Oğlum Bana Karşılık Veriyor!

Yazar : Emre Uyar
Sayı : 31 / Eylül 2014, Konu Başlığı : Delikanlıca

“Son zamanlarda bir hal oldu. Sözümü kesiyor, hemen dikleniyor. Artık bizi hiç dinlemiyor.”

Abdullah ağabeyimdi telefondaki. Oğlu Metin’den bahsediyor, “Seni sever, sözünü dinler, bir de sen konuşsan…” diye rica ediyordu.

Gerçekten de Metin beni bir amcadan çok bir ağabey gibi görürdü. Zaten aramızdaki yaş farkı da fazla değil. Abdullah ağabeyim, bizim en büyüğümüz olduğu için, bir de erken evlenip çocuk sahibi olduğu için, oğluyla aramızda sadece altı yaş var. Hatta ben Anadolu lisesini onların yanında okudum, Metin’le de birlikte büyüdük sayılır.

Ağabeyimi az çok tanıdığım için oğlunun meseleyi ne şekilde anlatacağını aşağı yukarı kestirebiliyorum aslında. Bu yüzden evde görüşüp babayla oğul arasında kalmak istemiyorum. Metin’le telefonlaşıp ev dışında bir yerde buluşup konuşmak istiyorum.

Bahanem de hazır; “Bilgisayarım için parçalar alacağım, buluşalım da bana yardım et” diyorum, seve seve kabul ediyor.

Konuyu açmam zor olmuyor,

- Tercihlerini yaptın mı? Nereleri yazdın diye sormamla başlıyor anlatmaya:

- Sorma amca ya, bu babam var ya beni hiç anlamıyor. Tutturmuş illa İstanbul’da bir yer olsun, yanımızdan ayrılma. Bizim aklımız sende kalır, diye. Kolay sanıyor, İstanbul’da istediğin bölümü kazanmayı… Annem de aynı, sanki çok anlarmış gibi, bana, “Şunu yaz, bunu yaz” deyip duruyor. İkisi de hep kendi isteklerini dikte ediyor. Niçin sırf İstanbul’da olsun diye istemediğim bir bölüm okuyayım ki?

Biraz şakayla karışık:

- Metiiin!.. diyorum, sanırım sen biraz da ailenden uzaklaşmak istiyorsun.

Gülüyor. İnkâr etmiyor:

- Biraz o da var… Ne yapayım amca ya, bu annemle babam bende psikoloji filan bırakmadı. İki günde bir evde kavga kıyamet kopuyor. Sonra da diyorlar ki ders çalışmıyorsun, çalışsan yaparsın… Babam eve bir geliyor, zannedersin padişah hazretleri teşrif buyurdu. Bir haşin tavırlar… Kapıdan girerken ilk gördüğü kişiye takıyor. Bütün akşam ona laf sayıyor. Bu yüzden akşam zil çaldı mı, hepimiz fare gibi bir deliğe kaçıyoruz. Bu sefer de tabi ‘Beni kapıda niye beklettiniz?!’ diye bağırıyor. Annem dersen bir başka âlem… Olur olmaz şeylere söylenip babamın patlamasına zemin hazırlıyor. Kavga nasıl çıkarılır diye bir fakülte olsa bu ikisi bölüm başkanı olurdu!

Metin de iyice çenebaz olmuş… Gülmekten kırılıyorum. Gülmem biraz dinince yavaş yavaş konuya giriyorum:

- Ne yapacaksın amcam! Bizim aileler biraz böyle… Bırak bu “psikolojim bozuldu” filan, entel dantel lafları. Delikanlı adamın psikolojisi öyle kolay bozulmaz… Babanı düşündüren bir mesele de zannederim başka şehirde okul kazanırsan, ev tutarsan, ‘Masraflara nasıl yetişeceğim’ endişesi… Anladığım kadarıyla dükkânda işler pekiyi gitmiyormuş. Sana pek diyemiyor sanırım.

- Amca, ben zaten biliyorum. Dükkânın işleri çoktan beri iyi gitmiyor. O civardaki iş yerleri hep taşındı, ama o inat ediyor. Bari kapatsın dükkânı, emekli olsun. Ufak bir iş yapsın. Kirayla, vergilerle, çalışanların maaşlarıyla boğuşup durmasın boş yere… Hem ben her şeyi düşündüm. Bizim memlekette bir okul kazanırsam, anneannemin yanında kalacağım. Kendisiyle de konuştum, çok sevindi. Diğer seçeneklerden biri tutarsa da vakıf yurtları var. Partime çalışabilirim. Burs bulamazsam kredi alabilirim, okul bitince öderim.

- Eee, anlatsaydın ya bunları.

- Beni dinlemiyorlar ki! Ben hep yanlış şeyler yaparım, diye, kafaya takmışlar ya bir kere… Hep sözümü kesiyorlar. Daha ağzımı açar açmaz, ‘Olmaz öyle şey’ ‘Ne gereği var!’ Ben de kafamın dikine gidiyorum işte!

Metin’i dinlerken fark ettim ki, dinlememek, söz hakkı vermemek bir gence yapılabilecek en büyük haksızlık. Burada söz konusu olan onun hayatı… O kendini daha iyi tanıyor. Elinden geldiği kadar çalışmış, aldığı puanı biliyor. Artık olmayacak şeyi zorlamanın manası yok ki…

Anne babaya düşen, çocuğa huzurlu bir aile ortamı sağlamak, elden geldiği kadar destek olmak, sonra da en doğru tercihi yapması için rahat bırakmak… Çoğu aile, rehberlik ve tercih konularındaki gerçekleri bilmediği halde baskıyla, kavga gürültüyle genci gerginliğe sürüklüyor.

Aslında Metin yapılabilecek en doğru şeyi yapıyor. Madem ne istediğini biliyor, kimseyi dinlemeyip onu yapması en doğrusu. Hayatı boyunca “Sizin yüzünüzden!” demesindense şimdi doğru bildiğini yapsın.

Akşam yemeğinden sonra ağabeyimle baş başa kaldığımız zaman ona da aynı şeyi söyledim ve:

- Metin’in anlattığına göre şu an yapılabilecek başka bir şey yok. Onu ne diye üzüyorsunuz ki? Verdiği kararı destekleyin, yanında olun. Sizden uzaktayken dertlerini size açabilmesi için, manevi desteğinizi hissettirmeniz gerekir, dedim. Meğerse içi doluymuş, birden bire içini dökmeye başladı:

- Eee, siz de hep ‘gençlere destek olun’ diyorsunuz. Peki bize kim destek olsun? Babalar ne yaparsa yapsın! Bizim zamanımızda biz babamız ne derse ‘Peki’ derdik. Hatta ben askerden gelinceye kadar haftalığımı babama verirdim. Şimdiki gençler diyor ki, hem baba her şeyi versin hem hiçbir şeye karışmasın.

Anladım ki aslında ağabeyimin tek derdi Metin’in tercihleri değil. Metin’in ona ‘Hayır’ demesi, alıştığı baba otoritesi anlayışına ters geliyor, derdini depreştiriyor.

Biz babalardan çok şey bekleyen bir toplumuz. Eski zamanlarda bunun karşılığı vardı, baba saygı ve itaat görürdü. Şimdi ise gençler ‘çok biliyor.’ Babalar yeni zamana ayak uyduramıyor. Karışık bir durum…

- Abi, diyorum müşfik bir sesle. Sen iyi bir babasın, ailene karşı vazifelerini yaptın. Evlatlarını bugüne getirdin. Kendileri baba olunca daha iyi anlayacaklar, daha çok takdir edecekler. Bunu göstermeleri için acele etme, biraz zaman ver. Gençler için de hayat zor, gelecek sisli. Kendilerinden çok şey bekleniyor, haliyle gerginler. Şimdi biraz zaman ver.

- Veriyoruz zaten, ne yapabiliyoruz ki.

Sonra ağabeyimin işlerinden bahis açtık, uzun uzun konuştuk. Söz arasında:

- Abi, bazen hayat bizi değişiklik yapmaya zorlar. Kaçmanın faydası yoktur. Evet, o dükkân senin için çok önemli, o adeta senin eserin… Ama unutma ki o aslında sadece bir araç. Önemli olan rızık kazanmak değil mi? Artık bu araç işe yaramıyorsa, bir yük haline geldiyse kaderden kaçmanın faydası yok.

Doğrusu ben o gün konuşmalarıma kulak vereceğini sanmamıştım. İki ay sonra dükkânı devrettiğini, borçlarını kapatıp emekliliğini istediğini duyunca sevindim. Bir de araba almış, şoförlük yapacakmış. Fakat yine mutlu değildi, bu sefer de derdi yengemdi.

- Tutturdu çalışacağım diye, diyordu. Anaokulunda temizlik yapacakmış. Ne dediysem dinletemedim.

Yengemin genç kızlığından ödenmiş primleri vardı, emekli olmak için çalışmaya karar vermiş.

- Olsun, ne var ki bunda. ‘Çocukları büyüttüğünden beri canı sıkılıyor, kendine dert arıyor’ demiyor muydun? Ortam da uygunmuş madem, diyorum.

- Olmasın desen de dinleyen yok zaten! İskele babasına döndük, kimseye karışamıyoruz artık.

- Abi, babalık rolünü de fazla abartıyoruz bazen. Nihayetinde bizler fani varlıklarız, her zaman ailemizin başında olamayabiliriz. Bırakalım da ailemizin fertleri güçlü olsunlar, bundan o kadar korkmaya gerek yok. Onlara kendimizi saydırmayı düşündüğümüz kadar sevdirmeyi de düşünürsek inan sorun kalmaz.

Öyle desem de, ağabeyimin sitemlerini çok iyi anlıyorum aslında. Çoğumuz gelenek toplumundan modern topluma hızlı sıçramanın sonucu olarak kafa karışıklığı yaşıyoruz. Bu ortamda tutunacak sağlam kulplara ihtiyacımız var.

Körü körüne eskide direnmek işe yaramıyor, her yeni akıma balıklama atlamak hiç olmuyor… Kararlarımızı eskiye veya yeniye göre değil “doğruya” göre vermemiz lazım.

Şükretmeliyiz ki Rabbimizin koyduğu mutlak doğrularımız var. İşte hayatı bu mutlak doğruların ekseni etrafında kurmalıyız. Bu sırada kafamızda çok fazla ön yargı olmaması en doğrusu…


Sayı : 31
Büyük Kapak