Nasıl Görünüyorum?

Sayı : 15 / Mayıs 2013, Konu Başlığı : Goncagül

Sakin bir Pazar kahvaltısı… Ve ardından ev halkı evin bir tarafına dağılmış.

Hafta sonu rehaveti içindeyiz hepimiz. Babamız gazete okuyor, oğlum “gırrr, ğınnn” gibi sesler çıkararak oyuncak arabalarını yarıştırıyor. Kızım Ayşenur ise ortalıkta görünmediğine göre odasına çekilmiş.

Aslında ayrı bir odası yok, misafir gelmediği zamanlarda salonumuz onun odası vazifesini görüyor. Bilhassa babası ile kardeşi oturma odasındayken.

Kızlar bu yaşlarda bazen tenha bir köşeye çekilip yalnız kalmayı seviyorlar. Normalde çok içe kapanık kişilikte olmasalar bile zaman zaman iç âlemlerinde kendi kendileriyle konuşmaya ihtiyaç duyuyorlar. Herhalde düşüncelere dalıyorlar, hayaller kuruyorlar…

Biz de öyle değil miydik? Ergenlik çağında böyle oluyor genellikle…

Mutfakta işim bittiği için salona, onun yanına gidiyorum. Bu kadar yalnız kalmak yetmiştir, diye düşünüyorum. Yanına girmemle birlikte uzandığı kanepeden doğruluyor. Yanına oturuyorum, başını omzuma yaslıyor. Anlaşılan sevgiye ihtiyacı var. Bunu göstermesi hoşuma gidiyor. Cesaretlendirmek için yanağını okşuyorum, hatta gıdıklıyorum, gülüşüyoruz.

- Anne, diyor. Bu ses tonu, zor bir soru soracağını gösteriyor.

- Hı? Diyorum ve tahmin ettiğim gibi, soru geliyor:

- Ben küçükken güzel miydim?

- Tabi ki güzeldin, diyorum ama biliyorum cevabım tatmin etmeyecek. Öyle de oluyor:

- Yani senin gözünle değil, gerçekten güzel bir kız mıydım?

Bu soruya binlerce türlü cevap verebilirsiniz ama bu yaştaki kızları ikna etmeye hiçbiri yetmez. Bu yüzden yerimden kalkarak,

- Haydi gel albümlere bakalım, kendi gözünle gör, diyorum.

Albümlere bakmak, sandıktan eski kıyafetleri, çeyizleri çıkarmak gibi şeyler, bizim anne kız etkinliklerimizden birkaçı… Böyle şeyler bizi birbirimize yaklaştırıyor. Hatıraları canlandırıyor, duygularımızı paylaşmak için vesile oluyor.

Yine öyle oluyor. Küçüklüğüne dair bir sürü hatırayı kim bilir kaçıncı kez anlatıyorum, hiç sıkılmıyor. Artık neredeyse benden daha iyi bildiği halde, tekrar anlatayım diye soruyor. Sevgiyi hissetmeye o kadar ihtiyacı var ki…

Bir ara, kısa bir sessizlikten sonra, yine o meşhur ses tonuyla;

- Anne, diyor. Evet, işte asıl soru şimdi geliyor:

- Ben küçükken daha sevimliydim değil mi? Şuna baksana! Bu fotoğrafımda ne kadar güzelim. Yüzüm yuvarlak, burnum fındık kadar. Şimdi yüzüm uzadı, burnumun şekli değişti. Keşke hiç büyümeseymişim…

Uzun uzun anlatıyorum, ergenlik çağına girerken hızlı bir gelişme gösterdiğini, bedeninde ve simasında değişim olduğunu… Ama asıl görünüşüne henüz kavuşmadığını, geçiş döneminde olduğunu…

Sözlerim onu ne kadar ikna ediyor bilmiyorum. Vitrinimizin kapağındaki aynanın karşısına dikilmiş kendisine bakıyor. Görünüşünden bir türlü memnun olamıyor. Karnını içine çekiyor, yüzünü şekilden şekle sokuyor, bir türlü kendini beğenemiyor.

Üzülüyorum. Ahir zamanda kadın ve kızlarımız tuhaf bir toplum baskısının mağduru… Toplum ve medya elbirliği içinde, kızlarımızın üstüne öyle bir hegemonya kuruyorlar ki birçoğu kendini “İyi bir görüntü verme” mecburiyetinde hissediyor. Hani bir dizi oyuncusunun deyimiyle “Görüntü kirliliği oluşturmaktan” korkuyor.

Sanki kadınlar insan değil, sırf bakanlara güzel bir manzara oluşturmak zorunda olan eşyalar… Kaç kilo ağırlığında ve kaça kaç ebadında olacağınıza, kaşlarınızın en fazla ne kadar kalın olabileceğine, burnunuzun azami büyüklüğüne, hep birileri karar veriyor. Ya bu ölçülere uyacaksınız veya standartlara uymadığınız için aşağılık duygusu hissedeceksiniz.

Hissetmiyor muyuz? Sokaklara bakın, her yüz kadından altmış- yetmişinin saçı daha açık renge boyanmış. Sadece kişisel zevk diyebilir miyiz buna? Pekala, “açık renk saçlı Avrupaî kadın daha güzeldir” mantığının dayatması…

Nerede okuduğumu şimdi hatırlamıyorum, bu uzun boylu binalar var ya, hani gökdelen diyorlar, onlarda çalışan elemanların boyu 1.70 den kısa olmuyormuş. Demek mezüreyle ölçerek işe alıyorlar.

Kimi beğenmiyorlar? Yaratılanı mı yoksa böyle çeşit çeşit, renk renk, farklı özelliklerde Yaratanı mı?

Yaratılanları tasnif edip kalite kalite ayırma hakkını kendilerinde görenler, kendilerine hiç bakmıyorlar mı? Onlar da bir yaratılmış, onlar da bir eser değil mi? Yoksa onlar kendi kendilerini mi yarattılar?

Genellikle kadınlardan söz ediyoruz ama erkekler de aynı zihniyetten etkileniyorlar ve onlar da her geçen gün daha fazla bu anlayışın girdabına çekiliyorlar. Kıyafetleri, saçlarını kestiriş ve biçimlendiriş biçimleri, dökülen saçlarının yerine saç ektirmeleri ve benzeri…

Aslında tesettür bütün bu dayatmalara, bu standardizasyona, bu şekilciliğe, maddiyatçılığa ve –başta kadın olmak üzere- insanı metalaştıran zihniyete karşı bir isyan, bir karşı koyma ve direniş değil mi?

Öyleyse ne oldu bize ki, şu anda tesettür modasından, helal (!) kozmetik ürünlerinden, modaya uygun tesettür tasarımlarını tanıtan kadın dergilerinden bahsediyoruz?

Kızlarımız gözlerinin rengini ortaya çıkaracak eşarp ve şal modelleri, kafalarının cesametini büyük gösteren kabarık bağlama şekilleri, boylarını uzun, endamlarını ince gösterecek kıyafet ve aksesuarlar peşinde. Bunlarla yine aynı standardize edici hegemonyanın esiri olmuş olmuyor muyuz?

Bu tesettür (!) anlayışıyla, dışımızı gözlerden gizleme hakkımızı kullanıp, içimizi -onu her an görüp duran Rabbimize beğendirmek için- her türlü güzelliklerle bezemeyi nasıl başaracağız?

Bedenimizi, kendilerini hiç mi hiç ilgilendirmeyen kişilerin nazarlarından koruyup, rûhumuzu, dönüp kavuşacağı asıl Sahib’i için, ilimle, irfanla, güzel ahlakla ne zaman tezyin edeceğiz?

Ayna karşısında karamsar bir yüz ifadesiyle kendisini inceleyip duran kızımın yanına yaklaşıp, elimi omuzuna koyuyorum:

“Kızım” diyorum “Sen, üzerine vazife olmayanı bırak, üzerine düşeni yapmaya bak. Seni böyle Yaratan, elbette seni beğenecek ve sevecek olan eşini de yaratmıştır. Bunun için endişe etme. Akıllı bir erkek seni ağzın burnun için değil, olgun aklın ve güzel ahlakın için sevecektir. Sen onları geliştir.”

Yüzü gülüyor. Sonra benim ona bir ara anlattığım, gerçek hayat hikâyesine atıfta bulunarak:

“Hani Mehmet Amcanın dediği gibi, ‘Ben senin burnunu değil, hayânı beğendim’ diyen biri çıkar mı diyorsun?” diyor.

“Aynen öyle!” diyorum.

Bahsettiği kişi, bir aile dostumuz… Bize bizzat hanımı anlatmıştı. Hanımını vakfa gidip gelirken gördüğü zaman, o sıralarda genç bir kız olan hanımı, hem yüzünün yarısı örtüyor hem de gözlerine koyu renk camlı gözlük takıyormuş. Bu durumda da sadece burnu görünüyormuş.

Mehmet Bey, aynı vakfa kız kardeşini getirirken onu görmüş ve kardeşine sormuş, “O yüzünü örten kız, evli veya nişanlı mı, diye sorup öğren. Biraz konuş; fikirlerini, ahlakını tanı. Bana uygun mu diye araştır,” demiş. Sonunda uygun olduğuna karar vermiş ve evlenmişler. Evlendikten sonra hanımı sormuş: “Sen benim bu uzun burnumdan başka bir yerimi görmediğin halde beni nasıl beğendin?” Beyi de yukarda bahsettiğim şekilde cevap vermiş.

Kızım bu hikâyeyi ne zaman duysa çok hoşuna gider.

Bazen umutsuzluğa kapılır, “Bu zamanda öyleleri kalmış mıdır?” diye.

“Elbette vardır, sen yeter ki layık olmaya bak. ”Derim.

Aslında kızlarımızın ihtiyacı belli; sevilmek, beğenilmek.

Onları asıl ifsad eden; beğenilmenin yolunun hep dış görünüşten geçtiğini söyleyen biz yetişkinleriz…

Onlara satış yapmak için zaaflarını kullanan mağazalar, tüccarlar…

Gelin seçerken, genç kızları, dış görünüşlerinin en ince teferruatına kadar inceleyip tenkit eden kayınvalideler…

Evleneceği kızda aradığı özellikleri sayarken, fizikî nitelikleri sıralayarak sipariş veren; hafız, âlime bir hanımı bile ebadlarıyla değerlendiren, güya okumuş ama özde cahil damad adayları…

Kısacası kadın ve kızları hep fiziki özellikleriyle tanımlayıp tarif eden bir dil kullanan herkes…

Kızlarımıza kızmadan önce düşünelim, onlardan ne bekliyoruz?

İslam her bakımdan tam yaşanıyor da bir tek tesettür mü kusurlu ifa ediliyor?

Biz İslamî bir toplum oluşturduk mu ki, onun meyvesi olan hayâlı, edebli, dışını değil içini süsleyen bir nesil bekliyoruz?

Bu düzeni onlar kurmadı, biz kurduk. Kabul edelim kızlarımız da bu düzenin mağduru. Onları yetiştiren ve biçimlendiren çevreyi tedavi etmeden onlardan ne bekleyebiliriz ki?

Bununla birlikte onlara güvenmeyi bilmeliyiz. Onlara saçı uzun aklı kısa muamelesi yapmaktan vazgeçip, geleceğin Hatice’si, Aişe’si, Fatıma’sı, Sümeyye’si, Nesibe’si gözüyle görerek eğitim vermekten vaz geçmemeliyiz. Onlara öğretecek, hatırlatacak ve vazifeler verecek olursak, birlikte yeni bir zihniyet inşa etmeyi başarabiliriz. Şimdi bize düşen de bu değil mi?


Sayı : 15
Büyük Kapak