aradığımız şeyler olarak görmeliyiz ve bunlara kavuştuğumuz için sevinmeliyiz! Kulluk böyle olur.”

Ayet-i kerimede buyrulur: “Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize; sevdiğiniz şey de, kötülüğünüze olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” (Bakara: 216)

Mümin Allah-u Teâlâ’nın hakkında hayırlı olanı daha iyi bildiğine itimat etmeli. Her haline razı olmalıdır.

Şakik-i Belhi hazretleri, “Sıkıntıya sabrın mükâfatını bilen, sıkıntılardan kurtulmaya heves bile etmez” buyuruyor.

Peki, o mükafat nedir? O mükâfat, mizan kurulmadan, sayısız hesapsız bir mükâfat verilmesidir.

Mahşer günü mizan kurulur, hesaplar görülür. Herkese amelinin mükâfatı bol bol verilir. Fakat yine de kullar mizanın hafif gelmesinden dolayı sıkıntı çekerler.

Bazı kullara ise mizan kurulmaz, hesap sorulmaz. Üzerlerine bol bol ihsan ve mükâfat yağdırılır. Mahşer halkı bunların kim olduğunu merak eder. Onların “dünya hayatında üzerlerine musibetler yağdırılmış ve güzelce sabretmiş kullar” olduğunu öğrenince:

“Keşke bizim de vücutlarımız makaslarla biçilseydi de bugün bunların aldıkları sevabı alsaydık” diye gıpta ederler. (Tirmizi, Zühd 59,)

Allah-u Teâlâ bunu: “Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir,” (Zümer, 10) ayetiyle vaad buyurmuştur.

Dert insanın kibrini kırar, kalbini inceltir, gönlünü hassaslaştırır… Nefsimiz musibetleri sevmez ama kalbimizi onlar gibi yumuşatan yoktur.

Sabır, riyasız ibadettir. Kişinin başına gelen halden ötürü kalbinin hüzünlenmesi, nefsinin kırılması onun için öyle büyük bir kardır ki, bu kar çok ibadetle ele geçmez.

Denilmiştir ki: "Kim Allah'a itaatte sabrederse, Allah ona kıyamet günü cennette her derecesi yer ile gök arası kadar olan üç yüz derece verir. Kim ki, Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlememekte sabrederse, Allah, ona kıyamet günü her derecesi yedi kat gök ile yedi kat yer arası olan altı yüz derece ihsan eder. Kim ki, musibetlere sabrederse, Allah ona kıyamet günü her derecesi arş ile yerin altı kadar olan yedi yüz derece ihsan eder."

İşte başa gelene sabretmenin derecesi böyle yücedir.

Musibetler Hatalara Kefarettir

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

“Size gelen her musibet, kendi ellerinizle işleyip kazandığınız günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah birçoğunu da affeder, musibete uğratmaz.” (Şura; 30)

Demek ki işlediğimiz günahların bir kısmına ceza olarak musibet geliyor. Böylece ahirete kalmadan dünyada günahımızın cezasını ahirete göre çok hafif olarak çekiyoruz.

Hatta öyle musibetler var ki, kulun kendi işlediği kabahatin sonucundan başka bir şey değil. Mesela bakıyorsun, Rabbimiz bir kuluna yetecek kadar rızık vermiş, fakat o hırsı sebebiyle borca giriyor, hatta Cenab-ı Hakkın yasakladığı faize bulaşıyor. Bunun neticesinde de elindeki her şeyi kaybediyor. Yahut evini asri muhitlere taşıyor, sonra bir bakıyor ki hanımı ve evlatları yoldan çıkmış, zapt edilemez bir hale gelmişler.

Şu geçici dünyada her arzu ettiğimizi elde edeceğiz derken musibetler gelip çatıyor. Acaba biz ebedi cennette Rabbimizin vereceği mükâfata inanmıyor muyuz ki, aceleyle bu dünyada istiyoruz?

Bilmeliyiz ki bizim için asıl musibet, hep bu dünyayı arzu etmemizdir. Elimizden alınması ise bizim için bir ikazdan başka bir şey değil… Öyleyse bizi ebedi felaketten muhafaza eden ikazlara, sabretmekten de öte şükretmemiz lazım, öyle değil mi?

Seyda Muhammed Konyevî Hazretleri’nin “Bela ve İmtihan risalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.


Sayı : 68
Büyük Kapak