Musibetlerin Sarsamadığı Bir Sevda Kahramanı: Hz. Sümeyra

Sayı : 11 / Ocak 2013, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Medine… Dımeşk (Şam) yolu üzerindeki, hurma bahçeleriyle meşhur küçük şehir.

Ve o şehrin, bir zamanlar Yemen tarafından gelip yerleşmiş, şimdilerde Yahudi komşularıyla bir arada yaşayan halkı: Evs ve Hazrec kabileleri...

Yesrib, Ceziretül Arab’ın ne en büyük ne de en önemli şehri değildi, o vakte kadar. Hatta şehir bile sayılmazdı belki; Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tarafından Medine adıyla anılana dek. O’nun şereflendirmesiyle birlikte adı, Medine-i Münevvere yani Nurlanmış Şehir olmuştu. Ve bu mübarek şehir, O sevgiliyi bağrına bastığı günden bu yana, Hicaz’ın yeni çekim merkezi olmuştu.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin Medine’ye geldiği gün… Medine’nin kaderini değiştiren o gün; yer yerinden oynamıştı.

Hz. Peygamberin annesinin de kabilesi olan Neccaroğulları, hep birlikte O’nu karşılamak üzere Kuba’ya gitmişlerdi. Böylece Allah’ın Resulü Mekke’den garip ve sıkıntılı bir şekilde çıkmasına mukabil; Medine’ye kalabalık bir kafile halinde, sevinç ve neşeyle girmişti.

O gün Ben-î Neccar kızları Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi mersiyeler söyleyerek karşıladı.

“Ay doğdu üzerimize, veda teperinden…”

Medine eşrafı Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamı evlerinde misafir etmek için yarışıyordu. Sonunda bu şeref Neccaroğullarından Ebu Eyyûb el-Ensârî'ye nasip olunca mahallenin kızları maniler söylemeye başladılar:

"Biz Benî Neccar kızlarıyız,
Hz. Muhammed'i ne güzel bir komşu olarak karşılarız."

Bu sözleri Allah Rasûlü'nü son derece duygulandırıyor, onlara;

"Rabbim biliyor ki ben de sizleri seviyorum," buyurarak cevap veriyordu.

Hz. Sümeyra’nın kabilesi Dinaroğulları da Neccaroğullarının bir koluydu. Orta yaşlı bir hanım olan Hz. Sümeyra, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamı görmeye ve hediye takdim etmeye koşanlar arasındaydı.

Artık Neccaroğullarının yurdu, İslam’a açılan bir kucak olmuştu. Muhacirler bir bir göçüp geldikçe onları güzelce karşılamış, ev yapmaları için yer göstermişler; mahsullerinin en iyi kısmını onlara vermişlerdi. Evs kabilesi de onları izlemişti.

Mazlumlara Açılan Şefkat Kucağı

Neccaroğullarının kadınları da İslam’a koşmuş, daha sonra Hz. Aişe’nin takdirle anacağı gibi, dini öğrenmekte sınır tanımamışlardı. Medine’ye hicret eden yoksul bedevilere kucak açmışlar, dini öğrenmek için gelen elçileri ağırlamışlar ve her türlü hizmeti seve seve yapmışlardı.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem geçimini temin etmek için uğraşamadığı gibi sadaka da kabul etmezdi. Bu sebeple de ailesinin günlük yeme içme ihtiyacını bile karşılaması mümkün olmayabiliyordu. O zor yıllar boyunca Allah Resulünün evinde bir ay geçerdi de ateş yakılmaz, ekmek veya yemek pişirilmezdi. Hane-i saadetin tek geçimi, komşularının hediye olarak takdim ettiği hurma ile sütten ibaretti.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Medine’ye hicret ettikten sonra mescidini ve hücrelerini inşa edeceği araziyi de yine bu mübarek aile, Neccaroğulları temin etmişti.

Hz. Sümeyra’nın ailesi de bu sülalenin bir kolu olarak Nûra koşanların ilklerindendi. İslam’dan önce tabi oldukları batıl inançlarını ve Müşellel dağı üstündeki Menat putunu terk etmekte hiç tereddüt etmediler.

Peygamber sallallahu aleyhi veselleme “Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, hiç bir kimseye bühtan ve iftirada bulunmamak, Allah-u ın emirleri hususunda Rasûlüllah'a itaat etmek ve onu kendi ehlini korur gibi korumak” konusunda bey'at etmişlerdi.

Bey’atlerinden hiçbir zaman dönmedikleri gibi, şehrin dışında savaşmak hususunda vaadde bulunmadıkları halde Bedir kuyuları başında Peygamberimizle ve muhacirlerle beraber Mekke’nin seçkin savaşçılarının arasına korkusuzca dalmışlardı.

Nefretle Sevginin Savaşı

Bedir zaferi Müslümanlar için parlak bir zafer olmuştu. O zaferden sonra Müslümanların itibarı yükselmişti. İslam’a girenlerin sayısı arttığı gibi İslam’a muhalefet edenlerin de cesareti kırılmıştı. Fakat Müslümanlar için imtihanlar hala bitmemişti.

Bedir’de çok büyük kayıplar veren Kureyş eşrafı, intikam için yemin etmişti. Yakınlarını kaybeden Müşrik kadınlar, elbiselerini yırtarak, başlarına toprak saçarak sokaklarda ağıtlar yakıyorlardı. Sokaktan geçen erkeklere sataşıyorlar, yakınlarının intikamını almaları için savaşa kışkırtıyorlardı.

Cahiliye çağının savaşları ekseriyetle intikam ve kan davası için olurdu ve bunda kadınlar kışkırtıcılığı çok büyük yer tutardı. Hatta bir acuzenin kışkırtması ile çıkan bir savaşta o kadar çok ölen olmuştu ki bu kadının adı uğursuzluk sembolü olmuştu.

Mekkeli müşrikler bütün bu kışkırtmaların sonunda sonra büyük bir ordu toplayarak Medine üstüne yürüdüler.

Başta Ebu Süfyan’ın karısı Hind olmak üzere müşrik kadınlar da orduya katılmıştı. Çalgılar çalıp mersiyeler okuyarak, erkekleri savaşa teşvik ediyorlardı. En büyük arzuları ise Bedir savaşında kaybettikleri yankılarının intikamının alınmasıydı.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ashabıyla istişare neticesinde müşrik ordusunu Uhud dağının eteğinde karşılamaya karar verdi. Orduyu çok iyi bir şekilde yerleştirmişti. Sırtlarını dağa vermiş, dağdaki geçide de okçular yerleştirmişti. Okçulara asla yerlerinden ayrılmamalarını da sıkı sıkıya tembih etmişti.

Ah; işte ne olduysa o okçuların yerlerini bırakmaları yüzünden oldu. İslam ordusu iki taraftan sıkıştırıldı; büyük kayıplar verdi. Hatta bir ara Peygamberimizin şehit olduğu söylentisi bile yayıldı.

Bedir zaferinden sonra, “Allah bu dinin mensuplarına yardım ediyor” diyerek İslam’a girenler, söz dinlemeseler bile muzaffer olacaklarını sananlar, birdenbire sarsıntı geçirmişlerdi. İmanda zayıf olanlar savaş alanını terk ediyordu.

Sahabe hanımlarından yaralılara bakmak, su taşımak için orduya katılmış olanlar savaştan kaçanları geri çevirmek için onlara sesleniyordu: “kadın gibi savaştan kaçtığına göre al şu iği de iplik eğir!”

Bozgunu duyunca savaş meydanına koşanlardan biri de Sümeyra radıyallahu anha idi. Ama onun derdi başkaydı. Rasulullah Efendimizin şehit edildiğini haberini duyunca yüreğinden vurulmuşa dönmüştü.

Nasıl olurdu bu!

Halbuki iki oğlunu savaş için giydirip kuşatırken sıkı sıkıya tembihlemişti:


“Bakın! Nebiler Nebisi’ne bir şeyler olur ve siz geriye dönerseniz, yüzünüze bakmam! Nitekim O, bizim hayatımızın hayatıdır!”

Korktuğu gibi değildi çok şükür. Müminlerin çoğu bir anlık şaşkınlıktan sonra toparlanmıştı. Müşriklerin mahsus yaydığı kara propaganda tersine dönmüştü.

Düşman onları “Peygamberimiz ölmüşse o halde biz boş yere ne diye savaşalım?” diyecek zannediyordu. Ama hiç de öyle olmamıştı. Aksine birçok sahabe, “O öldüyse biz yaşayıp da ne yapacağız!” diye şehadete koşuyordu. Sümeyranın ailesinin erkekleri de, ışığa koşan kelebekler misali şehadete koşanlar arasındaydı.

Düşman Müslümanların toparlandığını görünce fazla ilerleyememişti. Bu esnada müşrik ordusundaki intikamcı kadınlar savaş meydanına indi ve Müslüman şehitlerin aziz naaşlarını vahşice kesip doğrayarak içlerindeki kini kustular. Ardından da “İntikamımızı aldık” diyerek çekip gittiler.

Bu sırada Sümeyra savaş alanında Allah Resulü’nden bir haber arıyordu. O sırada Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam yakın ashabıyla beraber savaşa savaşa dağa çekilmiş olduğundan sağlıklı bir haber alınamıyordu.

Hz. Sümeyra, önüne çıkan herkese “Peygamberimizin durumu nedir?” diye soruyordu. Onu böyle kendini kaybetmişçesine koştururken görenler kendi çocuklarını, kocasını ve babasını arıyor zannettiler. Bir bir acı haberi verdiler. “Ya Sümeyra! Çocukların şehit oldu. İşte naaşları buradadır.”

Hz. Sümeyra duymadı bile. Çünkü onun aradığı başkaydı:

“Resulullah nerede? Bana O’ndan haber verin!”

Az daha ilerlediğinde bu sefer karşısına çıkan biri kocasının, bir diğeri babasının cenazesini gösteriyordu. Kardeşi de şehit olmuştu. O yine ilgilenmedi. Sadece “Bana Rasulullahı gösterin” dedi, yırtınırcasına…

En yakınlarının hepsini birden kaybetmişti. Bir başkası olsa çılgına dönerdi. Yakasını paçasını yırtar, dövünür, bağırır çağırırdı. Ama Hz. Sümeyra bunların hiçbirini yapmıyordu. Çünkü onun yüreğine nefret değil sevgi kök salmıştı. Âlemlerin Rabbinin ve onun şanlı nebisinin sevgisi…

Âlemlerin Rabbi onun için ne takdir ettiyse razıydı o… Hem şehadet gibi bir rütbeye erişene üzülünür müydü? Ama ya Allah’ın Resulünün başına bir şey geldiyse…

O cehalet gayyasında boğulan bir kavme Allah-u Zülcelalin ayetlerini getiriyor, onlara doğru inanç, gerçek ibadet ve güzel ahlak yolunu öğretiyordu. Böylece Rablerinin rızasını kazanma yolunu gösteriyor, cennete götüren yolda rehberlik ediyordu. Eğer vazifesini tamamlayamadan başına bir hal gelirse…

O’nu canları pahasına korumak için biat etmişlerdi. Eğer O’na bir şey olduysa bunun hesabını Allah’a nasıl verirlerdi?

Hayatlarının ışığıydı O. O’nu kaybettikten sonra hayatın ne anlamı vardı…

Değil mi ki Hayattasın!

İçi yanıyordu Sümeyra’nın… Rasulullah’ı bir daha görememe ihtimali yüreğini kavuruyordu.

“Merak etme, Sümeyra! Resulullah hayattadır!”

Sümeyra radıyallahu anha “Beni yanına götürün” diye yalvardı. Efendimizin yanına kadar gittiğinde tarihe geçecek sözler döküldü, yanık dudaklarının arasından:

“Bundan sonra bütün musibetler bana pire ısırması gibi hafif gelir Ya Resulallah!
Gök şak şak olup yarılsa ve başıma dökülse, yer parçalanıp beni yutsa,
Evladım ve babam ölse gam yemem, değil mi ki Sen hayattasın!”( Buhari, I/458; İbn Hişam, Siyre, c.3, s.105.)

Bu sözler, tarihin eşini benzerini kaydetmediği samimi bir sevdanın terennümüdür.

En yakınlarını kaybettiği halde, değil intikam çığlıkları atmak veya yırtınmak; en ufak bir şikayette bulunmamak… Sitem edip Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi üzmek şöyle dursun, bilakis teselli etmek…

Sevginin hakikisine yanmıştır; Hz. Sümeyra…

Mecazi sevgileri hakiki sevgiye kurban verme sırrına ermiştir bu sayede…

“En Sevdiği”nin yoluna bütün sevdiklerini feda etmeyi kendisine şeref bilmiş ve böylece adını en değerli adların yanına yazdırmıştır.


Sayı : 11
Büyük Kapak