Nefsin Programlama Dili

Sayı : 48 / Şubat 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Dünya-âhiret mukayesesi ve dindarlık muhasebesi yaptığımızda zihnimizdeki şablon şu olur:

Dünya geçici, âhiret kalıcıdır. Dünyanın zevkleri de sıkıntıları da fâni, âhiretin nihâî mükâfat ve cezaları ise bâkîdir. Hiç insan fâni olan ile, bâkî olanı değişir mi?

Değişmemeli elbette...

Fakat değişiyor, niçin?

Nefsimiz çok aptal olduğu için mi? Şeytan çok usta bir ayartıcı olduğu için mi?

Evet, yabana atılmayacak bir yaklaşım bu. Ancak bir başka açıdan da bakmaya ihtiyaç var.

Çünkü nefsimiz çok da aptal değildir. Bugün nefs dediğimiz latif uzvumuzun / görünmez organımızın, beynimizle çok irtibatlı olduğunu biliyoruz. Beyin saniyede bilmem ne kadar işlem yapabilen devâsâ bir bilgisayar.

Bu zekâsıyla temayüz eden varlık, neden bu gafleti sergiler?

Nedir onu, hakikat bahrinde böyle çırak çıkaran? Böyle aptallaştıran?

Hazret-i Mevlânâ da çarpıcı bir şekilde sorar:

“Kuzunun kurttan kaçmasına şaşılmaz. Zira kurt, kuzunun düşmanı ve avcısıdır. Asıl hayret edilecek şey; kuzunun kurda sevdâlanıp gönül kaptırmasıdır.”

Nedir insan kuzularını; kurdun, şeytanın, cehennemin, felâketin meftunu yapan?

Yine evvelâ ilk yaklaşımı genişleterek yola çıkalım:

Nefsimiz aceleci ve menfaatine düşkün yaratılmıştır. İkisi bir araya gelince, imtihan için bulunduğu dünyadaki geçici nimetlerden gözlerini alamamakta ve çok uzak, vadeli gördüğü âhiret uğruna dünyadan vazgeçememektedir. Acele ettiği için, Allah Teâlâ, ona acele ettiği dünya nimetlerinden vermekte ve böylece âhiret nimetlerinden mahrum kalmaktadır.

Meselâ, yeme, içme ve diğer şehevî duygular; özü itibarıyla günah değildir. Helâlinden yemek, nikâhlanmak meşrudur. Fakat dünyada mal, mülk, kadın ve benzeri mevzulara sarf edilen enerji ve zaman, insanın âhireti kazanma gayretlerinden esirgendiğinde, insan zararlı çıkmış olur. Çünkü cennette bu nimetlerin âlâsı, dünyadaki ârıza ve hudutlardan âzâde olarak verilecektir.

Bu tarz bir anlatımın, öbür cihanı çok cismanîleştirdiği doğru. Hatta hurilerle dolu bir cennet telâkkisi sebebiyle, bazı Hıristiyanlar da dinimize dil uzatmaya kalkışırlar. Fakat bizzat Cenâb-ı Hak, arzuları ve korkularıyla hareket eden insan nefsine hitap ederken böyle bir lisan kullanmıştır. Yoksa elbette cennette asıl rûhânî lezzetler, mânevî hazlar, lâhûtî zevkler vardır.

Öyleyse zekî bir varlığın, acele etmemeyi öğrenmesi ve fâniden vazgeçip bâki olana yönelmesi gerekir.

Niçin yönelmez?

Bunun 2 sebebi olabilir.

1. İnanç yokluğu veya eksikliği. “Cennet diye bir şeyin var olduğu yahut oraya gidebileceğim ne malûm?” diye düşünen bir nefs, “Eldeki bir kuş, daldaki beş kuştan yeğdir.” diye düşünerek dünyaya sarılabilir.

2. Bu dünyada bu dünyaya has bazı tatların varlığı... Cennette olmayan tatlar... Bunları nefs, ancak burada tadabilir. Bu sebeple onlara düşkünlüğü sebebiyle, cennetin lezzetlerine elveda der.

Nasıl olur? Cennette olmayıp dünyada olan tatlar nedir?

Günahların Cazibesi...

Evet, cennette bin bir ikram vardır. Fakat yasağı çiğneme hazzı orada yoktur.

Evet, cennette huriler vardır. Fakat aldatma tadı diye bir şey yoktur.

Cennette zulüm keyfi, kan dökme hazzı, kandırma kahkahası yoktur.

Cennette size bahşedilen köşkle komşunuza hava atamazsınız.

Cennette hırsla acımasızca rekabet, çelme takma, ezme, devirme, çiğneme yoktur.

Cennette dedikodu, laf taşıma, yalan, iftira gibi şeytanî lezzetler yoktur.

Bunların cennette bulunmamasıyla mütenasip olarak, bu tatlara alışmış kalplere de cennette yer yoktur. Kalbinde zerre kadar kibir olanın cennete girememesini böyle anlayabiliriz. Cennetin kapısına kadar nemmâm / laf taşıyıcı olarak gelen, bu ahlâksızlıktan haz duyma kötülüğünden nefsini vazgeçirememiş bir kişi içeri alınmaz.

“Allah zâlimlere / fâsıklara hidâyet etmez.” (Mâide, 51, 108) hükmünün hikmetini de bu açıdan anlayabiliriz. Nefsini, şerli hazlardan arındıramayan kişide hakikî bir cennet arzusu gerçekleşmez ki. Hattâ nefsin, şuuraltı bir kararla, dünyevî hazlar karşılığında cenneti sattığını ve cehennemi satın aldığını dahî düşünebiliriz. Nitekim Cenab-ı Hak;

“Onlar hidâyeti bırakıp dalâleti satın aldılar.” Buyurmuyor mu? (Bkz. Bakara, 16, 86, 175; Âl-i İmrân, 177, 187, Tevbe, 9)

İnsan Cehennemi Nasıl Satın Alır?

Dünyada uyuşturucu bataklığına, hapishanelere, rezil vaziyetlere düşen insanlar olmuyor mu?

Öfke yahut intikam hazzından vazgeçemediği için ömrünün geri kalanını hapishanede geçirmeye râzı olmuyor mu?

Başına gelecekleri bile bile şehvetin peşinde; maktul, perişan, rezil hâle daha dünyada iken düşenleri bilmiyor, okumuyor muyuz?

Beyni bir bilgisayara benzetmiştik. Onun bir programı vardır. Fıtratımız, anne-baba ve çevremizle münasebetlerimizle şekillenen şahsiyetimiz, onda bir lisan geliştirir.

Şeytanın vesvese ve iğvâlarını bu programın virüslerine benzetebiliriz. Takvâyı da, bir nevi anti-virüs programına... Beynimizin, bu cennette bulunmayan tatlara, bu hayvanî, marazî, süflî hazlara elvedâ diyebilmesi şarttır. Aksi hâlde, nefs sadece dünyada bulabileceğini bildiği o tatlardan ayrılmaz.

Meselâ siz iradenizle ne kadar tevbe etseniz, kendinizi yeniden gıybet ederken bulursunuz.

Bugün beynin sinir dilinden oluşan bilgisayarını yeniden programlamaktan bahsedilmektedir. Nöro lingustic programming...

NLP... NLP, yerleşmiş alışkanlıklarımız sebebiyle, üzerinde düşünmeden, otomatik olarak gerçekleştirmiş olduğumuz duygu, düşünce ve davranışları inceleyerek davranışları bilinçli hale getirmeyi amaçlıyor. Bağımlılıklardan, korkulardan, başarı ve mutluluğumuzu engelleyen alışkanlıklardan kurtulmayı sağlayan bir dizi teknik kullanıyor.

Aslında kuran ayetlerinin de bu yöntemle beynimizi yeniden programladığını pek çoğumuz bilmeyiz. Mesela Kur’ân, gıybeti kardeşin ölü etini yemek ile aynîleştirerek, beyin dilinde bir iticilik, bir nefret, bir iğrenme meydana getirmek ister. Elbette hep birlikte iman edip, ortak bir anlayış haline getirdiğimiz takdirde.

Bu yazıyı okuyacakların büyük ekseriyeti yazarı gibi, dindar aile fertleridir. Bizim canımız hiçbir zaman domuz eti çekmez. Çünkü ecdadımızdan beri asırlardır, beyin programımızda ona karşı bir nefret geliştirmişizdir. Fakat aynı şeyi, harama bakmamak, gıybet etmemek gibi mevzularda topluca sergileyemeyiz. Çünkü bu hususlarda toplum olarak ittifak edebilmiş, yani hep beraber güçlü bir şekilde iman etmiş ve bu şeytanî tatları dünyamızdan çıkarabilmiş değiliz.

Emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münkeri de bu mânâda, kollektif bir şekilde beyin programlama olarak düşünebiliriz. Herkesin aynı hakikati söylediği, aynı doğru tavrı sergilediği bir ortamda beynimiz, taklit ile öğrenen nöronlarıyla o hakikate alışır... Neredeyse aksi bir tavır geliştirmez...

Hicret, nefsin programına zarar veren ortamdan kaçışıdır. Duâ, kendine telkin ve asıl Cenâb-ı Hak’tan niyaz ile beyni programlama gayretidir. Tasavvuftaki; sâdıklarla beraberlik, sohbet, teveccüh ve tasarruf da, takvâ antivirüsünü güncelleme ve yükseltme çabalarıdır.

Fakat işin en mühim kısmı, içte biter: Takvâyı kuşanmakta. Nefsi; riyâzat ve mücâhede denilen, terbiyelerden geçirmekte. İmam Bûsîrî’nin dediği gibi:

“Nefis tıpkı süt emen bir çocuk gibidir. Şayet (vakti geldiği hâlde onu sütten kesmez de) kendi hâline bırakırsan, süt emme arzusu gittikçe kuvvetlenir. Bir kere sütten kesme iradesini gösterebilirsen, o zaman da sütten kesiliverir.”

Nefsin şuuraltı hesaplarını tam olarak bilmedikçe, onun ne dolaplar çevireceğini idrâk edemeyiz. Unutmamalıyız ki,
Nefs; kötülükleri çok çok isteyen, yani kötü şeylerden tat alan bir mekanizmadır. Onu önce bu huyunu ayıplar hâle getirmeli... Sonra doğru-yanlış, güzel-çirkin ayırımını yani takvayı yüklenecek mertebeye çıkarmalı. Sonrasında da, ancak zikrullah ile huzur bulan kalbin himayesinde; hayırlı, sâlih ve güzel şeylerden zevk alır, lezzet duyar hâle getirmeli... Yani nefs, kendi sevdiği tatlardan vazgeçip / geçirtilip; Allâh’ın râzı olduğu ruhani lezzetlere eriştirilmeli. İşte ancak o zaman dünyada da, âhirette de cennet hazzı yaşanır.


Sayı : 48
Büyük Kapak