Naatlerle Mevlit Kandili

Sayı : 58 / Aralık 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

1928’in Ağustosuydu.

Bir Mevlid Kandili’nde Mısır’da bir nevi sürgün hayatı yaşayan Mehmed Âkif;

On dört asır evvel yine bir böyle geceydi.

diyerek başladı söze.

Peygamber Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in mübârek mevlidini, kutlu doğumunu anlatmak istiyordu.

Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!

Siyer kitaplarımızda Peygamberimiz’in doğumundan önce meydana gelen müthiş hâdiselerden bahsedilir. Kisrâ’nın saraylarının burçları yıkılmış, zulüm gölü Sâve kurumuş, Semâve taşmış, Papa korkunç bir rüya görmüş, şeytan müthiş bir çığlık atmıştı.

Efendimiz’i anlatan naatlarda veya O Nûr’un doğumunu anlatan mevlidlerde de zikredilir bu fevkalâde hâdiseler... Fakat Âkif öyle demedi:

Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!


Niçin bekleşmekte olduklarını biraz sonra söyleyecekti. Fakat arada, O beklenen zuhurun, beklemedikleri bir yerden doğduğunu ifade etti:

Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî'î:
Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;


Aslında Hicaz, Hazret-i İbrahim’in teslimiyetiyle, Hazret-i İsmail’in tevekkülüne ecir olarak inen ilâhî kurbanın kanıyla, Hazret-i Hacer’in sa’y ü gayretine mukabil olarak bahşedilen Zemzem’le sulanmış bir mânevî vaha idi. Ama ikinci sebep olarak zikredilecek câhiliyye sebebiyle, bunların hepsi gölgelenmişti.

Zemzem kuyusuna taş dolduranlar, Hazret-i İbrahim’in Kâbesine de put doldurmuşlardı. Hazret-i İsmail’in çocukları birbirleriyle didişmekten, Nemrud’u, Firavun’u unutmuşlardı. Hazret-i Hacer’in kızları, diri diri gömülmeye götürülen ciğerpareleri için koşturacak bir vadi bile bulamıyorlardı. Âkif’in lisanıyla;

Bir kere de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.


Âkif, dertliydi. İki kez “Bugün”e atıfta bulunuyordu dertli mısralarında. O gün doğan nûru göremeyen gözler, bu gün de karanlıktan çıkaracak Sirâc’ı göremiyordu. Dün olduğu gibi yine tefrika derdiyle muzdaripti sîneler. Gözlere, idraklere vuruyordu bu ızdırap...

Ümitsizliği yenmek istiyordu Âkif... Aynı coğrafyada yani Mısır’da yaşayıp neredeyse naat denilince akla gelen Kasîde-i Bürde’sini yazan İmam Bûsîrî de, bin bir alâmete rağmen O’nu göremeyenleri;

“Kör ve sağır kâfirler görmedi, duyamadı,
Korku şimşeklerini, beşâret ilânını!”
diye ifade edecekti.

“Bir Nefhada Kurtardı İnsanlığı O Ma'sum,”

Âkif, hisli ve içli bir iç âlemine sahip olduğu hâlde, kalemini hep içtimâî meselelere hasretmişti. Naat’ı da bundan nasibini almaktaydı. Kâinât’ın Fahrini, risâlet vazifesini hulâsa ettiği mısralarda,

• Kayser ve Kisrâ gibi süper güçleri devirmek,

• Âcizleri diriltmek,

• Zulmü kahretmek,

• Adâleti tevzi etmek maddelerinin altını çizdi:

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma'sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer'-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyyet...
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.


Âkif’in hüzün dolu ilk Mevlid Kandili değildi bu. Birinci Dünya Savaşının göbeğinde yaşanan (1914 Mayıs) bir Mevlid kandilinde de şöyle demişti:

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu!
Çiğnendi harîm-i pâki şer'in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâreebkem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i mâsûm,
İslâm'ı bırakma böyle bîkes,
İslâm'ı bırakma böyle mazlûm.


Birliğin Şartı: Resul’e Mutabaat

Cenâb-ı Hakk’ın bazı nimetlere koyduğu şartlar vardı. Nasıl meyve için toprak, su, güneş, tohum… gibi şartlar lâzımsa, zafer için de birlik ve beraberlik için de Allah ve Rasûlü’ne mutabaat lâzımdı. Müslümanlar bu formülü bozmadıkları için asırlarca zaferden zafere koştular.

Hindistan’dan yola çıkan bir mü’min tâ İspanya’ya yani Endülüs’e kadar İslâm beldelerinde huzur ve emniyet içinde yol alabilirdi.

Derler ki bir gün Harun Reşîd, sarayının balkonundan bakarken bir bulutun, uzaklaştığını görmüş. Gülerek demiş ki:

“Git bakalım nasıl olsa, vesile olduğun mahsul bana gelecek!”

Yine derler ki tefrikayı bitirip İslâm âlemine son vahdet bağlarını tesis eden Yavuz dünya haritasını hafife almış etmiş;

“Bir sultan için çok fakat iki sultan için de az!” demiş.

O formülün bozulmadığı devirlerde naatler de başka bir ihtişamlıydı.

Fuzûlî’ye göre;

Fırat ve Dicle O Peygamber’in ayaklarına kapanmak için güneye doğru akmaktaydı.

O devirde Fırat ve Nil arasına göz dikmek ve kolayca elde edebilmek için iç savaşlarla boşaltmak, çıfıtın ne haddineydi?

Zekâyî şöyle diyordu:

Livâ-yı nusretin “innâfetahnâ” ile feth oldu,
Zamân-ı haşre dek dâim muzaffer yâ Rasûlallâh!..


Mukaddes emânetler arasındaki Allah Rasûlü’nün muzaffer sancağı bu sebeple fetihlere götürülürdü.

Şirk çirkinde boyanmışken bu hâk,
Kılıcı suyundan onun oldu pâk!..


Şirk çamuruyla kirlenen toprak, O’nun muzaffer kılıcının suyuyla temizlenmişti.

Şeyh Gālib de, ihtişamlı bir devir değilse de, müslümanların vakur hilâfet merkezinde yazmıştı şu naatini:

Sultân-ı Rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim
Bîçarelere devlet-i sermedsin Efendim
Dîvân-ı İlâhî’de ser-âmedsin Efendim
Menşûr-i “Le-amruk”lemüeyyedsin Efendim.

Sen Ahmed u Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Hak’tan bize Sultân-ı müeyyedsin Efendim

Hutben okunur minber-i iklîm-i bekāda
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda
Gülbang-ı kudûmun çekilir Arş-ı Hudâ’da
Esmâ-ı Şerîf’in anılır arz u semâda.

Sen Ahmed u Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Hak’tan bize Sultân-ı müeyyedsin Efendim


Mü’minler bir zaman böyle kuvvetli iken, başlarına neler geldi neler!..

Şimdi Harun’un saraylarının yerinde harabeler var.

Âkif’in öz yurdunda parya hissettiği için vatan bilip sığındığı Mısır da bugün idealist müslümanlar için bir açık hava hapishanesi neredeyse...

Suriye yıllardır bir yazarın ifadesiyle, bir paylaşma değil, bir yok etme savaşına maruz...

Öyle bir vaziyet ki, âdeta bir kuzuya, üç-dört kurt saldırıyorlar. Fakat hiçbiri öldürmüyor. Bir o ısırıyor, çekiştiriyor, bir diğeri... Süründürüyorlar fakat öldürmüyorlar.

İnsanın, ne olacaksa olsa da şu savaş bitse diye temenni edesi geliyor. Fakat düşmanları müslümanlardan âdeta 14 asrın intikamını alıyorlar.

Rasûlullah’ın Hatırı İçin Uyan

İşte böyle bir atmosferde, kuvvetimiz tükenince naatlar da devrandan Allah Rasûlü’ne şikâyetnameye dönüştü. Ârif Nihat’ın dediği gibi:

Şu gördüğün duvarlar ki Kimi, Taif'tir, kimi Hayber'dir..

Fethedemedik yâ Muhammed,

Senelerdir!

“Gel de gör şu perişan hâlimizi!” denmeye başlandı.

Hâlbuki, biz O’na gitmeliydik. Çünkü O gitmemişti ki, Kitap ve sünnete sarıldıkça o bizimleydi. Sapmazsınız, yolumdan uzaklaşmazsınız diye teminat vermişti. O gitmemişti, biz O’ndan uzaklaşmıştık.

Önce O’nun bıraktığı dinamizmden koptuk:

Çokları O’nun dünyaya “bir ağacın altında dinlenen yolcu gibi” bakışını, dünyayı mamur etmekten kaçınma, sadece ibâdet ü tâat ile meşgul olma telkini zannettiler. Hâlbuki bu, “Esas hayatı âhiret” bilme şuuruyla, dünyada dünyaya yönelik endişelerle hiç vakit kaybetmeden, hep ukbaya çalışmak demekti. O’nu doğru okuyanlar, dünyada hiç yan gelip yatmadılar. Kıt’adan kıt’aya koştular, koşturdular.

At sırtından inip, Sâdâbad kayıklarına binince başladı O’ndan uzaklaşmamız.

Sonra atı alanın Üsküdar’ı geçtiğini, batının yeni kanyonlara binip yeni dünyalara, yeni ufuklara açıldığını görünce, bu sefer de probleme yanlış teşhis koyarak O’ndan uzaklaştık.

Geri kalışımızı tembelliğimize vereceğimize, hâlâ O’na olan yakınlığımıza fatura ettik. Bu sefer O’ndan kalan ne varsa O’nlardan uzaklaşmaya başladık. Asıl yıkım da ondan sonra başladı.

Dindar şairlerimiz ise yine bizi yücelten kadîm ikrarımıza çağırdı ümmeti:

Uyan ey âlem-i İslâm uyan Allah için olsun!
Gözet nâmus-ı Kur’ân’ı, Rasûlullah için olsun!


“Ey İslâm âlemi, hiç değilse Allah için, Rasûlullah hatırı için uyan, silkin de, Kur’ân’ına sahip çık!”

Sadece şiirler yazmakla yetinmenin, yalnız gıpta etmenin yetersiz olduğunu haykırarak, O’nun vasıflarına bürünmeye çağırdılar:

Bedir şecâatine, Uhud metânetine,
Hendek firasetine, Hayber dirâyetine,
Gönülleri fetheden sonsuz hidâyetine,
Nişane olamadık; yalnız gıpta eyledik! (Seyrî)


O’nun gitmediğini, biz O’na yaklaştıkça yine “bir nefhada” insanlığa insanlığı öğretebileceğimizi söylediler:

Geldin yücelerden bize ey Rahmet-i Rahman,
İnsanlığa insanlığı bildirmeye geldin...
Fetretle bunalmış ve cehâletleperîşan
Dünyânın ağır derdini dindirmeye geldin...

Kalmıştı karanlıkta cihan, cerbezelerle...
Dünyâyaziyâ verdin o nur mûcizelerle...
Kur’ân ile Sünnet ile hak mev‘izelerle...
En kutlu aziz mesleği sürdürmeye geldin...


Yine bir şâirin duâsıyla bitirelim:,

Mihr ü mehdevr eyledikçe âlemi, Hak, ümmetin
Eyleye a’dâyamansûr u muzaffer rûz u şeb!..


“Ay ve güneş âlemi dolaştıkça, Cenâb-ı Hak, Sen’in ümmetini, düşmanlara karşı gece-gündüz galip ve muzaffer eylesin!.”


Sayı : 58
Büyük Kapak