İnsan Daima Uyanık Olmalıdır

Sayı : 46 / Aralık 2015, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl kendi kullarına çok şefkatli ve merhametli olduğu için onlara selamet yolunu bildiriyor. Biz de o yoldan gidersek hem dünyada hem ahirette selamete kavuşmuş olacağız inşallah.

Allah-u Zülcelâl’in ne kadar merhametli olduğunu anlamak için Peygamber efendimizin şu hadis-i şerifine bir bakalım. İslam ordusu ile küfür ordusu savaş yapmıştı. İslam ordusu, elhamdülillah, onlara galip gelip onların mallarını ganimet olarak, kadın ve çocuklarını esir olarak almıştı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı esirler arasında dolaştığı esnada bir kadın, uzaktan bir çocuğu görünce koşarak yanına gitti, hemen çocuğu bağrına basıp emzirmeye başladı.

Bu manzara karşısında Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabına dönerek şöyle buyurdu:

“ Bu kadının ne kadar merhametli olduğunu gördünüz mü? Ne dersiniz, bu kadın, bu çocuğunu ateşe atar mı?”

“Hayır, Allah'a yemin olsun ki, bu kadın onu ateşe atmaz!” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“ Allah-u Zülcelâl’in kullarına olan merhameti, bu kadının çocuğuna olan merhametinden daha büyüktür." (Buhârî, Edep, 18; Müslim, Tevbe, 4)

Ashab-ı kiram diyor ki, “Biz bu haber üzerine öyle sevindik ki, İslam’da hiçbir şeye bu kadar sevinmiş değildik.”

İşte Allah azze ve cellenin bize karşı bir annenin merhametinden daha merhametli olduğunu bilelim.

Allah-u Zülcelâl bize bir yol göstermiş, bilâ teşbih, bir baba çocuğuna diyor ki, “Bak oğlum bu yol tehlikelidir, bu yol da selametli bir yoldur.”

Hiç yalan söyler mi o baba? Çocuğunun tehlikeli yoldan gitmesini ister mi? Hayır! Allah-u Zülcelâl, o babadan o anneden daha şefkatli olduğu için bize doğru yolu gösterir.

Allah Azimuşşan Kuran-ı Kerimde bize çok büyük bir yol çizmiş, o bize rehberdir. Onu önümüze koyduğumuz zaman hiçbir sorun kalmaz, ne dünyada ne ahirette.

Bak ayet-i kerimede ne buyuruyor Allah azze ve celle:

“Kim Allah'a karşı takvalı olursa Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ona hesap etmediği yerden rızık verir.” (Talak, 2-3)

Yani bir kişi Allah'a karşı takvalı olduğu zaman Allah-u Zülcelâl ona hangi sıkıntısı varsa bir kurtuluş yolu verecek ve ona hesap etmediği, bilmediği bir yerden rızık gönderecektir. İşte Allah-u Zülcelal’e ibadet etmek, O’nun zikrini yapmak, emirlerini yerine getirmek Onun yanında o kadar kıymetlidir.

“… Ahdimi yerine getirin ki, ben de size olan ahdimi yerine getireyim. Yalnız Ben’den korkun.” (Bakara 40)

Yani “Benim dediğimi, muradımı yerine getirin, Ben de sizin muradınızı yerine getireceğim.”

Şimdi namazdan önce dertlerini anlattılar, “Bir kişinin şu derdi vardır, bir kişinin bu derdi vardır…” İşte Allah bu dertlerin hepsinden kurtarıyor. Tevbe yaparsak ve Allah'ın zikrinde, ibadetinde bulunursak, Allah-u Zülcelâl de bizim dertlerimizi giderecek, halledecek.

Allah'ın Gücü Her Şeye Yeter

Allah her şeye kadirdir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki;

“Allah her şeye kadirdir,” (Al-i İmran; 189)

Mesela şimdi anlatıyorlar, “Bir kişi uyuşturucu kullanıyor.”

Bu, Allah'ın kudreti yanında hiçbir şey değildir. Sadece kulun, “Ya Rabbi ben Sen’in rızan için, senin gazabından muhafaza olmak için, senin rızanı kazanmak için bunu terk edeceğim. Bu yolda ölürsem de sana feda olayım, şehit olayım senin için, ben daha ağzıma almayacağım,” demesi lazım. Böyle dediği zaman Allah ona öyle bir kuvvet gönderecek ki, o senin bütün etrafını kuşatsa bile ağzına almayacaksın. Allah öyle kadirdir çünkü. Hem dünyada selamete erişeceksin hem ahirette inşallah.

Sübhanallah. Hadi eskiden alışmışlar, onlar fakir olmuşlar, perişan olmuşlar; peki yeni başlayanlar, hiç mi onların halinden ibret almıyorlar, onlar niye başlıyor? Şaşırıp kalıyorum? Herkes şikâyetçi. “Beni kurtar,” diyor. Önceden girenler bu belaya girmişler, yeni girenler hâlâ niye giriyor? Allah-u Zülcelâl Ümmet-i Muhammed’i bu beladan kurtarsın, inşaallah.

Allah-u Zülcelâl ayette kimlere vaad ediyor bunu “Kim Allah'a karşı takvalı olursa…”

Takvalı olmak, Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve gazab edeceği şeylerden sakınmak demektir. İşte insan bunu yaptığı zaman Allah-u Zülcelâl ona yardımcı olacak, onun bütün dertlerine derman gönderecek, rızık bakımından da ummadığı yerden kapılar açacak.

Bazıları diyorlar, “Borçluyum, dertliyim.” Allah-u Zülcelâl ayette buyuyor ki; “Ona öyle bir rızık göndereceğim ki, nereden geldiğini bilmeyecek.”

Yeter ki, Allah-u Zülcelâl’in hangi emri varsa Allah bizi onu yerine getirirken görsün; Allah'ın gazab ettiği günahlar da nerede yapılıyorsa, Allah bizi orada görmesin.

Kişi aklıyla düşündüğü zaman zaten böyle yapacaktır, ama biz onu bir kenara koyuyoruz, bizi nefis yönlendiriyor. İşte ondan kaybediyoruz. Eğer aklımızı çalıştırsak daima iyi işleri yaparız, kötü işlerden sakınırız. Akıl, iyi işler işlemenin aletidir.

Her zaman diyorum bunu, bir marangoz, testeresini, keserini bir yana koysa ve “Ben pencere yapacağım, kapı yapacağım,” dese yapabilir mi? Yapamaz. Aleti olmadan, eliyle nasıl yapacak? İşte akıl da böyledir. Eğer aklı kullanacak olursan günah yapman, sevap yapmaman mümkün değildir. Çünkü bu nefesler bir gün bitecek, önümüze gelecek olan ahiret hayatı ise bitmeyecek.

Bak bu dünya hayatı geçici olduğu halde zengin olmak istiyorsun, evin güzel olsun istiyorsun, erzaklar çeşit çeşit getirmek istiyorsun. Öyle değil mi? Geçici hayatta böyle isteyip de ebedi olan, hiç bitmeyen hayatta “Ne olursa olsun,” demek akıl karı mıdır?

Böyle yapmak, aklı bir yana atmaktır. Marangozun aletlerini atması gibi aklı böyle bir kenara atarsan, o zaman nefis devreye giriyor, bizi cehenneme doğru götürüyor, Neuzubillah.

Nefsimizle hesap görmemiz lazımdır. Eğer insan Allah'ın verdiği sıhhat ve afiyeti günahlarda kullanırsa bunun misali ne gibidir biliyor musunuz? Bir genç düşünün, babası ona birkaç trilyon lira miras bırakmış, o ise o parayla akrep ve yılanlar satın alıp evine koyuyor ve onlarla beraber oturuyor. Bu akıl işi midir? O akrep ve yılanlar onu sokarlar, zarar verirler ona.

İşte Allah bize bu sayılı nefesleri vermiş, bunlar bizim sermayemizdir, biz ise onlarla günah işlersek babamızdan kalan mirasla kendimize akrep yılan almış oluruz. Çünkü bizim o sıhhat ve afiyetle cennet-i alanın köşkünü kazanmamız gerekirdi. Onun yerine günah işleyip cehennem azabını almış oluyoruz.

Ama biz bunlardan gafiliz, sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranıyoruz. Allah-u Zülcelâl’den gafil kaldığımız, ahiret gününü, o haşir meydanı, sırat köprüsü, teraziyi düşünmeyip onlardan gaflette kaldığımız için önümüze ne gelirse yapıyoruz. Kabir kapısına geldiğimiz zaman pişman olacağız ama o zaman pişman olmak fayda vermiyor, şimdi pişman olmak fayda veriyor.

Çok şükretmemiz lazım ki Allah bize tevbe nasip etmiş. İlk önce Allah bizi seviyor, bize tevbe nasip ediyor. Böyledir, Allah bizi seçiyor buraya getiriyor.

Günah işlemek hususunda bir örnek daha vereyim. Bir kadın, ya akılsızdır veya delidir veya hiçbir şey anlamıyor olmalı ki, onun çocuğu ölüyor ama o gülüyor. İşte bu günah işlediği halde gülen kişinin haline benzer. Günah işleyen kişinin çocuğu ölmüş anne gibi ağlaması lazımdır.

İnsanın günah işlerken gülmesi, kahkaha atması, sanki güzel bir şey yapmış gibi; hâlbuki kendini ateşin içinde yakıyor, işte bu kişinin gülmesi de aynı o annenin gülmesi gibidir. Bu örnek tam da o kişinin durumunu tespit ediyor. Ya insanın kalbi, Neuzubillah, kâfirlerin kalbi, münafıkların kalbi gibi ölmüş, o yüzden günahın acısını duymuyor; çünkü eğer sağ olsaydı, kendine acıması lazımdı.

Nasıl ki, ölü birinin cesedine iğne batırıyorsun, hissetmiyor, kıpırdamıyor, sağ insan ise hemen kıpırdıyor, insanın kalbi de imanla dolu ise günahlardan acı duyması lazımdır. Sevap işlediği zaman ferahlaması, günah işlediği zaman pişmanlık acısıyla yanması lazımdır.

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme sormuşlar,

“Ya Rasulullah mümin kimdir?”

“Mümin, sevabıyla ferahlanan, günahlarla mahzun olan kişidir.”

Öyleyse günahlara mahzun olmuyorsak demek ki, mümin sıfatını kaybetmiş oluyoruz. Hemen kendimize gelelim, “Ya nefsim sen ne yapıyorsun?” diyelim. “Sen günah işliyorsun, sanki senin yanında hiçbir şey değildir, o zaman sen mümin sıfatını kaybettin. Bu hal üzere ölürsen mümin olarak ölmeyeceksin ya nefsim!”

Eğer kalbin sağ olsaydı, günahın acısına dayanamazdın. Ölüyü kılıçla parça parça etsen bile hissetmez, ölüdür çünkü.

Tevbe Allah'ın çok büyük bir nimetidir, kıymetini bilelim. Çünkü insan Allah'a mahbub oluyor, Allah'ın sevgisini kazandırıyor. Ben bakıyorum, imandan sonra en büyük nimettir, tevbe. Kurtuluştur çünkü. Bilhassa bu ahir zamanda tevbe olmasaydı, herkes günah sahibi, günahları da sevabından daha fazla, o zaman ayetteki tehditle karşılaşacaktı. Allah-u Zülcelâl buyuruyor:

“Kimin tartısı hafif gelirse onun varacağı yer haviye (cehennem)dir.” (Karia, 8)

Yani, “Kimin sevabı günahından hafif gelirse, onun yeri cehennemdir.” Demek ki tevbe olmasa çoğu insanın yeri cehennemdir. Ama tevbe ederse günahları affediliyor hatta günahları sevaba dönüştürülüyor.

İnsan bunu bildiği halde tevbe etmezse, hiç dini hissetmiyor demek, hiç İslam’dan bir şey anlamamış demektir. Bu kişinin ya imanı çok zayıftır, ya kendine acımıyor, “Ne olursa olsun,” diyor, yani bir şey var orada.

Allah'ın yanında tevbe böyle kıymetlidir, böyle kurtuluştur, buna rağmen tevbe etmemek, bir de tevbenin kıymetini bilmemek, aklı karı mıdır?

Eğer tevbenin kıymetini bilmek de demektir? “Elhamdülillah Allah bize nasip etmiş bu tevbeyi,” diye şükretmek, bir kişiye, iki kişiye tevbeyi anlatmak Allah yoluna davet etmektir.

Ahir zamandır, din yabancı olmuş, demek ki. Anlatıyorsunuz anlamıyorlar, iman nasıl nasiptir, tevbe de nasiptir.

Eğer tevbe etmezsek, günahların azabı üzerimizde kalıyor. Eğer ömrümüz varsa, ölmez sağ kalırsak, o günahlar üzerimizde kalmış olarak ihtiyarlıyoruz. Belki o kadar ömrümüz de yoktur, genç de ölebiliriz. İnsan yaşasa da ihtiyarlığa doğru gidiyor, ölüme doğru gidiyor.

Hepimiz adeta bir otobüsteyiz, o otobüs bizi doğru kabrin kapısına götürüyor. Şu anda götürüyor bizi. Bu nefesler bize sayıyla verilmiş, o nefesler bittiği zaman nisan ölüyor.

İnsan, zahiri olarak, yani bedeni hastalandığı zaman tedavi oluyor. Ama manevi olarak hastalandığı zaman bundan daha fazla tedavi olmaya muhtaçtır. Peki insan manevi hastalandığını nasıl anlayacak? Tabi bedeni hastalandığı zaman bunu biliyor, bir tarafı ağrıyor, başı ağrıyor, karnı ağrıyor veya başka bir yerinde ağrı hissedince doktora gidiyor. Manevi olarak da hastalandığı zaman ibadete karşı gevşek oluyor, günahlara karşı meyilli oluyor. İşte o zaman hemen tedavi olmak lazım.

Çoğu zaman da bu manevi hastalıklar kötü arkadaşlardan geliyor insana. Nasıl ki bir insan kötü, pis bir yere gittiği zaman ona mikroplar bulaşıyorsa, zahiri hastalık oluyorsa, kötü insanların yanına gittiği zaman da ona içki, kumar gibi günah hastalıkları ona bulaşıyor, insan onlara alışıyor. İşte bu sebeple günahkâr insanların yanına gitmek, ateşin yanına gitmek gibidir, onların ateşi sana da sıçrar.

Bu sebeple Allah-u Zülcelal buyuruyor ki, “Sadıklarla beraber olun,” (Tevbe; 119)

Allah-u Zülcelâl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimize buyuruyor ki, “Sabah akşam Rabblerine O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte nefsini hapsederek, sabret…” (Kehf, 28)

Rasulullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem mescidin bir köşesinde Allah’ı zikreden ashabının yanına varıp:

“Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allah’a hamd olsun!” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3666) buyurdu.

İyi kişilerle beraber olmak Allah'ın emridir, Allah emrettiği için de menfaatli bir şeydir. İşte manevi hastalıkları böyle tedavi etmek lazımdır.

Bir yıl olmuş, iki yıl olmuş, gelmemiş; namaza karşı gevşeklik olmuş, Allah'ın zikrine ve taatine karşı isteksizlik olmuş, tedavi olmamış. İnsan zahiri hastalandığı zaman onun acısını hissediyor, o baskın geliyor, ama manevi hastalığı hissetmiyor. Halbuki “Aman Ya Rabbi beni huzurundan kovma! Bana gevşeklik geldi. Günahlara meyilli oldum,” diyerek Allah'a yalvarmak lazımdır.

Allah annemizden babamızdan daha çok bize karşı şefkatlidir. Evliyaya sormuşlar, “Kıyamet gününde senin hesabını annen baban mı görsün istersin, yoksa Allah-u Zülcelâl mı görsün, istersin?”

“Vallahi Ben Allah'ın benimle hesap görmesini isterim. Çünkü Allah bana annemden babamdan daha merhametlidir.”

Bizim de böyle inanmamız lazımdır.

İnsanın kendisiyle Rabbi arasında nefis ve şeytan vardır. Eğer onlar olmasaydı, Allah'a uçacaktı insan; o kadar sevecekti ki, Allah'ı, ona ibadetle, zikirle yaklaşacaktı. Ama Allah ile kulun arasına nefis ve şeytan giriyor. Bu sebeple onlara düşmanlık yapmak lazım... Kim onlara düşmanlık yapmaz, onlara tabi olursa ona felah yoktur.

Ahiretten gafil kalmak; bizim en büyük derdimizdir. Bu sebeple ara sıra da olsa o mahşer meydanı, o sırat köprüsünü düşünmemiz lazımdır. Düşünelim ki herkese, annesinin babasının ismiyle seslenilecek, “Ey filan oğlu filan, terazinin başına gel!”

Bütün insanlar sana bakacaklar, kalkacaksın, terazinin başında da bir melaike duruyor; herkesin içinde günahlarını ve sevaplarını okuyacaklar. Bu kadar insanın içinde... Onların arasında Peygamberler var, evliyalar var, tanıdığın ve tanımadığın insanlar var.

İşte bunu düşünüce insan tevbenin kıymetini anlıyor değil mi? Eğer tevbe edersen orada günahlar okunmayacak, yalnız sevapların okunacak.

Sevapların ağır gelince, ilan edilecek; “Filan kişi said oldu, iyiler arasına seçildi, artık onun için şekavet yani cehennemlik olma tehlikesi yoktur! Allah ondan razı oldu artık Allah'ın gazabı ona yoktur!”

İşte böyle ilan edilmesi, bir kişi için cennetten daha hoş olacaktır. O kişi hiç cennete girmese de, o manzara yetecektir, sevaplarının ağır gelip kurtulması onun o kadar hoşuna gidecektir. Tersi de, neuzu billah, “Filan kişi şaki oldu, cehennemlik oldu, Allah'ın gazabı onun üzerine oldu” denmesi de onun için cehennem gibi korkunç olacaktır.

İşte önümüzde böyle günler vardır. Bunları düşünelim. Allah bize Hz. Adem babamızın tevbesini bize öğretti:

“O ikisi, ‘Rabbimiz, biz kendimize zulmettik; eğer Sen bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen kesinlikle zarara uğrayanlardan oluruz.’ dediler.” (Araf; 23)

Hz. Âdem babamız böyle tevazuuyla tevbe edince Allah onu affetti ve onun zürriyetine de tevbeyi nasip etti. Eğer biz de böyle nefsimizi kırarak, hatalarımızı itiraf ederek tevbe edersek Allah'ın rızasını kazanmış oluyoruz.
Allah-u Zülcelâl Hz. Yunus aleyhisselamın balığın karnında okuduğu duasını öğretiyor bize:

“Senden başka ilah yoktur, Sen münezzehsin, doğrusu ben nefsine zulmedenlerden oldum.” (Enbiya, 87)

İşte insan Allah'a karşı kendi hatalarını itiraf ederse Allah bunu çok seviyor. Allah kulluk vazifesini istiyor bizden. Kibir ve ucubu, yani kendini beğenenleri sevmiyor. Acayiptir, insan içkiden, kumardan tevbe ediyor ama kibirden tevbe etmiyor, sanki bir şey değilmiş gibi.

Hâlbuki Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez,” (Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29) buyuruyor.

Onun için Allahtan bir şey istediğimiz zaman, zilletle, ubudiyetle, fakir ve miskin olarak Allah'a yalvaralım, inanıyorum ki yüzde yüz, Allah verecek inşaallah.

Çünkü Allah o kadar merhamet sahibidir ki, arşı aladan, birinci göğe iniyor, tabi mekan olarak değil, yani merhametiyle, dualarını kabul etmesiyle, istediklerini vermesiyle, kuluna yaklaşıyor. Peygamber efendimiz buyuruyor;

“Allah-u Zülcelâl her gece dünya semasına iner tâki son gecenin üçte birlik vakti geçene dek ve buyurur ki: “Kim Bana duada bulunursa Onun duasına icabet edeyim. Kim bir şeyler isterse, onun da isteğini vereyim, Kim de mağfiret isterse ona (da) mağfiret edeyim?” (Buhârî, Teheccüd, 25)

Kimin bir şeye ihtiyacı varsa veriyor. Öyleyse biz de hiçbir şeye ihtiyacımız yokmuş gibi durmayalım, isteyelim.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı şekilde amel yapmayı nasip etsin. Bizi kendi nefsimize teslim etmesin, bizi hayırlarda kullansın inşallah.


Sayı : 46
Büyük Kapak