Çocuklarımız Okulda Ne Öğreniyor?

Sayı : 7 / Eylül 2012, Konu Başlığı : Kapak

Anne babalar olarak çocuklarımız için, mümkün olduğu kadar, her şeyin en iyisini isteriz. Onlara bu kadar emek verdik; eğitim şartları sebebiyle heba olup gitmelerini istemeyiz. Çocukların eğitim çağı bir kere ele geçer, bir daha asla geri gelmeyecektir. Bu sebeple çocuk eğitimi asla ertelenemeyecek, en acil ve en önemli meselemizdir. Peki, ama onların iyi yetişmesinden ne anlıyoruz?

Günümüzde eğitim denilince akla gelen, iş bulmayı kolaylaştıran bir tahsildir. Her ne kadar anayasaların eğitimle ilgili maddelerinde: “Eğitimin amacı insan hakları ve demokrasiye inanan, kendini ifade edebilen, bağımsız bireyler yetiştirmektir” gibi cümlelere rastlansa da, pratikte eğitimin amacı, ekonomi dünyasının ihtiyaç duyduğu donanıma sahip elemanlar yetiştirmektir.

Bu sebeple çocuklarımız ilköğretimden itibaren sınavlara girerek yerleşebileceği en parlak okullara yerleşmeye çalışmaktadır ki, CV’sinin eğitim kısmına yazdığına değecek bir tahsil şansına erişsin. Ancak bu eğitim maratonunda çocuğumuz gerçekten hayata hazırlanıyor mu? Eğitim görmeye en elverişli olduğu bu çağda, asıl öğrenmesi icap edenleri öğreniyor mu? Bunun üzerinde düşünüyor muyuz?

Bizim başarı ve mutluluk kıstası olarak gördüğümüz; sınav sonuçları, diplomalar, işler, maaşlar gerçekten başarıyı ve mutluluğu garanti ediyor mu? Bunca emek verilerek elde edilen sonuç, bütün bunlara değiyor mu? Bunu ölçebiliyor muyuz?

Mesela ortaya çıkan toplum yapısına bakalım. İstatistikler -ki sadece sayılabilir, ölçülebilir değerleri gösterdiği halde- eskisinden daha mutlu ve huzurlu bir topluma doğru gittiğimizi göstermiyor. Ne yazık ki suç oranları, ailevî huzursuzluklar ve psikolojik sorunlar artış eğilimi gösteriyor. Hatta artık bu sorunları en yakın çevremizde, mahallemizde, akrabalarımızda görür olduk.

Hani bir söz vardır, “yüz kişinin ölmesi istatistiktir, bir kişinin ölmesi trajedidir” Bunu başka konularda da düşünmek mümkün.
“Boşanma oranları geçen yıla göre şu kadar artmış” denildiğinde bu sadece bir istatistik oluyor. Ama akrabamızın kızı boşandığında, bu sadece bir haber midir? Veya komşumuzun oğlu uyuşturucu müptelası olduğunda… Sınıf arkadaşı çeteye üye olup bizim çocuğumuzu tehdit ettiğinde… o zaman gerçek bir trajedi oluyor, öyle değil mi?

Ancak o zaman, grafiklerdeki çizgilerin ne demek olduğunu biraz olsun idrak edebiliyoruz. İşte o zaman anlıyoruz ki, eğitime bu kadar para, imkan, emek harcandığı halde toplum daha iyiye gitmiyor. Öyleyse ters giden bir şeyler var.

Ustadan çırağa ahlak eğitimi

Kelimeler bazen bizleri yanıltır. Mesela “eğitim” kelimesi, yeni bir kelime olunca insanlarımız eğitimin de yepyeni bir şey olduğu sanmaktadır. Halbuki eski dilde “talim, terbiye, tahsil, tedrisat…” dediğimiz, eğitim yeni bir şey değildir; insanlık tarihi kadar eski bir kavramdır. Hatta henüz mektep ve medrese gibi eğitim müesseselerinin kurulmadığı çağlarda da eğitim vardı.

Bir farkla, o zamanlar eğitim daha fıtri bir yöntemle, ustadan çırağa, doğrudan doğruya taklit ve belletme yöntemiyle veriliyordu. Çocuklar anne babalarından ve ustalarından, bakarak, deneyerek, alışarak birçok şeyi öğrenirdi. Hem bu eğitim metoduyla sadece bilgi verilmez, aynı zamanda ahlakî terbiye de verilir ve manevi değerler aktarılırdı. Mesela anne, kızına veya usta çırağına; sadece hamur yoğurmayı öğretmezdi, aynı zamanda hamur teknesinin kenarlarını sıyırmayı, yani israf etmemeyi de öğretirdi.

Zamanla bilgiler çoğaldı, uzmanlaşmaya ihtiyaç arttı. Bu da eğitimde müesseseleşme ihtiyacını gündeme getirdi. Ama ailede ve cemiyet içinde verilen eğitim önemini koruyordu. Fakat günümüzde kadınların da çalışmasını hedefleyen programlar, çocukların eğitime çok daha erken başlamasını teşvik ediyor.

Zaman içinde zorunlu eğitim süresi artırılarak; aile içinde, tabiatta, camide, sosyal çevrede alınan eğitimin rolü sürekli azaltılır oldu. Artık ailelerin çocuklarını farklı bir eğitim tarzıyla yetiştirmesine fırsat verilmiyor. Bir veli çocuğunu okula göndermek istemezse üç milyar ceza ödemek zorunda kalabilir. Neden? Acaba bu eğitim tarzının sonuçları mükemmel mi ki, bu kadar ısrarla uzatma yoluna gidiliyor?

Eski çağlarda bir kız çocuğu annesinin dizinin dibinde yetişirdi. Ev içinde üretken olmanın, aile içi ve sosyal ilişkilerde geçimli olmanın yolunu anneden öğrenirdi. Şimdi kızlarımız okullarda, sınav maratonu içinde yetişiyor. Kızımız okulundan mezun oluyor, ama bir bakıyorsunuz kopan düğmesini dikmekten aciz.

Sonra da kocası “Bu ne biçim yemek” dedi diye, tasını tarağını toplayıp baba evine dönüyor. Erkek çocuklarımız da farklı değil; tahsil gördüğü alanda iş bulamazsa başka hiçbir işi beceremiyor.

Çünkü müfredattaki derslerin çoğu, hayat boyunca kullanılmayacak, teorik bilgilerden oluşuyor. Ayrıca çocuklar arası zekâ ve yetenek farklılığını dikkate almayan bir müfredat yüzünden çocukların küçük bir kısmı, Allah vergisi zekâ ile kolayca başarılı olup şımarırken, büyük kısmı ise hayatta gerekli ve faydalı yeteneklere sahip olmasına rağmen, ayıklanıyor. Çünkü mevcut eğitim sistemi, başarı için tek tip çıta koyuyor, böylece matematik zekâsına sahip küçük bir azınlık dışında, geniş kitleler “düşük kalite” damgası yemiş gibi hissediyor. Hâlbuki değersizlik duygusuna itilerek aşağılanan ve böylece ziyan edilen bu çocukların içinde, kim bilir ne cevherler var…

Eğitim Hayata Hazırlıyor mu?

Aileleri de çocukları da bunaltan bir eğitim sistemi…
Aile bunca para ve emek sarf ettikten sonra etkileyici bir karşılık bekliyor. Yüksek notlar, parlak başarılar. Ve sonuç: hayal kırıklığı… Tabi bunun acısı çocuktan çıkarılıyor. Aldığı not kadar değerli sayma, yaşıtlarıyla kıyaslama, elinde olmayan bir şey sebebiyle hor görme ve elinde olan şeyleri öğretmeme… Eğitim bu mudur?

Eğitim sistemimiz, gerçek hayatta pek az gerçek duruma uygulanabilecek bilimsel-matematiksel ilişkileri kavramayı öğretiyor. Ama matematiği aşan gerçek hayatı öğretiyor mu? Eğitim sistemi, birçok araç bilgileri öğretiyor, ama hayatın amacını ve ona ulaşmanın inceliklerini öğretiyor mu?

Artık duygusal zekânın zihinsel zekâ kadar ve hatta daha önemli olduğunu psikologlar da kabul ediyor. Belki zihinsel zeka hayata iyi bir yerden başlamakta etkili oluyor ama hayatın ilerleyen dönemlerinde, çeşitli olaylarla karşılaşıldığında ve hele hele kriz anlarında duygusal zekanın çok daha önemli olduğunu görmek gerekiyor. Peki, eğitim sistemimiz çocuklarımıza, bu değerleri kazandırıyor mu?

Eğitim müesseselerinde ve çevresinde, fıtratı bozan, masum yaratılışı dejenere edip kirleten ortamların mevcudiyetin hepimiz biliyoruz… Çocuğunuz müfredattaki derslerden çok, harçlık tüketmeyi, arkadaşlarının telkin ettiği markalı kıyafetleri istemeyi, karşı cinsle flört etmeyi, sigara alkol ve çeşitli maddeler kullanmayı öğreniyor(!)

Bu hayat tarzında çocuklarımızın vermeyi, hizmet etmeyi, yardım etmeyi öğrenme imkânları yok. Sistem onlara hep istemeyi, bir karşılık ödemeden almayı öğretiyor. “Ailelerinizden eşofman takımı, yardımcı kitap setleri, okul gezisi, yılsonu balosu, kıyafeti, fotoğrafı vs. için para isteyin…”

Hep isteyin… Neyin karşılığında? Çocuklara, aldıklarının karşılığında, hiç değilse kuru bir teşekkür etmeyi öğretiyor mu bu eğitim sistemi? Ne gezer…

Kısacası bu sistem, hayatta gerçek başarı için gereken, değerler eğitimini vermekte başarısız. Ne yazık ki, bir çocuk ne kadar sabırlı, düşünceli, iyi niyetli, güzel ahlaklı olsa da bunun onun karnesine bir etkisi yok. Hâlbuki hayatta mutluluk ve başarının asıl anahtarının bu manevî değerler olduğunu bizzat bilim adamları da söylüyor.

Eğitimde tek problemimiz, sınıf mevcutları ve okulun fiziki imkânları değil. Eğer öyle olsaydı, sınıf mevcudu ortalaması yirminin altında olan Avrupa’da hiçbir sorun olmaması gerekirdi. Ama onlar da sorunlarla karşılaşıyorlar ve arayış içindeler. Mesela İngiltere’de bir kolej, müfredatına “öğrencilerin sahip oldukları şeyleri fark edip şükretmelerini” amaçlayan bir çeşit drama dersi koymuş.

Çünkü şükreden insanın daha huzurlu ve başarılı olduğu anlaşılmış. Yine bugün psikologlar, hayatın getirdiği farklı durumlara karşı dayanıklılığı artıran faktörleri araştırdıklarında inanç ve ahlakın önemini keşfediyorlar. Kısacası Avrupa’da maneviyatın önemi yeniden keşfedilirken, din dersi almak istemeyen öğrencilere dahi ahlak dersleri verilmesinin lüzumundan bahsediliyor.

Fıtrata Uygun Eğitim

Aslında bugün Avrupa ülkelerinin birçoğunda, ilköğretimde yoğun bir şekilde din eğitimi veriliyor. Hatta Almanya’da din eğitimini bizzat cemaatler veriyor. Fakat şu bir gerçek ki, öğretmenlerin kuru kuruya anlattığı din kültürü dersi de yeterli olmuyor.

En başta da bahsettiğimiz gibi, eğitimde insan fıtratına uygun eğitim verilmediği için başarı sağlanamıyor. Yani sevgiyle örnek alma, feyz ve ruhaniyet etkileşimi yani tasavvuf tabiriyle in’ikas ve insibağ sırrı uygulanmadığı için…

Mesela Peygamberimizin verdiği eğitim tamamen fıtri yönteme dayalıydı. Onun ardında cemaatle namaz kılmak, ibadet olduğu kadar bir halk eğitimiydi. Sahabe, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin ardında namaz kılarken, onun tane tane okuduğu sureleri kulaktan ezberlerdi.

Onun yanında oturup sohbet dinleyerek -daha sonra hadis adını vereceğimiz- ilim ve hikmet kaynağı sözlerini belleyen, onu takip ederek yaptıklarını örnek alan, sorulan meseleleri ve verdiği cevapları dinleyen sahabe, sevgiyle ve tabii bir yöntemle eğitim görüyordu. Sınavsız, notsuz, karnesiz, resmiyetten uzak bir eğitim yöntemiyle…

Bu eğitim tarzı, çocuğun anadilini öğrenmesi kadar kolay, çırağın ustasına baka baka, deneye deneye öğrenmesi kadar tabiî, fıtrî bir yöntemdi. Efendimizden sonra bu eğitim tarzı uzun zaman hem aile içinde, hem tasavvuf cemaatleri atmosferinde tatbik edilmeye devam etti. Hatta Osmanlı devrinde Ahiler ve loncalar, askerlik ve meslek eğitimini dahi tasavvuf ve ahlak eğitimiyle iç içe verirlerdi.

Bugün ne yazık ki çocuklarımız ailelerinden, cemaatlerden ve fıtri eğitim ortamlarından uzak bir şekilde biçimlendiriliyor. Öyleyse hiç değilse okullarını seçerken uzun vadeli istikbalini düşünerek seçim yapalım ve evde geçirdiği az zamanını çok iyi değerlendirelim de bu eksiği telafi etmeye çalışalım.


Sayı : 7
Büyük Kapak