"Nur’lu Yolun Kutlu Rehberi"

Sayı : 14 / Nisan 2013, Konu Başlığı : Kapak

Siz de bilirsiniz ya, biz çocukken “Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri” yoktu. O bembeyaz başörtülerini bağlamış, gül çehreli kızlarımızın, hep bir ağızdan “Beş yüz yetmiş birde bir Güneş doğdu” ilahisini söylediği… O Kutlu Nebi için yazılmış şiirlerin okunduğu, O’nun ışık sözlerinin anıldığı, O’nun hayatından kesitlerin anlatıldığı…

O zamanlar Mevlit Kandili vardı ama ne yalan söyleyeyim, mevlit ne demek, kandil ne demek, pek bildiğimiz yoktu. Mevlit deyince Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i aklımıza gelirdi daha çok. Onu da daha çok, bir yakını ölen kişiler, camide mevlit okutturduğu vakit duyardık. Tabi tam manasıyla anlamazdık; çünkü hem kelimelerine yabancılaş/tırıl/mıştık hem de kaside okuma kültürüne…

Çocukluk işte, yine de, Sümbül Efendi Camiinde ne zaman mevlit okutulsa, sonunda mevlit şekeri dağıtılacak diye iki saat diz çöküp oturur, dinlerdik; “Allâh adın zikredelim evvela Vacib oldu cümle işte her kula” diye başlayıp, Fatihalar, salavatlar, aşırlar ve ilahilerle verilen aralardan sonra tekrar, “Amine hatun Muhammed annesi, Ol sadeften doğdu ol dür danesi” diye devam eden bu uzun kasideyi…

Hatta o tertemiz hafızamıza çoğu mısraı da yerleşmişti ve artık nerede Fatiha okunacak, nerede herkes ayağa kalkacak, nerede salavat getirilecek, nerede herkes yanındakinin sırtını sıvazlayacak bilir hale gelmiştik.

Belki bazı kelimelerini anlayamazdık ama anlayabildiğimiz kısımları, çizgi filmlerin, komik videoların doldurmadığı tertemiz hayal dünyamıza bir resim çizerdi, kelimelerden… Göklerle, meleklerle, nurlarla, alemlerle, hurilerle bezeli bir resim… Söz dönüp dolaşır asıl maksada gelirdi: “Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır, Bu gelen tehvid-i irfan kânıdır.”

Kelimelerin manasını, edebiyatını, inceliğini tam olarak anlamasak da bir şeyi anlardık: “Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın dünyaya gelişi büyük bir hadisedir.”

Ama hepsi buydu. Neden böyleydi, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bizim için neden önemliydi, bilmiyorduk.

Hâlbuki dindar bir ailede yetişmiştik, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın adı anılınca salavat getirmek lazım diye duyardık. Onun sözlerine hadis-i şerif, yaptıklarına sünnet-i seniyye dendiğini bilirdik. Ama Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bizim için neden bu kadar önemlidir, bilmiyorduk.

Okulda zaten öğrenmedik. Daha sonra Kur’an kursuna geldiğimizde, hiç unutmuyorum, Siyer diye bir dersimiz olduğunu duyunca “O ne demek?” diye soranlarımız vardı. Siyer dersi hocamız, ilk gün sormuştu: “Siyer, yani Peygamberimizin hayatını öğrenmek neden önemli?” ve hiçbirimiz doyurucu bir cevap verememiştik.

Sonunda -Allah razı olsun- kendisi açıklamıştı:

“Siyer, İslami ilimlerin ana kaynağıdır. Çünkü Allah'ın kitabı Kuran-ı Kerim’in manasını incelikleriyle anlayıp doğru tefsir edebilmemiz için, sebeb-i nüzulü, yani “ayetlerin iniş sebebini” bilmeliyiz. Bu da ancak Peygamberimizin hayatını bilmeye bağlıdır. O ayet hangi olay üzerine nazil olmuş, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam o ayeti nasıl anlamış, nasıl hüküm çıkarmış ve hayata geçirmiş, bunları ancak O’nun hayatını bilirsek anlayabiliriz. Hadis-i şerifler için de aynısı geçerlidir, sebeb-i vürudunu, yani Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin o sözü hangi hadise üzerine söylediğini anlamak için yine onun hayatını bilmemiz gerekir. Bu sebeple hadis, tefsir, fıkıh gibi temel İslami ilimler Peygamberimizin hayatını iyi bilmekle öğrenilebilir, anlaşılabilir.”

İşte şimdi taşlar, biraz da olsa, yerine oturmaya başlamıştı. Peygamberimizin sadece ayetleri tebliğ eden bir postacı olmadığını, dinin tatbikatını onun öğrettiğini, örnek olduğunu anlamaya başlamıştık.

Elbette onu tanımamızda Çağrı filminin de eşsiz bir yeri vardı. Gençlik çağımızda bize ihtiyaç duyduğumuz o iman heyecanını en güçlü şekilde hissettiren de oydu zannederim.

Peygamberimizin batıl inançlarla mücadelesini öğrendikçe, O’ndan önce dünyanın ne halde olduğunu, O’nun tebliğ ettiği hakikatin insanları nasıl bir vahşetten kurtardığını kavradıkça, O’nun değerini daha iyi anlamaya başlamıştık.

İlahiler, marşlar, ezgiler, İslamî romanlar, bant tiyatroları bize İslamî bilinç kazandırırken, sanki dış dünyanın tesirlerinden uzak bir kültür dünyası inşa ediyorlardı. Yatılı kurslarda okumamızın ve evimizde televizyonun da olmaması yardımıyla biz, sanki Peygamberimizin çağında yaşıyor gibiydik. Ama sadece zihinlerimizde…

Kurstan eve geldiğimiz zaman, daha kursun o büyük kapısından çıkar çıkmaz bambaşka bir dünyaya adım atıyorduk. Ne yazık ki o dünya, Peygamberimizden uzak, O’ndan habersiz ve irtibatsız bir dünyaydı.

Tahsil hayatı bitip evlilikle birlikte dünyevî hayat başladığında ne yazık ki kursta öğrendiklerimizden bambaşka şartlarla bulduk kendimizi…

Etrafımızda ne çöl vardı, ne hurma ağacı. Peygamberimizle aramıza bin dört yüz yıl girmişti. O kendi çağında diri diri toprağa gömülen kızları kurtarmıştı. Putlar ve kilise gibi kurumlar karşısında diz çökmüş insanlığı elinden tutup ayağa kaldırmıştı. Cahili adetleri kaldırıp Allah'ın hükümlerini tatbik etmişti.

Ama bugün şartlar çok başkaydı. Benim yaşadığım çağda kızlar kuma gömülmüyor, hevesat bataklığına gömülüyordu. İnsanlar putların değil büyük şirketlerin, paranın önünde diz çökmüştü. Eski adet ve geleneklere itibar kalmamış gibi görünüyordu ama yeni moda cahiliyye adetleri birbiri ardınca piyasaya sürülüyordu.

Bu çağda ne yapmamız gerekiyordu? Bunu bize kim söyleyecekti?

İslamî ilimler, kitapların iki kapağı arasında, ancak akademik araştırmaların konusu durumuna gelmişken, Peygamberimizin getirdiği hidayete bizi kim eriştirecekti? Kim bize köprü olacak, aradaki bu mesafeyi kapatan bir bağ kuracaktı?

Herhalde kısmetliydik ki, Allah-u Zülcelal, Peygamberlerin mirası olan İslami ilimlere sahip çıkan, O’nun yolunun öğretmeni, O’nun nurunun ayinesi olan Allah dostları, hakiki mürşidleri karşımıza çıkarmıştı.

İşte o zaman Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin çağları aşan, zaman-mekan mesafelerini tanımayan, kıyamete kadar ümmetinin her bir ferdini aynı sıcaklıkta kucaklayan kimliği ve vazifesini idrak edecektim. Peygamberimizin neden Âlemlere Rahmet olduğunu o zaman anlayacaktım.

Artık Peygamberimizin yüceliğini ve mükemmelliğini daha iyi idrak ediyorduk. Çünkü Peygamberlerin insanoğluna nasıl bir rehberlik yaptığını daha iyi anlıyorduk. Rehberlerimizin bize yaptığı irşad, Peygamberimizin ashabına yaptığı irşadın bir numunesiydi.

Bizi bu çağda kaybolup gitmekten, dünyanın esiri şeytanın oyuncağı bir zavallı olmaktan kurtaran o Merhamet Erleri de feyz ve ilhamlarını Peygamberden beri devam ede gelen Altın Silsileden alıyordu.

İşte Süleyman Çelebinin Mevlidini şimdi daha iyi anlıyorduk. “Dedi gördüm ol Habîbin Annesi /Bir acep Nûr kim, güneş pervânesi/ Berk urup çıktı evimden nâgehân/Göklere dek Nûr ile doldu cihân”

Bizim nesil Peygamberimizin neden hayatımızın ışığı ve manası olduğunu böyle uzun bir yoldan, tecrübelerden geçerek, arayışlar neticesinde öğrendi. Şimdi bize düşen çocuklarımızın da bunu anlamasını sağlamak… Çünkü onların bütün bunları anlamaya çok ihtiyacı var.

Onlar bizimkinden bin kat daha gürültülü ve karmaşalı bir dünyada yetişiyorlar. Onları savrulmadan, kaybolmadan Peygamberin nur yoluna kavuşturmamız gerek.

Bazen çocuklarımla sohbet ediyorum ve onlara soruyorum: “Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam olmasaydı ne olurdu?”

Bu soru üzerine konuşuyoruz, tartışıyoruz. “Gelin bunu tahmin etmek için Peygamberlerin getirdiklerini unutanların halini gözümüzün önünde canlandıralım” diyorum.

İnsanlar tevhidi unutunca, tabiat varlıklarında gördüğü hareketleri bizzat o varlığın iradesi zannederek onlara taptı. Güneşe; ışık veriyor diye, yıldıza; o doğduğu zaman yağmur yağıyor diye, ırmağa, toprağa, denize bereket getiriyor diye…

O çok güvendiğimiz insan aklı, Peygamberler gelip de “Güneş ve Ay onun kuludur. Onun emriyle dönerler. Onları sizin menfaatiniz için Yaratan ve Yöneten Biricik İlahınızdan başkasına tapmayın” diyene kadar, bunu düşünmekten aciz kaldı.

Peygamberlerin getirdiği ilahi hükümlerin aydınlığından uzak kalanlar öylesine vahşileşti ki, yamyamlıktan, kendi kız kardeşiyle evlenmeye kadar, insan kurban etmekten, uğursuz saydıkları kişileri ateşte yakmaya kadar her türlü sapkınlığa düştü.

Hatta bir kısım kavimler, Peygamberleri birbiri ardınca gelip uyardığı halde, onları da kendi sapkın inançlarına uydurdu, onlara iftiralar attı, söylemedikleri sözleri onlara izafe etti, hatta onları Allah-u Teâlâ’ya eş koştu. İşte Peygamber sözlerinin bile saptırıldığı o karanlık ve karışık çağların sonunda Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam geldi…

Geçmişin bütün cehaletine sünger çekercesine yepyeni bir vahiyle geldi ve en koyu cehalet içindeki bir kavmi insanlığın muallimi yaptı.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam geçmişteki insanları nasıl vahşet ve zavallılıktan kurtardıysa bugünkü nesiller de yine O’na muhtaç. Çünkü bugünkü insan da modern bir cahiliyye içinde zavallılaşmış durumda.

Düşünün bir kere, üstün teknolojik araç gereçleriyle yaptıkları araştırmalara güvenip kendilerini pek beğenen bilim adamları, insanı ancak etiyle kemiğiyle değerlendiriyor ve “İnsan, maymun gibi bir canlı türüdür” deyiveriyor.

Böyle bir zihniyetle eğitilen bir neslin maymun gibi yaşamasına, midesinden ve eğlenmekten başka bir şey düşünmemesine şaşmalı mı?

Peygamberin getirdiği ışıktan mahrum olanın en bilgilisi bile böyle cahil, kendi değerinden habersiz, gayesiz, mutsuz, umutsuz…

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ise her şeyden önce bize, kendi değerimizi bildiriyor, “Kim olduğumuzu,” açıklıyor. Ki Peygamberlerin getirdiği vahiy olmadan bunu asla bilemezdik.

Dünyadan geçen binlerce filozof, sanatçı, devlet adamı, eğitici… insanoğlunun kim olduğunu, hayatının anlamını, yaratılış gayesini, ancak ve ancak Peygamberlerden öğrenebildi. Gayesini öğrenince değerini de anladı. Değerini anlayınca o gayeye ulaşacak gücü kendisinde buldu.

Bugün inkar edenler de dahil bütün düşünce adamları ancak Peygamberlerin öğrettiği kavram ve değerlerden istifade ederek fikir üretebiliyor, onlardan ilhamını alıyor. Mesela adam çıkıyor, sosyal adaletten bahsediyor ama çelişkili bir şekilde peygamberleri inkar ediyor. Bir kere düşünün, insan bir maymun türü ise neden kurduğu sistemin adil olması gereksin ki? Tabiatta adalet mi var? Büyük balık küçük balığı yutar…

Yeryüzünde Allah'ın halifesi olup onun yüce esma ve sıfatlarına ayinelik etmek ancak “İnsan-ı Kamil”e nasip olabilecek bir zirve…

Peki “hayvandan da sapkın” olan nefsi emareler, Peygamber terbiyesinden geçip saflaşmadan, nasıl böyle yüksek ahlak gerektiren bir medeniyet kuracak?

Peygamberin gösterdiği adalet ve merhamet medeniyeti idealine, onun gösterdiği yoldan yürümeden nasıl ulaşabilirsiniz ki?

Evet, Peygamberler sayesinde insan, Allah'ın kulu ve yeryüzünde halifesi olduğunu bildi de, etten kemikten yaratılmış olsa da, kendisine nefhedilmiş Ruh ile çok özel bir varlık olduğunu anlayabildi.

Evet, insan çok özeldi ve eğer “Allah'ın kulluğu” eğitiminden geçerse, O’nun Yüksek sıfatlarını yer yüzünde gerçekleştirebilecek bir öze sahipti. Bunun en büyük delili ise, yolun rehberi olan Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem idi.

O bütün varlığıyla, hayatıyla, ahlakıyla bir numune, bir delil, temessül etmiş bir mana idi.

O da beşerdi, bütün insanlar gibi etten kemiktendi; ama Yüce Allah'ın cemal ve kemal sıfatlarının ayinesi olacak kadar benliğini arındırabilmişti.

Böylece O’nun ahlakı el Ekram el- Ekramîn’in ahlakının bir numunesi olan en kerim ahlak olmuştu. O’nun merhameti, Erham er-Rahımînin yaşayan bir misali olarak önümüzdeydi. Bizi de o kerîm ahlaka, o engin gönle, o merhamete bir misal olmaya davet ediyordu. Çünkü yeryüzünde müminler, Allah’ın şahitleriydi ve görenlere Allah’ı hatırlatan şiarlardı.

Allah'ın kulu ve halifesi olmak da buydu işte. Benliğin zulmetinden arınıp Hakkın nuruyla apaydınlık olmak. Benliğin bencilliğinden ve fena ahlakından soyunup övülen ahlaka bürünmek… Bunun için ise benliğin cehaletini ilimle, sapmalarını istikametle, vesveselerini teslimiyetle tedavi etmek… Hem bütün bunları kolaylıkla, yaratılışa uygun, fıtri bir usulle yapıvermek…

Peki bu nasıl olacaktı?

İşte en güzel haber de buydu ya!

Peygamberimiz bize sadece bilgi verip, yolu gösterip, yolun yarısında bırakmış değildi. Aksine o her zaman bu Kutlu Kervanın başında gidiyor, ona tabi olanları Hak Teâlâ’nın rızasına, muhabbetine ve kurbiyetine eriştiriyordu.

Bir yandan yaşadığı hayatıyla, ardında bıraktığı sünneti ile yolda nasıl yürüneceğini öğretiyor bir yandan da yolunda gidenler için feyz ve ruhaniyet kaynağı olmaya devam ediyordu.

Nur yolun yolcusu o mübarek kervan hep yolda ve her çağda ona katılanlar olacak.

O kervana katılmayı isteyip de yol yordam bilmeyenlere rehberlik eden mürşidler de birbiri ardınca gelmeye devam edecek.

Yeter ki, biz onların kıymetlerini bilelim, tavsiyelerine uyalım ve onların feyzinden istifade edelim.


Sayı : 14
Büyük Kapak