Net Bir Hadis Anlayışı

Sayı : 68 / Ekim 2017, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Hadîs-i şerifler son aylarda hiç olmadığı kadar ülke gündeminde.

Sünnet, bir bütün olarak Allah Rasûlü’nün söz, fiil ve tasdikleri hâlinde dînimizin şer’î delillerinin ikincisidir.

Hadis ilmi ise rivâyet ilmidir. Sünnet delilinin malzemesini tedârik eden, tasnif eden, aktaran ilim.

Bizler, bu satırların yazanı ve okuyanları, kendimizi ehl-i sünnet ve’l-cemâat müslümanlar olarak görüyoruz. Şia, modernizm, vb. aykırı inançlarla Rabbimiz’in huzuruna varmayı istemeyen kimseleriz. Lâkin ekranlarda, internet video ve metinlerinde öyle bir bombardıman var ki, kafaların karışmaması mümkün değil.

Biz tezatlı bir mevsimdeyiz.

- Hem akıl ve bilgi çağındayız. Hem de İslâmî ilimler hususunda büyük bir cehâlet devrindeyiz.

- Hem müslümanların iktidarını yaşıyoruz, hem de geçmiş tahribatların neticesi olan birçok figür ortalıkta cirit atıyor. Müslümanların iktidarının getirdiği kolay ve rahat ortamdan belki onlar daha fazla istifade ediyor.

- Hem tıklayınca birçok kitaba, rivâyete, görüşe ulaşıveriyoruz. Lâkin aynı zamanda bu ulaştıklarımızın dilini, usulünü, izahını bilmemenin dibindeyiz. Hadis ilminin giriftliği ve genişliği bu durumu daha da derinleştirmekte.

Bu sebeple; zihinleri netleştirici bir yazı kaleme almak istedim.

Maddeler hâlinde...

• Sünnet hüccettir. Yani Allah Rasûlü’nün kavli ve tatbikatı dînimizde delildir. Bu husus Kur’ân ile sâbittir. Bu prensibi reddedenler, “Sadece Kur’ân” diyerek yola koyulanlar, asla müstakîm bir yol üzerinde değildirler.

Sapıklığında mert olup, “Ben Peygamberin uygulamalarını kabul etmiyorum, beni bağlamaz!” diyebilen azdır. Çoğunlukla;

“Peygambere sözümüz yok, ama bunlar uydurulmuş, çünkü yazılmamış, çünkü o sadece kitabı getirmiş...” ve benzeri itirazlarla hareket ederler.

Halbuki hadislerin başlangıçta hiç yazılmadığı, 2-3 asır sonra yazıldığı iddiaları doğru değildir. Lâkin ilk asır itibarıyla Kur’ân da, hadis de, siyer de diğer bütün ilimler de ağırlıklı olarak hâfıza yoluyla aktarılmıştır.

Yazının ve imkânlarının çok gelişmediği o devirde, yazı sadece müzâkere notu, hatırlatma evrakı olarak görülmüştür. Öyle ki, ezberlemeden, sadece yazıyla hadis aktaranlar, yanlışlıklara sebebiyet verdikleri için ikaz edilmişlerdir!..

Ömürlerini ilme adamış, bizim gibi her gün saatlerce mâlâyânî ile meşgul olmak yerine, gece gündüz İslâmî ilimlerle meşgul olan bu zatların hâfıza kuvvetlerini idrâk etmek kolay olmayabilir. Fakat bilgisayar olmadan ortaya konan muazzam külliyatlar, bu gayretlerin delili ve şahididir.

Hadis İlmine Muazzam Emek Verilmiştir

• Hadis ilmi, daha ziyade senet üzerinde rivâyet kontrolleriyle aktarılmıştır. Yalan söyleme, uydurma, karıştırma, unutkanlık, siyasî tarafgirlik vb. kötü sıfatları taşıyan râvîler (aktarıcılar) tespit edilmiş, onların rivâyetleri bu bilgilere göre, zayıf, münker, metruk gibi sıfatlarla işaretlenmiştir. Yine senetler, teknik tahlillere tâbi tutulmuş, tabiri caizse çapraz sorgu tarzında kontrollerle en doğru aktarıma ulaşılmaya çalışılmıştır. Burada muazzam bir çalışma vardır.

Selef-i sâlihîn asla, Allah Rasûlü’nün sözlerini koruyamamakla suçlandırılamaz. Onlar sıhhati koruyacak ve denetleyecek muazzam bir tertibatı icat etmiş ve uygulamıştır.

• Günümüzde hadisle problemli kişiler senet tenkidinin yeterli olmadığını, metin tenkidi yapılması gerektiğini ileri sürerler. İki teklifleri vardır:

- Hadisleri akla uygun olup olmama kriteriyle elemek.

- Hadisleri Kur’ân’a uygun olup olmama kriteriyle elemek.

Ancak bu iki kriter oldukça sübjektif / indîdir. Kişiden kişiye değişir. Devirden devre değişir. Din ise sağlam esas ister.

Günümüze kadar gelmiş hadis âlimlerinin, hiç metin kritiği yapmadıkları düşüncesi doğru değildir. Yani önlerine rivâyet olarak ne gelmişse, gözü kapalı kabul ettiklerini söylemek doğru olmaz. Fakat bu sahada yani rivâyetteki muhtevayı, şüpheyle değerlendirip tenkit etmeye kalkmakta da cüretkâr olmadıkları doğrudur. Çünkü neticede Allah Rasûlü’ne isnad edilen bir sözü yahut fiili değerlendirmektedirler.

Allah Rasûlü, vahiy alan, Cebrail’le görüşen, İsrâ ve mîrac gibi hârikulâde seyahatler yaşamış en büyük peygamberdir. O’nun sözlerini “Benim kafama yatmadı,” veya “Bana göre Kur’ân’a uymuyor,” diye değerlendirmek kolay ve doğru bir iş değildir. Çünkü bir İslâm âlimi, elinde kriter olarak ne varsa zaten yine Allah Rasûlü’nden almıştır. Karşısındaki rivâyet, o esaslara aykırı mıdır? Yoksa yeni bir esasın temeli midir? Yoksa henüz hikmeti anlaşılamamış, istikbale ait bir hakikati mi fısıldamaktadır? Bunu kestirip atarak söyleyebilmek kolay değildir.

Diğer yandan mütevâtir (geniş kalabalıkların nakliyle) olanlar hâriç hiçbir hadis, kat’î olarak Efendimiz’e isnad edilmez. Râvîlerin iftira olmasa da karıştırma, vehim ihtimalleri her zaman küçük bir ihtimal de olsa mevcuttur. Bu sebeple -mütevâtirler hâriç- hadîsi reddetmek, âyeti inkâr gibi değildir. Fakat usulsüz bir şekilde hadisleri reddetmek dalâletin kapısını aralar.

• Hadisçiler aslında arşivcidir. Senet sistemiyle yaptıkları kritikten de rivâyet sahih olarak çıkmışsa, bu durumda rivâyeti İslâm âlimlerinin dikkatine ve istifadesine sunup çekilirler. Buradan sonrası, yani o rivâyetin muhtevasındaki bilgiden nasıl istifade edileceği, fakih ve kelamcının usul metotlarına havale edilir.

Bu arşiv titizliği -eğer derin düşünülürse görülür ki- İslâm’ın kaynaklarının muhafazasına hizmet etmiştir. Eğer rivâyet ve tedvin asrındaki muhaddisler, bugünküler gibi, ona aykırı, buna aykırı diyerek, keyfî ayıklama yapsalardı, “onların anlayışına uymayan, fakat bugün idrâk edilebilen” birçok rivâyeti kaybetmiş olurduk.

Meselâ Hıristiyanlık, ilk asırlarında konsiller ile bazı kitapları imha etmiştir. Bugünkü Hıristiyanlık o ayıklayıcıların istediği Hıristiyanlıktır.

• Bugün hadislerin sıhhatle intikal etmediğini iddia edenlerin, hadis rivâyet tekniklerini dikkatle incelemiş olmaları beklenir. Onca râvî, senet, araştırma, kayıt sistemini araştırmadan, incelemeden reddetmek ilmî bir tavır değildir. Bugün insanlığın, tarih vb. ilimlerdeki kaynakları çoğu kez, hadisteki kriterlerin çok çok altındadır. Fakat kimsede şüphe uyandırmamaktadır.

• Sünneti savunmak, günümüze aktarılan bütün rivâyetleri tek tek müdafaa etmek, tevil etmek, açıklamak zorunda olmak demek değildir.

Hadis arşivlerinde, sıhhat kontrollerinden geçmiş olsa da, kafa karıştıran, Kur’ân ve Sünnet’in zâhirine muhalif görünen bazı rivâyetler vardır.

Hadis âlimleri, işkâl, ihtilâf, şüzuz ve illet taşıyan bu tarz rivâyetleri temize çıkarmaya gayret etmezler. Böyle bir kompleksleri yoktur. Ancak sıhhat kontrollerinden başarıyla geçmiş bir rivâyeti de, “Bana göre akla aykırı.”, “Bana göre Kur’ân’a aykırı.” deyip reddetmezler. Çünkü iki ihtimale de engel olmak isterler:

1. Allah Rasûlü’ne ait olmayan bir söz veya fiilin ona izâfesi...

2. Allah Rasûlü’ne ait bir söz veya fiilin, ona ait değilmiş gibi reddedilmesi.

Bugün sahih hadisler hakkında ileri geri konuşan kişiler, birinci ihtimal kadar ikinci ihtimali de düşünmek zorundadırlar.

İslâm âlimleri “akılsız” değildir. Kur’ân’dan habersiz de değildir. Eğer bir rivâyette; akla mantığa aykırılık, yahut Kur’ân ile veya diğer hadislerle bir teâruz, yani zâhirde bir çelişki varsa, onu çözmek için âlimlerin geliştirdiği usuller vardır. Tevil, nesih, tercih, cem ve te’lif ve hiçbir şey yapılamıyorsa tevakkuf... Şerhler, ihtilâfü’l-hadis, işkâlü’l-hadis gibi hadis-i şeriflerin metnine dair nice eserlerin yazıldığı külliyat ortadadır.

Bütün Hadislerden Hüküm Çıkarılmamıştır

• Son zamanlarda tartışmalarda ileri sürülen birçok rivâyet, aslında ne itikada ne de fıkha tealluk etmektedir.

- Hiçbir mezheb, deve idrarı tedavisine dinde bir hüküm vermemiştir. Tam tersine hayvanların idrarının necis olduğunu, onun bulaştığı elbiseyle veya yerde namaz kılınamayacağını bildirmişlerdir. Bunu da hadislerden öğrenmişlerdir.

- Hiçbir fakih, “Zehirlenen kimsenin acve yemesi vacibdir,” diye bir hüküm çıkarmamıştır. Tersine Kur’ân’da bu hususta bir bilgi yok iken, hadîs-i şeriflerde tedavi olmak tavsiye edilmiş ve Efendimiz’in devirlerinde mevcut tedavi usullerini tatbik ettikleri sünnet sayesinde bize ulaşmıştır.

Demek ki, bu tür rivayetler; usulcüler ve fıkıhçılar nezdinde bir hüküm çıkarılması gereken rivâyetler olarak görülmemiştir. Fakat arşivde duran, o devre dair birer vesikadırlar. Yani “Niye orada duruyor? Kazıyalım atalım! Silelim!” diye bir taşkınlığa, vandallığa lüzum yoktur. Sırf bunları öne çıkarıp, “Bütün hadisler böyle!” diye bir şarlatanlık da elbette çok çirkindir.

• Bugün en tehlikeli hususlardan biri şudur: “Akla aykırılık” günümüzün batıda gelişmiş evrensel akıl ayarlarıyla kurulursa, hadisler bu kriterle dışlanırsa, din tahrif edilmiş olur. Hevâya uydurulmuş olur.

Tarihte bu yaşanmıştır. Her Fâtiha’da dikkatimiz çekilen, “Gazaba uğramışlar ve sapıtmışlar” yahudi ve hıristiyanlardır. Onlar hâlâ “Mukaddes kitabımız!” diyerek, ellerindeki kitaplarına uygun yaşadıklarını düşünmektedirler.

- Akla aykırılık iddiasıyla Kur’ân âyetlerine de karşı çıkılabilir.

Çünkü Kur’ân’da akıl üstü mûcizeler anlatılır. Cin, melek, vahiy gibi tecrübe sahamıza hiç girmeyen metafizik mevzulardan bahsedilir. Kur’ân’ın emrettiği tesettür, celde, kısas vb. hükümleri bugünün birçok sözüm ona düşünürü, akla aykırı bulmaktadır. Dînin ikinci kaynağı olan Sünnet’i akla göre elemeye tabi tutma tavrı, ikinci sırada Kur’ân’a da dayanır. Nitekim tarihselcilik vb. tavırlarda dayanmıştır da.

Dinin mutlaka bir teslîmiyet tarafı vardır.

En baştaki prensibe dönelim. Eğer Allah Rasûlü’nün bu dinde hüküm koyma yetkisini, onun söz ve fiillerinin dinde hüccet olduğunu kabul ediyorsak, elimize ulaşan rivâyetler de teknik olarak sıhhat analizinden başarıyla geçiyorsa, teslimiyetten başka yapacak bir şey yok demektir.

Yine de “2 kere 2= dört” netliğinde akıl ve mantık kaidelerine aykırı bir rivâyet varsa, hiç endişe etmeyin onunla alâkalı olarak âlimlerimiz gerekli değerlendirmeleri yapmışlardır. Eğer bunu tek bir râvî söylüyorsa, buna “ferd” demişlerdir. Diğer râvîlere aykırı düşerek söylüyorsa “şâz” diyerek işaretlemişlerdir. İleri derece ihtisas sahibi âlimler, yine bu tarz teâruzlar neticesinde, bazı hadislerde “illet” olduğuna hükmetmişlerdir.

• Birtakım vaaz nasihat kitaplarında, hattâ hadis mevzuunda ihtisası olmayan birtakım âlimlerin çeşitli kitaplarında, bazı çok zayıf veya uydurma rivâyetler vardır. Devrimizde tahriç ve tahkik denilen ilmî çalışmalarla bu eserlerde rivâyetler taranmaktadır. Fakat dînimizin ilmihali diyebileceğimiz inanç ve amel esaslarında, böyle bir bozukluk yoktur.

Uydurmalarla mücadele başka bir şeydir, sahih hadisleri beşer aklına vb. şeylere vurarak elemeye kalkmak başka bir şeydir.

• En önemlisi, bugün hadis tartışmaları, bir medeniyet tartışmasıdır. Batı karşısında yenilgi duygularının dışa vurmasıdır. Nefsânî bir psikolojik tavır olarak, mağlûplar, galiplere hayranlık duyarlar ve onların izini takip etmeye başlarlar.

Küçük bir misal verelim: Bugün batıda ahlâkî rezillik o hâle gelmiştir ki, 14-15 yaşında hamile kalan çocuklar problemi yaşanmaktadır. Fakat dünyada bu sorun değil, şarkın bazı yerlerinde yaşanan erken yaşta evlilikler mevzu edilir. Çünkü batı güçlüdür, doğu zayıftır.

Doğu her şeyiyle haklıdır, doğrudur diyemeyiz, dememeliyiz. Fakat doğunun hastalıklarına, bu rezil batıdan şifa aramak fecaattir. Bizim şifâmız; yine bizim kaynaklarımızdan Allah ve Rasûlü’nün yazdığı reçeteden olacaktır. Cımbızlama usulüyle, “Bu hadis olmaz, bu rivâyet nedir böyle!” yaklaşımıyla değil, bütünlük ile küllî ve ihatalı bakış açısıyla çözüm aranacaktır.

Unutulmamalıdır ki, Allah Rasûlü, bizim için üsve-i hasenedir. Onun en güzel örnek oluşu da bize Kur’ân ve Sünnet ile aktarılmaktadır.


Sayı : 68
Büyük Kapak