Nefse Karşı Büyük Cihad

Sayı : 64 / Haziran 2017, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Peygamberi Zişan Efendimiz, Mekke’nin fethinden sonra “Artık maksat hasıl oldu,” deyip cihadı bırakmadı. Aksine çok daha zorlu seferlere çıktı. Bunlardan en zorlusu, Rabbimizin “zorluk seferi,” diye zikrettiği Tebuk seferiydi. Gerçekten de bu sefer her bakımdan çok büyük zorluklarla doluydu. Yol uzundu, mevsim sıcaktı, düşman korkutucuydu.

Bu yolculuk boyunca azıklarının tükendiği zamanlar oldu. Kızgın çöl güneşinin altında susuzluk çektikleri zamanlar oldu. Ama bu zorluklara sabretmenin bereketine de nail oldular. Gerçi düşmanla mukatele olmamıştı ama Müslümanlar siyasi varlıklarını ispatlamışlar, birçok kabileyle anlaşmalar yapmışlardı.

Sefer dönüşünde bu zorlu yolculuğa katılan ashab-ı kiram yaz sıcağında gidip dönülen binlerce kilometre yolun izlerini üzerlerinde taşıyorlardı. Açlıktan, yorgunluktan neredeyse bir deri bir kemik kalmışlardı. Sıcağın ve çöl rüzgârlarının tersiyle simaları bile değişmiş, tanınmaz hale gelmişlerdi. Fakat Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bu sefer hakkında şöyle söylüyordu:

“Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.”

Ashab-ı kiram şaşırmıştı. Böyle zorlu bir seferden daha büyük cihad olur muydu ki? Ama Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem:

“Evet, küçük cihaddan büyük cihada gidiyoruz. O nefisle cihaddır.” (Suyuti, II, 73) buyuruyordu.

Cihad, Arapçada, üstün bir çaba göstermek, gayret etmek demektir. Cihadın çeşitleri vardır. Düşmana karşı silahla yapılan mücadele elbette küçümsenecek bir amel değildir. İnsanın rahatını bozması, evinden, eşinden, çocuk çocuğundan ayrılması, her türlü tehlikeyi ve hatta öldürülmeyi göze alması hiç de kolay değildir.

Kur'an-ı Kerim’de düşmanla savaşmanın sevabını anlatan birçok ayet vardır. Bir kısım alimler bu hadis-i şerifin izahında, nefisle cihad etmeden zaten düşmanla cihadın zorluklarına sabredilemeyeceğine dikkat çekmişlerdir.

Belki bir başka izahı da şudur: insan kendini bir gayeye adayıp o uğurda nefsini feda edince nefsin sultası kırılır, insan kulluk vazifelerini daha samimi bir şekilde yapar. Ama rahat hayata geçince nefis palazlanıp ayak diremeye başlar. O vakit nefse günlük ibadet ve evradını yaptırmak bile zor gelir. İşte böyle sulh ve rahat zamanlarında nefsi zevklerden alıkoymak ve hoşuna gitmeyen salih amellere razı etmek de büyük bir cihaddır.

Zaten cihadın asıl manası da Allah'ın dininin hakim olması için her türlü çabayı göstermek, bunun önündeki engelleri bertaraf etmek ve bu yolda sıkıntıları göğüslemektir.

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme henüz silahlı cihad için izin verilmemişken tebliğ yoluyla cihad etmesi emredilmişti:

“Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara karşı Kur’an’la büyük bir cihad ver.” (Furkan, 52)

Bitmeyen Cihad

Bir müslümanın gerek kafirlere karşı yaptığı tebliğ, gerekse gafillere karşı yaptığı irşad çalışmalarının hepsi de ilmi cihaddır. Nefsimiz de gafil olduğu için ona karşı sürekli teyakkuz halinde olmak, onun rehavete kapılmasına izin vermemek, onu dalıp gittiği tembellik, oburluk ve zevk düşkünlüğünden alıkoymak için sürekli ihtarlarda bulunmak da kolay bir cihad değildir. Çünkü düşmana karşı olan sefer bir gün olur sona erer. Kişi ya şehit olur, Allah'ın mükafatına kavuşur veya savaş biter, insan evine döner. Ama nefse karşı verilen cihad bitmeyen bir cihaddır.

Çünkü bu sefer düşman içeridedir, insanın kendi vücudunda yerleşmiş olan dürtü ve duygulardır. Onlara karşı sürekli bir mücadele vermek daha kolay bir mücadele değildir. Her şeyden önce daha çok sabır istemektedir, devamlı bir teyakkuz hali gerektirmektedir.

Nitekim günümüz insanı bu imtihanı yaşamakta gibidir. Bizler bugün çok rahat şartlarda yaşıyoruz. Buzdolaplarımız türlü türlü nimetlerle dolu. Yazlık kışlık kıyafetlerimiz gardıroplarımıza sığmıyor. Kışın bir düğmeye basıp ısınıyoruz, yazın bir kumandaya dokunup serinliyoruz. Bunca rahat içinde nefis daha fazlasını istiyor. Yeni nesiller hep eğlensin, keyiflensin; hiç sıkıntıya katlanmasın isteyip en ufak bir zorluğa sabredemiyor.

Halbuki Allah'ın razı olduğu güzel ameller ve yüksek ahlak daima sabır gerektiriyor. İnsanın oburluk ve bencillikten sakınıp, sade yaşamaya ve infak etmeye alışması için sabır gerekiyor. Malayani ve eğlencelerden kaçınıp ilim, ibadet ve zikirle kalbini nurlandırması sabır istiyor. Dünya kazançlarına tamah etmekten sakınıp Allah yolunda hizmetlerle meşgul olmak yine sabır gerektiriyor. Kısacası bütün hayırlar, nefsin hoşuna gitmeyen şeyleri yapmak için sabretmesini icab ettiriyor. Peki bu sabrı nasıl kazandıracağız?

Nefsi hoşuna giden malayani şeylerden alıkoyup zoruna giden hayırlı işlere yönlendirebilmenin adına “nefsi terbiye etmek” diyoruz. Buradaki terbiye kelimesi, bir çocuğu eğitmeye benziyor. Esasen insanın nefsani yönünde çocuklara benzeyen bir yön bulunuyor.

Çocuklar nasıl ki akıl ve tecrübe bakımından olgunlaşmadıkları için değerli şeylerle değersiz şeyleri ayırt edemez. Bu sebeple şekerli, boyalı şekerleri, etli, sebzeli faydalı yemeklerden daha çok severler. Oyunu eğlenceyi okula gitmeye tercih ederler. İnternette vurdulu kırdılı oyunlar oynamayı kitap okumaya tercih ederler. Hoşlandıkları şeylerin hepsi kendilerinin zararınadır. Bunun gibi nefis de hep zararına olan şeylerden hoşlanır. Bu benzerlik sebebiyle nefsin terbiyesi çocuk terbiyesine benzetilmiştir.

İmam Gazali rahmetullahi aleyh çeşitli eserlerinde nefsi terbiye etmek için aynen çocukları terbiye eder gibi, sevdiği şeylerden alıkoyup, sevmediği ama onun için daha faydalı olan şeylere zorlamak gerektiğini söyler.

Tasavvuf büyüklerinin hemen hemen hepsi de aynı görüştedir. Nefis terbiyesi için nefsi lezzetli yemekler yiyip, eğlenceli meşgalelerle zaman geçirmekten alıkoymak, yalnızlığa, az yemeğe, zamanını sürekli tevbe, ibadet, zikir ve dua ile değerlendirmeye alıştırmak gerektiğini bildirirler. Elbette yolun başında bu değişiklik nefse zor gelecektir, hatta isyan edecektir. O isyanı kırmak için nefsi açlıkla yüzleştirmenin büyük faydası vardır.

Nefis aç kalınca bütün gücünün kuvvetinin kendisine ait olmadığını, ona rızık veren Rabbine muhtaç olduğunu görür. Eğer boyun eğerse iftarda nimetlerle sevinir, şükreder. Böylece sahibini tanır ve ona itaat etmeye alışır.

İlk zamanlar istemeye istemeye itaat etse de zamanla ibadetlerin nuru kalbe yerleştikçe maneviyattan zevk almaya başlar. Nasıl ki çocuk ilk zamanlar istemeyerek ders çalışsa da daha sonra yüksek notlar almanın, başarılı olmanın, takdir edilmenin zevkini tadınca bunun oyunla vakit geçirmekten daha iyi olduğunu görür. Aynen bunun gibi nefis de vazifesini yapmanın huzurunu, Allah'ın rızasını kazanmanın mutluluğunu tattıkça boş işlerle zaman geçirmenin o kadar da hoş olmadığını görür. Artık ne zaman vaktini boşa harcasa içten içe suçluluk hissetmeye başlar ve kendini ayıplar. Tasavvufta buna nefs-i levvame yani kendini kınayan, modern tabirle öz eleştiri yapan nefis diyoruz.

Nefis böyle arınıp, temizlendikçe manevi zevkleri hissetme kabiliyeti daha da gelişecektir. İşte o zaman kendisini terbiye edene teslimiyeti artar, huzur ve sükunet bulur. Nihayet nefs-i mutmaine makamına erişir. İşte o zaman hiç itirazsız, severek itaat etmeye başlar. O makama erişinceye kadar mutlaka ham nefsin behimi arzu ve isteklerine karşı mücadele etmek gerekir.

Hiçbir insanın kaçınamayacağı bir gerçek vardır o da ahirette hesaba çekilmektir. İnsan bu dünya hayatında nefsini hesaba çeker ve terbiyesini verirse, ahirette hesabı kolay olur. Çünkü zamanında nefsini dizginlemiş, boyu eğdirmiş ve ahirette fayda verecek salih ameller işlemiştir. Yoksa nefsin kendi hatalarıyla yüzleşmesi, derin bir pişmanlık ile kendini kınaması ahirete kalacaktır. Ne yazık ki o gün bunun faydası olmayacaktır.

Peygamber Efendimiz buna işaretle:

“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Âciz kişi de, nefsini duygularına tâbi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören)’dır.” (Tirmizî, Kıyâmet 25. İbni Mace, Zühd 31) buyuruyor.

Nefisle devamlı bir mücadele içinde olmanın neticesi ebedi saadettir. Rabbimizin müjdesi çok açıktır:

“Nefsini hevadan (tutkulardan) koruyanın varacağı yer cennettir.” (Naziat suresi (79), 40)

Böyle büyük bir mükafat için biraz olsun sıkıntı çekmeye değmez mi?

Nefis, terbiye görmekle biraz boyun eğse de azıcık kuvvete kavuştu mu hemen isyana yeltenir. Bu sebeple nefisle mücadele son nefese kadar bitmeyecek bir cihaddır. Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem kendi ailesinden kişilere şöyle dua etmelerini tembihlemiştir:

“Rabbim, beni göz açıp kapayana kadar, hatta bundan daha az bir süre için bile nefsimin eline bırakma.” (Ebu Davud, Edeb 110, Müsned, V, 42)

İşte bu mücadelede en büyük kozumuz, oruçla nefsin direncini kırmaktır. Bu sebeple oruç, insanı cennete ulaştıran yolda en sağlam ve kestirme geçittir, desek yeridir.

Her yıl Rabbimizin emri ve nasibi müyesser eylemesi sayesinde oruç tutarak nefse karşı büyük bir üstünlük kazanmaya muvaffak oluyoruz. Bu bize Rabbimizin büyük bir lütfudur. Öyleyse bunun kıymetini bilip, Ramazan ayında kazandığımız zaferi daha sonra tekrar gaflete ve malayaniye dönerek heba etmemek de bize düşer.

Allah-u Zülcelâl bizleri her Ramazan’da biraz daha rızasına kavuşan kullarından eylesin. Amin


Sayı : 64
Büyük Kapak