Ne Biriktiriyoruz?

Sayı : 49 / Mart 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Turgut Bey cep telefonuyla hararetli hararetli konuşarak çıkıyordu emlâkçı dükkânından. O sırada kapıya dikilip elindeki hastahâne raporunu göstererek dilenen kadını boştaki eliyle savuşturdu. Kapının önündeki arabasına bindi. Bir yandan telefon görüşmesi sürüyordu:

- Evet evet, o kâğıda yatırın, fondaki pozisyonumu bozmak istemiyorum.

Turgut Bey acele olarak bir emlâk ihalesine yetişmeliydi. Kafasında rakamlar, kurlar, pariteler dans ediyordu. Babasından devraldığı küçük emlâk dükkânına büyük inkişaflar kazandırmıştı.

Bankalarda, yatırım fonlarında, hisse senetlerinde büyük birikimlere ulaşmıştı. Bir yandan emlâke de yatırım yapıyor. Çok yönlü olarak servetini büyütüyordu. Görüşmesi biter bitmez telefonu yeniden çaldı. Ekranda beliren isimden hoşnut olmamıştı. Annesiydi arayan:

- Oğlum Turgut, çok özledim torunlarımı, sizi. Gelmez oldunuz ne zamandır.

- Anne şimdi çok âcil işim var! dedi Turgut Bey. İhaleye katılmazsam büyük bir kayıp olur benim için!

- Oğlum, biriktir biriktir nereye kadar, ne için biriktiriyorsun? İnsan ailesi, kardeşi ile huzur içinde olmadıktan sonra mal-mülk ne ifade eder?

Nasihatten hoşlanmamıştı;

- Ben seni sonra ararım, trafikteyim. deyip kapattı, her zamanki gibi, o “sonra” hiç gelmeyecekti.

Evine yaklaşmıştı.
...

Leylâ Hanım apartman kapısından çıkarken komşusu Hatice Hanım’la karşılaştı:

- Hayrola komşu, sen gelmiyor musun yoksa?

- Çok âcil bir işim çıktı şekerim! Çok özür dilerim, seni de arayacaktım...

- Öyle mi? Neyse.

Leylâ Hanım komşudan sıyrılmıştı. En alt katta oturan teyze ameliyat olmuştu, onu ziyarete gideceklerdi. İşi çıkmıştı ama bu iş âcil sayılır mıydı orası tartışılırdı. Bir ayakkabı ve çanta hastası olan Leylâ Hanım, kampanyaya giren bir mağaza haberi üzerine ziyareti bir başka bahara bırakıp, kendini sokağa atmıştı.

Evi, dolapları lebâlep ayakkabı ve çanta ile doluydu. Hemen her elbisesinin kendine mahsus en az ikişer, üçer çanta ve ayakkabısı olur, ayakkabılar çizme, bot, sandalet gibi çeşitlere de ayrılınca bu koleksiyon iyice bir yekûn tutardı. Aynı ayakkabıya bir mevsimde sıra gelmediği çok olurdu. Ama yine de bu tutkusunu doyuramamıştı.

Şimdi yine ışıltılı mağazaların yoluna düşmüştü. Hem Hatice Hanım’ın çağırdığı hasta ziyaretlerinin de hiç tadı yoktu doğrusu!

Leylâ Hanım, kocasının arabasını gördü.

Turgut Bey ihaleye giderken hanımını da mağazaya bırakacaktı. Kısaca annesinin aradığını söyledi. Yola koyuldular. Ana caddeye inen sokağa girmiş bulundular fakat sokakta bir anormallik vardı. Trafik durmuştu. Arkaya başka arabalar geldiği için geri de çıkamıyordu.

Neydi bu sıkışıklığın sebebi?

Sebebi görünce karı-koca ikisi de yüzlerini buruşturdular, aynı zamanda hayretle gözlerini faltaşı gibi açtılar. Belediye, terk edilmiş bir apartmanın altındaki çöp ev hâline getirilmiş âtıl dükkanı boşaltıyor, fakat biriktirdiği şeylerin çöp arabasına atılmasına hiç de hoş bakmayan, aklî dengesini yitirmiş orta yaşlı kadın bir saniye susmadan bağırdığı gibi sağa sola seğirterek görevlilere saldırıyordu.

Turgut Bey, ihaleyi; Leylâ Hanım, kampanyayı ve de kapalı yolu unutmuşlar, bu kesif kokulu, yüksek velveleli manzarayı seyre dalmışlardı. Zavallı kadıncağızın canhıraş çığlıklarla sahip çıktığı şeyler tamamen çöptü. Kim bilir kaç yılın birikimi bir dünya çöp!

İç içe geçirilmiş rezil poşetler içinde, kırık dökük, hurda değeri bile olmayan bir koca mahallenin çöpü. Yağır hâle gelmiş yastıklar, kırık şişeler, diğer eşi olmayan yırtık, perişan ayakkabılar... İki mobilya bacağı, paslı kırık tava sapı...

İnsan nasıl böyle değersiz şeylerin peşine düşebilir, bunları biriktirebilirdi ki! Fakat bu iğrenç çöpler, hasta kadın için o kadar değerliydi ki; birini alıp bağrına basıyor, sonra diğerine geçiyor, “Atmayın!, Etmeyin!” diye feryat figan ediyordu.

Turgut Beyler hemen hüküm verdiler:

- Allah insanın aklını almasın! Kadının topladığı şeylere bak! Yazık. Delirmiş.

Turgut Bey ile Leylâ Hanım bu iğrenç engelden bir an önce kurtulmak istiyorlardı. Turgut Bey zabıtalara doğru;

- Kardeşim, açsanıza şu yolu, kaldırsanıza şu çöpleri! dedi.

İşte o an, kadın Turgut Beyle göz göze geldi. Ürkütücü bir şekilde adım adım yaklaşırken elindeki eski püskü çantayı kaldırarak, gözünü de Leylâ Hanıma kaydırarak konuştu:

- Bunlara çöp demeyin, bakın şuna, ne güzel değil mi, bakın, bakın!

Leylâ Hanım’ın gözleri gayr-i ihtiyarî perişan çantaya takıldı. Şimdi pür heyecan almaya gittiği, hasta ziyaretini bırakıp koştuğu mağazadakilerden pek de farklı değildi.

Evet, bundan birkaç sene evvel, böyle toza toprağa bulanmadan, derisi bozarıp, tokaları kırılmadan önce, o da güzel, kaliteli bir çanta idi. Fakat şimdi, sadece bir çöp...

Donmuş kalmışlardı. Allah’tan zâbıtalar kadını hemen tuttular, oradan uzaklaştırdılar. Çöpçüler de yollara saçılmış çöpleri alelacele çöp arabasına attılar. Kısa sürede yol açılmıştı. Ama geriye beyinlerde uğuldayan sözler kalmıştı.

Deliler, bu dünyada akıllılara ara sıra mesaj versinler diye yaratılmışlardı.

Turgut Beyler yoldan geçtiler. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Biriktirdiklerinin peşine düştükleri bu günde, bir insanın ne kadar değersiz şeyleri biriktirme sevdasına düşebileceğini ayan beyan görmüşlerdi. Deli kadının, bütün ciddiyeti içinde kendini savunan hâli, gözlerinin önüne geliyor,

“Acaba?” sorusu zihinlerini kurcalıyordu:

“Acaba biz de hakikatte değersiz şeyleri mi biriktiriyoruz?”


Sayı : 49
Büyük Kapak