Nasibine Razı Olan Mutlu Olur!

Sayı : 45 / Kasım 2015, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinden sonraki nesillere kolayca aktarılması için önemli bilgileri bazen ashabına maddeler halinde sayarak verirdi. Böyle mühim bir bilgi vereceği zaman da ashabının dikkatini çekmek için bir soru sorardı.

Ebu Hureyre radıyallahu anhu, Peygamberimizden bu şekilde öğrendiği bilgileri şöyle anlatıyor: “Bir gün, Resulullah aleyhissalatu vesselam ashabına: ‘Şu kelimeleri kim benden alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?’ Buyurdular.

Ben hemen atılıp: ‘Ben! Ey Allah'ın Resulü!’ dedim. Aleyhisselatu vesselam elimden tuttu ve beş şey saydı:

1- Haramlardan sakın, Allah’ın en abid kulu ol!

2- Allah’ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol!

3- Komşuna ihsanda bulun, mü’min ol.

4- Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol!

5- Fazla gülme. Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.” (Tirmizi, Zühd 2)

Peygamber efendimizin saydığı bu hususlara dikkat edersek bunların, dünya ve ahirette saadetin anahtarı olan olgun ahlak ve karakterin temel esasları olduğunu görürüz. Çünkü bu beş esas kişinin kendini yetiştirmesinde, kemale ermesinde çok önemli olan yüksek davranışların çekirdeğini oluşturuyor. Bunlar arasında bilhassa ele almak istediğimiz husus ise, “Allah'ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol!” maddesidir.

İnsan bütün güzelliklerin kendisinde olmasını isteyecek bir ruh haline sahiptir. Dünyada hiçbir insan yoktur ki, herhangi bir nimetin, başarının, üstün özelliğin kendisinde olmasını istemesin. Elbette kendi nefsi için her şeyin en iyisini istemesi insanın başkalarının nasibine gereksiz yere ilgi ve merak duymasına sebep olur. Hâlbuki başkalarının nasibi onu hiç ilgilendirmez. Sonuçta o nasibi, o kişiye veren Allah’tır.

Allah-u Zülcelâl kullarının nasiplerini kendi ezeli ilmi ve takdiriyle dilediği gibi dağıtır. Bazı kullarına beden güzelliği, beğenilmek gibi hususlarda fazla nasip takdir eder, bazılarına zekâ ve yetenek gibi hususlarda fazla nasip verir. Kimisine maddi imkânlar takdir eder, kimisine kendisini destekleyen iyi bir aile verir. Bazı kullarına birçok hususta genişlik verirken bazılarına birçok konuda darlık ve engellemeler takdir eder.

Esasen bu takdir sebebiyle sıkıntı duymak kulluğun edebine yakışmaz. Çünkü kul olduğunu kabul eden insan bilir ki, Rabbinin onun hakkında seçtiği şeylere razı olmak onun boynunun borcudur. Mademki Rabbi böyle dilemiştir, bunun hikmetini anlamaya çalışmalı ve Rabbinin onun üzerindeki terbiyesine teslim olmalıdır.

Cenabı Hak her kulunu farklı imtihanlarla dener. Bu Rabbimizin kulları üzerindeki sorgulanamaz hakkıdır. “Niçin onu nimetle imtihan ettin de beni yoklukla imtihan ettin?” diyemeyiz. Aksine “O kendi imtihanından sorumlu, ben kendi imtihanımdan sorumluyum. Önemli olan bu imtihanın sonunda yüzü ak çıkmaktır,” demeliyiz.

İnsan nefsi, yaratılış bakımından hep kendi elindeki nimetleri azımsayıp başkasının elindeki nimetlere imrenmeye eğilimli yaratılmış. Bu sebeple Peygamber efendimiz şükretmeye yardımcı olması bakımından şu ahlakı tavsiye etmiş:
“Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde (dini yükümlülüklerini yerine getirmede) de kendisinden üstün olana bakan (ve buna göre davranan) kimseyi Allah Teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendisinden üstününe, dinde de kendisinden düşüğüne bakanları, Allah Teâlâ ne sabredenlerden, ne de şükredenlerden yazar.” (Tirmizî, Kıyame, 58)

İşte hakiki bir Müslümana yakışan tavır bu olmalı. Üzerimizdeki nimetlere şükretmek için Allah'tan yardım istemeliyiz. Muâz ibni Cebel’in rivayet ettiğine göre Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gün onun elinden tutmuş, namazlardan sonra şu duayı okumasını tavsiye etmiştir:

“Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana lâyık ibadet etmek için bana yardım eyle!” (Ebû Dâvûd, Vitir 26)

İsyan Mutsuzluk Sebebidir

Zaten nasibine razı olmamak ve kendi payındaki eksiklikten dolayı kendini kötü hissetmek hiçbir şeyi değiştirmeyecek aksine kişinin derdini ikiye katlayacaktır. Çünkü hissettiği sıkıntı o kişiyi karmakarışık duygulara sürükler ve elindeki diğer nimet ve fırsatları görmesini engelleyerek onları değerlendirmekten alıkoyar. Bu sebeple kendi nasibine razı olmamak kişinin nasibini de kaybetmesine veya boşa harcamasına sebep olarak durumunu daha da kötüleştirir.

Hâlbuki insan nasibine razı olursa, elinde olmayanlara değil olanlara bakar ve onlardaki fırsatı görürse durumunu düzeltmesi mümkündür. Allah-u Teâlâ: “Şükredenlere nimet ve mükâfatları artıracağını…”(İbrahim,7) haber veriyor.

Şükretmek, elindeki nimetler sebebiyle pozitif duygulara sahip olmayı sağlayarak insanın onlarla dünyası ve ahireti için en güzel sonuçlar elde etmesini sağlar. Mesela maddi gücü olmayan ama sağlığı yerinde olan bir insan, “Çok şükür sağlığım yerinde,” der, elinden geldiği kadar çalışıp çabalar, maddî sıkıntısından da kurtulur.

Bunun aksine, kişi kendi durumu kabullenemez, hep başkalarına bakarak mukayese yapar ve “Neden bazı kişiler bol bol harcama yapabiliyorken ben yapamıyorum? Ben de onlar gibi harcamak istiyorum!” diye şartlarını zorlar, aile bütçesinde sıkıntıya sebep olur, belki de borca girer. Bu gidişatın sonunda ise elindeki mevcut aile huzurunu da kaybeder.

Bizler, hiçbir şeye sahip olmadığımızı zannederken bile birçok nimete sahibiz. Eğer üzerimizdeki, sıhhat, boş vakit, gençlik gibi pek de düşünmediğimiz nimetleri, yapabileceğimiz zikir ve ibadetlerle değerlendirirsek Allah-u Zülcelâl başka nimetler de verecektir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de buna işaretle, “Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir.” (Şura, 23) buyuruluyor.

Günümüzde psikologlar, “mutluluk ve başarı için pozitif düşünmenin çok önemli olduğuna” dikkat çekiyorlar. Hayatta üstün başarı göstermiş birçok kişinin hayat hikâyesine baktığımızda, aslında onların da hayatlarının çok kolay olmadığını, desteklendikleri için değil ciddi engellemelerle karşılaştıkları halde, olumsuzluklara odaklanmak yerine kendi içlerindeki gücü harekete geçirdikleri için başarılı olduklarını görebiliyoruz. Başarılı insanlarla kendini koyuvermiş, hayata kahretmiş insanları ayıran en önemli fark da budur. Her ikisi de hayata benzer şartlarda başlamış olsa da, biri, sorunları çözmek için Allah'ın ona lütfettiği iç dinamiklerini harekete geçirmiş, diğeri ise olumsuz iç konuşmalarla, sürekli kendine acıyarak ve halinden şikâyet ederek kendi kendisini çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir.

Allah'ın takdirine olumsuz bir gözle bakan, kendisine haksızlık edilmiş gibi düşünen insan hayatla kavga içindedir. Yaşadıklarına karşı negatif duygularla baktığı için sonuçları da doğru şekilde değerlendiremez.

Hâlbuki bir insan kendi nasibine razı olur, elindeki o imkânlarla yapabildiği kadar iyi ve güzel şeyler yaparsa o Allah'a en güzel şekilde şükretmiş olur. Çünkü hakiki şükür, Allah'ın verdiği nimetlerin kıymetini bilip, onları Allah'ın rızasına uygun kullanmaktır.

Bişr-i Hâfî Hazretleri şükrü şöyle izah etmiştir: “Âzâları içinde yalnız dili ile şükreden kimsenin şükrü az olur. Çünkü gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman onu almak, şer görürse onu örtmektir. Kulağın şükrü, bir hayır işittiği zaman onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır. Ellerin şükrü, onlarla hakkı olandan başkasını tutmamaktır. Mîdenin şükrü, helâl ile gıdâlanmak, (akıl ve kalbin şükrü) ilim ve hilm ile dolu olmak; ayakların şükrü de, iyilikten başkasına gitmemektir. Kim böyle yaparsa hakîkaten şükredenlerden olur.”

Şükretmek İyimserlik Kaynağıdır

Olumlu düşünmek, hayata iyimser yaklaşmayı, olaylar karşısında dayanıklılığını kaybetmemeyi sağlar. Nasibine razı olmak kişinin hayatı olgunlukla karşılamasına, aşırılıklardan kaçınmasına yardım eder. Sonuçta elde ettiği netice ne olursa olsun o elinden geleni yaptığı için sevap umacaktır. Sonuç iyi olursa da fazla şımarmayacak, istediği gibi olmasa da hayal kırıklığına uğramayacaktır. “Nasip böyleymiş, ben üzerime düşeni yaptım, sonuç böyle oldu,” diyecektir. Bir dahaki sefere tecrübe kazanmış bir kişi olarak başka bir yöntem denemeye devam edecektir.

Bu güzel özelliği kazanmanın çaresi de nasibine razı olmaktır. Her insan, bilhassa kadınlar, nasiplerine razı olursa iki dünya huzuru ve mutluluğunu elde etmiş olurlar.

Ne yazık ki, duygusal yapı sebebiyle kadınlar daha fazla negatif duyguların tesirine kapılıp ellerinde olmayan şeylere odaklanma eğilimindedirler. Aslında kadınların ellerinde olmayan şeyler için endişe çekmesine gerek yoktur.

Biraz düşünürsek kadınların üzerinde geçimi sağlamak, askerlik yapmak, toplumu yönetmek ve ıslah etmek gibi ağır sorumluluklar yoktur. Allah-u Zülcelâl kadınlara, güçleri yetmeyecek ağır yük yüklememiştir. Kadınlar farz ibadetlerini yaptıktan sonra nasiplerine razı olup, evlerinde oturarak kendilerini kötülüklerden muhafaza etmekle bile cennete girebilirler.

Hatta eğer bir kadın kocasının getirdiği nafakaya razı olarak onun İslami hizmetler yapmasına destek olursa bu yolda kazandığı sevaplara hissedar olur.

Ashabı kiram Peygamberimizin yanında toplanmışken hanım sahabelerden Hz. Esma binti Yezid huzuruna çıkarak şöyle bir sual sordu:

“Ya Resulullah! Anam babam sana feda olsun. Ben Müslüman kadınlarını temsilen huzurunuza geldim. Hak Teâlâ sizi erkek ve kadınlara peygamber olarak göndermiştir. Biz artık sizin yolundayız, size inandık, iman ettik... Biz kadınlar evimizin dört duvarı arasındayız, dışarı çok az çıkabiliyoruz. Erkekler ise, Cuma namazı, cenaze namazı, bayram namazı kılarlar. En büyük ibadet olan cihat ederler. Biz ise bunlardan mahrumuz. Biz hep evde çocuklarımızla meşgul olur, kocalarımızın elbiselerini dikeriz, yemek yapar, evin temizliği ile uğraşır onların rahat etmesi için elimizden geleni yapmaya çalışırız. Kocalarımızın yaptığı ibadetten bize de bir hisse var mı? Yoksa biz onların kazandıkları sevaptan mahrum mu oluyoruz?” dedi.

Peygamber Efendimiz orada bulunan ashaba dönerek: “Siz bu zamana kadar din hususunda bir kadının böyle güzel konuştuğunu duydunuz mu?” diye sordular. Ashabı kiram: “Ya Resulullah, bizim aklımızdan bile geçmiyordu ki bir kadın gelsin de böyle güzel şeylerden sual etsin,” dediler.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Esma’ ya dönerek:“Ey Esma! Dinle ve temsilci olarak geldiğin kadınlara da anlat! Eğer bir kadın, kocasıyla iyi geçinir ve onun rızasını kazanırsa, bu saydığın faziletli amellerin hepsinde aynı sevabı elde eder.” (İbn ül Esir; Üsdü’l-Ğâbe)

Bu ve benzeri birçok hadis-i şeriften de anlıyoruz ki, aslında kadınlar için cenneti kazanmak kolaydır. Şu dünya hayatı geçicidir. Eğer fani olan hayatı ebedi hayat için feda ediverip, Allah'ın nasibine razı oluverirsek cennete girmemize engel kalmayacaktır.

Malum, bir kul hayırlı bir amelin işlenmesine vesile olunca, o ameli yapanın kazandığı sevaptan hiçbir şey eksilmeksiniz ona vesile olan kişiye de sevap yazılır. Eğer şükrümüzle, kanaatkârlığımızla, daha fazla hayır hasenat yapılmasına vesile olursak sevabı bize de gelecektir.


Sayı : 45
Büyük Kapak