O Diyar Bir Başka... Ramazan’da Bambaşka...

Sayı : 5 / Temmuz 2012, Konu Başlığı : Kapak

Haremeyn...

Hazret-i Âdem’den Hazret-i İbrahim’e, Hazret-i Havvâ’dan Hazret-i Hâcer’e, Hazret-i İsmail’den, Peygamberler Sultânı –sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e; enbiyânın, ashâbın, evliyânın hâtıralarıyla, ayak izleriyle, gül râyihalarıyla dopdolu bir belde...

Mekke ve Medine...

Bu mukaddes mekânlara seyahat her zaman bereket, her zaman rahmet, her zaman feyiz ve rûhâniyet vesilesi...

Fakat zamanlar arasında bereket farkı var. Dünyanın maddî mânâda en bereketli ovalarının en bereketli zamanı yaz sonudur. Meyvelerin dalları doldurduğu, insanların bir tatlı heyecan ve neşe ile hasada, bağ bozumuna, meyve toplamaya koştuğu, ikramların bereketin taştığı bir mevsimde o yerlere gitmek bambaşka olur.

Mukaddes toprakların hasat mevsimi ise, Ramazân-ı şerif...

Cihanın mânen en bereketli bahçesi Medine-i Münevvere’nin, en mukaddes vâdisi Mekke-i Mükerreme’nin en mübârek zamanı Ramazan...

Feyiz ve rûhâniyet nehirlerinin en coşkulu, en gür çağladığı mevsim, Ramazan...

Zaman zaman manzarasıyla bir Avrupa şehrinden ayırt edemeyip hayıflandığımız İstanbullarımıza, Ankaralarımıza dahî; bir Haremeyn atmosferi getirmez mi Ramazan? O mukabele râyihalı mübârek nefhasıyla, o ilâhî fermana tuğra çeken hilâliyle, o Rabbimize en güzel kokan oruçlu ağızlarıyla, semâmıza hükmeden mahyalarıyla, şeytanları zincirlere vuran dinginliğiyle, huzuruyla Ramazan; bizim maddîleşmiş, dünyevîleşmiş hayatlarımıza bile bir îman ve takvâ elbisesi giydirivermez mi?

Elbette, rûhâniyetin merkezi olan Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhara’da da bu mânâ meltemleri en coşkun şekilde eser. Rahmet yağmurları bir başka yağar. Muhabbetullah ve aşk-ı Mustafâ güneşleri daha bir sıcak, daha bir olgunlaştırıcı nazar eder.

Böylece o mübârek iklimde olabilenler, Cenâb-ı Hakk’ın bu ikrâmına erenler, ne müthiş fotosentezlere, ne bereketli ruh meyvelerine nail olurlar.

Yoğunlaştırılmış İbâdet Kampı...

Umre, dînî hayatı ömre yaymak... Bunun bir nevi stajı...

Hakk’ın muazzam beytinin, Rasûlullâh’ın cennet bahçesi makamının hâlelediği o mübârek iklimde, yirmi dört saati ibâdet nakışlarıyla bezemek...

Farzları cemaatle, hem de ne büyük cemaatlerle kılmak ve bol bol nafile ibâdet imkânı...

Ramazân-ı şerif, nafile namazlara, hatimle kılınan teravihi ekliyor. Ramazan’ın son on gününde ise, teheccüdü... Uzun kıyam ve secdelerde, içli kırâat ve vitir duâlarında gözyaşlarını, Haremeyn’in çekim gücüne teslim etmek... Tevbeleri o mürekkeple imzalamak... Secdelerle mühürlemek...

Kur’ân tilâveti... Ramazan’da mukabele ve hatim coşkusuyla bir başka... Kur’ân tilâvetini, günlük hayatın bir parçası yapmak için en güzel başlangıç yeri...

Mescidlerde tesbihat ve Kur’ân tilâvetinden başka bir şeyle meşgul olmayarak, «Ya hayır söyle ya sus!» talimi...

Sağanak sağanak... İhsan ve infak...

Fitre ve zekât mevsimi oluşuyla cömertlik rüzgârlarını daha bir coşturuyor, Ramazan. Ramazân-ı şerifte umrede iftar sofraları açmak, buna oruçluyu iftar ettirme sevabını da ilâve ediyor. Hem de haremeynin misafirlerini iftar ettirme şerefiyle birlikte...

İftar sofralarındaki o yardımlaşma, o cömertlik yarışı, o çoğu kez birbirinin dilinden dahî anlamayan ümmet arasındaki nezaket, zarafet ve İslâm şahsiyetinin tezâhürleri; işin içine ahlâk ve muâmelâtımız adına da güzellikler katıyor.

Îtikâfta genç-yaşlı müslümanlar... Hâli meçhul... Belki duâsıyla affedileceğimiz bir Hak dostu... Her gecede leyle-i kadri ararken, her geçeni Hızır bilme şuuru...

Bu kıvamda bir umre, mümini hadîs-i şerifteki sırra erdirir:

“Ramazan ayında yapılan umre, tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar.” (Buhârî, Umre, 4; Müslim, Hac, 221)

Ruhların bu kıvama erdiği bir umrede ihram; amel defterinde bembeyaz bir sayfa, apak bir kefen olur... Ömür, safvet ve mürüvvet içinde bir sa’y ü gayrete dönüşür.

Böyle bir şuurla tavaf da tavaf olur.

Emrine Pervaneyiz Rabbim

Rabbimiz’e Elest Bezmi’nde verdiğimiz sözü temsil eden Hacerü’l-esved’i selâmlayıp başladığımız tavafta, Hakk’ın emirleri etrafında pervane oluş...

Hakk’ın yolunda durmadan yorulmadan -son âna dek- yürüyüş...

Kesret içinde, vahdete doğru çekiliş... O siyah nûra, o nûrânî karadeliğe doğru süzülüş, bir boyut değiştiriş... Gözyaşı selinde, kevsere akış...

Ümmet-i Muhammed’in ehl-i sünnet ve’l-cemâatin, müslüman kardeşliğinin potasında eriyiş... Şevkin füturu hâlinde bile, Hızırvârî bir omuzla silkiniş... Yeniden yola koyuluş...

Şiirin diliyle;

Nur hâlesi hâlinde gönülden bir akış bu!
Allah diyerek, benliği elden bırakış bu!

Hak nûruna yerden koparak göklere doğru,
Pervâne olup varlığı sevdâda yakış bu!..

Bin cân ile çevrildiğimiz kıblede Hakk’a,
Gayben inanıp sonra da gözlerle bakış bu!

Kır çemberi, bul mihveri, Allâh’a revân ol,
Yol yol dönerek şevk ile mîrâca çıkış bu!

Kullukta tavaf bahçesinin gülleri başka,
Tâlî, ne güzel manzara, seyret, ne nakış bu!

Gitmeyenler; o sıcak beldede orucu zor zannedebilir. Hayır!.. “Beni Rabbim rızıklandırır.” buyuran Gül Nebî’nin civarında, Hak Teâlâ’nın komşuluğunda hissedilen biricik açlık, daha fazla sevap kazanma iştiyakından ibaret...

Nefsin tamahı kesilirse, iftarda ikram olunan bir kâse yoğurt, üç-beş hurma ve ganî ganî zemzemle, sahurda atıştırılacak birkaç lokma ve sabah ezanından önce Mescid’e varıp içilen zemzem, oruçlu bedenin bütün performansına kefil...

Fakat, tamahkâr bir nefsi kim doyurabilmiş ki?

Aç bir gözü, topraktan başka ne tatmin edebilmiş ki?

Otel Lobisinde Umre (!)

Çünkü her şey hissedene... Hissetmeyenlerin Ramazan umresinden de hissesi ancak lakırdı... Bina, otel, lobi, alışveriş, açık büfe... Oruç tutuyoruz bahanesiyle, öğle ve ikindi namazlarında o mübârek, bire bin, bire yüz bin ikliminde camiye gitmeyip otel odasında geçiştirmeler...

Dünyayı saran dünyevîleşmenin öncü müesseselerinin -maalesef var olan- Mekke-Medine şubelerinde, otel lobilerinde, alışveriş merkezlerinde, kafelerde vakit öldürüşler…

Mahşer provası olan bu kontrastı yüksek, bu alabildiğine siyah-beyaz iklimde, hâlâ renklerin, farklılıkların, şeytan süslemelerine odaklanmak... Hicvin keskin diliyle seslenelim nefsin o düşkünlüklerine:

Sabâha dek yiyeceksin, oruç iken yenemez...
Gurûba dek yatacaksın ki bünye dinlenemez...

Yeter mi hurma ve zemzem? Ne yanda fast-foodlar!..
İbadete kuvvet deyip, avuç avuç ye çerez

Giyin kuşan da el-âlem edâ ve zevk görsün...
Aman aman o ne ihram! Fransa’dan mı o bez?!

Suitte seccâde varsa da, Ravza’ya da uğra...
Otel-pazar sıkılırsan, biraz da Kâbe’de gez!..

Kimin ne haddine etmek senin önünde tavaf?!
Senindir ümmet-i Ahmed, buyur, açık büfe ez!..

Vakit kalırsa o engin fikirlerinden sun,
Duman duman lobi ehliyle tam olur sentez...

Kaçıncı kez Haremeyn’in viaypi yolcususun,
Akıl mı vermeye kalkmış zavallı dünkü çömez!..

Bu söylenenler nefsimize... Asla bir başkasına bakıp da bu düşünceleri üretmemeli... Çünkü o diyar, bu mânâda da çok hassas bir diyar... Herkes merdiven basamaklarında, fakat iniyor mu çıkıyor mu bilinmez... Belki alt basamaklarda gördüğün ve nefsin adına kınadığın bir kişi, çok hızlı bir tırmanışın ilk basamağındadır.

Dersleri nefsimiz adına almalı... Başkasına bakmamalı... Nefsimizi muâheze edip, başkalarına müsamaha ve hüsn-i zan ile bakmalı...

Çünkü;

Kusuru nefiste değil de başkasında aramaktır, aranıp da bulunabilecek en büyük kusur...

Çok mühim bir husus, diğer ülkelerden Müslümanlara karşı hislerimize dikkat etmek… İnsan önce diğer ümmetin bütün renkleriyle bir arada olmanın mutluluğuna ve heyecanına kapılır. Daha sonra ülfet ve alışkanlık arttıkça, nefsin gözü kusurlara odaklanmaya başlar. Bilhassa ülkemizdeki edebi, hürmeti, sünnet namazlara düşkünlüğü ve benzeri hâlleri oradaki bazı toplumlarda görememek, gönlü üzüntü ve tenkitle meşgul edebilir. Burada iki dikkat noktamız olmalı:

1.Onları kınamamak. Çünkü bahsi geçen hususlar, farzlar değil, fazîletlerdir. Kişinin, kendinde olduğunu düşündüğü bir fazîletin, başkasında olmadığını dile getirmesi çok çirkindir. Bu, teheccüde kalkmış kişinin, uyuyanları ayıplaması kıssasına benzer.

2.Onlardan etkilenmemek. Onların ahvâlini görünce ecdadımızın bize bıraktığı güzel edep mirası için şükretmeli ve kıymetini bilmeliyiz. Başkalarını kınamamak, hâlleriyle hoş görmek başka, onları örnek almak başka... Allah Teâlâ’nın bize hasbelkader lutfettiği bu güzel edebi kaybetmemiz de doğru olmaz. Bir inceliği bilmeyen kişi mazurdur. Fakat bilen artık daha geriye gitmemelidir. Efendimiz’in yanında kendi meşrebince konuşan bedevî mazur... Fakat, suffe ashâbı soru sormaktan bile hayâ hâlinde...

Yol Refîkı Çok Mühim

Gerek bu tehlikelere düşmemek, gerekse istifadeyi artırmak için olsun; Ramazan umresinde de, ömrün her devresinde olduğu gibi arkadaş çok mühim... Umrede refikimiz bizi boş konuşmalarla, hele hele gıybetle meşgul etmemeli. Tabiî dünya metâı, zevk u safasıyla da... Gönlümüzü mescidlere raptedecek, heyecanımıza heyecan katacak, bizi çarşıya, kantara, metreye değil, hep ibâdete, tâate, tilâvete, sehâvete çağıracak dostlarla varmalı oraya...

Aileler çocuklarını dönüştürmek için götürüyorlar umreye... Namaza başlasın, şuurlansın diye... Fakat bunda da arkadaş ve hoca çevresi şart. Yoksa unutmayalım ki, seküler dünyanın azgın sızmaları, başıboş bırakılmış bir ergenlik çağı gencini, Medine’de bir otel lobisinin internetli kafesinde de ağına düşürür. Böyle bir diyarın kıymetini bilemeyip, önemsemeyip, sevap yerine günah işlemenin vebali daha büyük olur, maazallah. Allah korusun, kişinin alacağı mânevî yara çok daha ağır hasar bırakır...

İster çocuklar, gençler, isterse yetişkinler...

Şunu unutmamalıyız: o mübârek iklimin maddî hâtıraları ve dekoru; mânevî feyiz ve rûhâniyeti, oraya giden kişinin hazır oluşu nisbetinde tecellî etmekte...

Bu sebeple, bir namaza durmadan önce abdest alıp, takke takıp, kıbleye dönüp, halı temiz olsa da seccade serip, istiğfarlar getirerek, durgunlaşarak, etrafımızdan alâkayı kesmeye çalışmamız, nasıl namazın huşu ve huzur kalitesini artırıyorsa; umrede de aynen ve fazlasıyla öyledir.

Umre yolculuğuna hazırlanan bir mümin; eğer gözünü, kulağını, beden ve ruhunu, çok daha titiz bir mânevî perhizle, bir ameliyata girecekmiş gibi arındırır ve temizlerse, o mukaddes deryanın şifasını vücudunun her zerresinde hissetmesi mümkün olur.

Turist Gibi Gitmemeli

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe gibi bazı İslâm büyükleri, Medine’ye vardıklarında derhâl, huzûr-ı peygambere varamaz, şehrin dışında bir çadırda bir hazırlık devresi geçirirlermiş.

Bu mânâda, kaçıncı kez gidilirse gidilsin, Ravza ziyareti, Kâbe’ye nazar gibi özel anlara, her iftitah tekbirinin hak ettiği, mânevî hürmet, titizlik, titreyiş ve ürperiş âhengi verilmeli... Müze gezer gibi bir ahvale, turistçe bir gevşekliğe asla düşülmemeli...

Âhiret, gerçek hayat...
Sa‘yiniz olsun Sırat...
Bir salâdır her salât,
Her ezan bir Sûr ola...

Unutmamalı ki, ziyaretgâhımız, Nâbî’nin söylediği gibi:

Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir, makām-ı Mustafâ’dır bu.

“Bu mübârek belde, Allâh’ın Sevgili Habîbi’nin mekânıdır. Burada edepten en ufak bir taviz dahî verme!.. Burası, Cenâb-ı Hakk’ın nazar ettiği bir noktadır; Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in makamıdır.”

O mukaddes iklime, şair Seyrî’nin hissiyatıyla varmak gerek:

Hakk’ın kulusun, bizlere baştâcı Rasul’sün,
Mutlak Güzel’in sevdiği en Sevgili Gül’sün,
Ardınca Efendim iki dünyâ yola düşsün,
Her emrine, her nehyine îmân ile geldim...

Kubbemde Bilâl’in o yanık, tatlı sesiyle,
Ömrüm boyu mecnun gibi sevdâ nefesiyle,
Ey Canlara Cânan, Sen’i görmek hevesiyle,
Rüzgâra karıştım yine harmân ile geldim...

Ravza’n ki yanık kullara hastâne misâli,
Aşkınla gönüller, deli-dîvâne misâli,
İnsan ve melek yan yana pervâne misâli,
Yandım kelebekler gibi külhân ile geldim...

Bu yangın gönüllerle o mukaddes diyara, bu mübârek mevsimde gidenlere selâm olsun. Duâlarında ümmet-i Muhammed olarak bizlerin de adları mezkûr olsun...

Ne mutlu sizlere! En şanlı yolculuktasınız!
Yarın, Nebî’ye ve Allâh’a komşuluktasınız!

Cihânın en yüce, en kutlu mevkiindesiniz...
Cihân içindeki cennette son ufuktasınız!

Hazînedir o diyar, her taraf gümüş, elmas!
Kadir bilen için, altın akan oluktasınız!

Vakit de tam Ramazan’dır, devâmı hoş bayram!
Arınma mevsimi, kıymetçe en doruktasınız!

Bütün bu nîmete ek siz Nebî ve ashâbın,
Berâberindesiniz, gülle dostluktasınız!

Duâ edin de Hüdâ kısmet eylesin bize de,
Duâ kabûlüne şâyân olan soluktasınız!..


Sayı : 5
Büyük Kapak