O’na Aşık Olmamak Haksızlıktır

Sayı : 11 / Ocak 2013, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl, bize lazım olan dünyanın ve ahiretin maişetini nerede kazanacağımızı bize beyan etmiş, açıklamıştır. Yaşamamız için gerekli olan, bize lazım olan dünyanın maişetini elde etmek için nasıl ki bu dünya da çalışmamız gerekiyorsa, bize menfaati olacak ahiretin maişetini elde etmek için de yine bu dünya da çalışmamız gerekiyor.

İnsan ancak bu dünyada Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini yerine getirerek, Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselama mutabaat yapmak (sünnet-i Rasulullahı yaşamak), aynen peygamberimiz gibi yapmak suretiyle ahiretin maişetini elde edebilir. Ahirette kendisine menfaat verecek olan salih amelleri ancak bu dünya da yapabilir. Her ne yapacaksa, ahiret için ne hazırlayacaksa ancak bu dünyada yapabilir, bu dünyada hazırlayabilir.

“Ben ahiret için bana lazım olacak olan maişetimi ahirette hazırlarım” diyen insan pişman olacaktır; çünkü orada çalışma yoktur. Çalışma yeri bu dünyadır. Dünya ahiret için tohum atma yeridir. Eğer burada hayır ve sevap tohumu ekersek, orada Allah’ın rızasını, cennet-i âlânın nimetlerini biçeceğiz. Eğer –neuzibillah- gaflet, günah ve hata tohumu atarsak, Allah’ın gazabını ve cehennem azabını biçeceğiz.

Allah azze ve celle her bir zamanda Peygamber göndermiş. Peygamberlerle beraber kelamını, emir ve nehiylerini kullarına bildirmiştir. O Allah’ın emir ve nehiylerini öğrenir, ona göre yaşar, tedbir edersek, gelmesi muhakkak olan o günde bize lazım olacak olan maişetimizi temin etmiş olacağız ve ahirette Allah’ın rızasını ve cennet-i âlânın nimetlerini biçeceğiz inşaallah.

Allahu Zülcelal merhametinden kereminden ahireti kazanmayı öyle kolaylaştırmış, ahiret amellerini öyle kârlı kılmıştır ki fakat işte bu dünya gafleti bizi mahvediyor.

Biz sanıyoruz ki ahirette de böyle rahat edeceğiz. Bu dünyada soru yok, hesap yok, cevap yok, sanki ahiret de öyle rahattır zannediyoruz; hâlbuki öyle değildir.

Allah-u Zülcelâl bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Gündüzün iki tarafında, gecenin de bir kısmında namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt alanlara bir hatırlatmadır.” (Hud: 114)

“Gündüzün iki tarafı” nedir? Sabah, öğlen, ikindi namazı… “Geceden de bir kısmı” o da akşam ve yatsı namazıdır. “Niçin bunları kılacaksın ya Muhammed?(sallallahu aleyhi vesellem)” Çünkü, “Beş vakit namazın sevapları günahları yok ediyor, siliyor.”

Kul, bir vakit namazı kıldığı zaman öbür namaza kadar ufak günahları Allah affediyor. “Bunlar düşünen, tefekkür eden kişiler için bir nasihattir” buyuruyor, Allah-u Zülcelâl.

Bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ashabı kirama sormuş:

- Bir kişinin kapısının önünde bir nehir akarsa, beş vakit kendini o nehirde yıkarsa, kir kalır mı onun üzerinde? Ashab- ı kiram:
- Hayır ya Resullullah hiç kir kalmaz, demişler. Peygamberimiz:
- Öyle ise beş vakit namaz kıldığınız zaman günah sizin üzerinize kalmaz, buyuruyor. (Buhâri)

Ufak günahlar namazlarla temiz olur. Kul Allah’ın huzuruna tertemiz gider. Öyleyse biz de elimizden geldiği kadar Allah-u Zülcelâl’in münacatına rağbet edelim. Bakmayın siz nefse böyle ağır geldiğine, sanki çok sıkıntılı, zor bir iş yapıyormuş gibi gösterdiğine…

Namaz ve dua çok huzurlu bir iştir ve Allah’ın yanında çok makbuldür.

Allah-u Zülcelal bize namazı emretmekle rahmet kapısını bize açmış, “Gelin benimle konuşun, münacat edin, bana derdinizi arz edin, sizin derdiniz neyse derman vereyim” buyuruyor.

Namaz kılmakla kul, Allah-u Zülcelal ile konuşmuş gibi oluyor, münacatta bulunuyor. Yapmış olduğu küçük günahları da affediliyor. Böyle kıymetli bir şeydir işte. Allah-u Zülcelal’in namaz emrini yerine getirelim ve namazın kıymetini bilelim bilelim inşaallah.

Mahlûkata karşı elimizden geldiği kadar hizmet edelim, menfaatli, faydalı olalım. Böyle yaptığımız zaman ilk önce kendi nefsimize faydalı olmuş oluyoruz. Sonra annemize, babamıza, kardeşlerimize, komşularımıza bütün mümin kardeşlerimize faydalı olmuş oluyoruz. Görüyoruz değil mi, zararlı olduğumuz zaman da aynı şekilde oluyor.

Çünkü Allah-u Zülcelâl buyuruyor: “Kim iyi amel (ve hareket) ederse bu, kendi lehine, kim de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir. Nihayet (hepiniz) ancak Rabbinize döndürü (lüb götürü) leceksiniz.”(Câsiye; 15)

Demek ki ne amel yaparsak yapalım onun faydası ilk bizim nefsimize dönüyor. Allah-u Zülcelal, kudret ve azamet sahibidir ne ibadetimize muhtaçtır ne de çok kötü olduğumuzda -haşa- bunun bir zararı vardır. Zarar ve kâr bize dönüyor. “… kim de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir.” (Casiye; 15)

Hata olsun, günah olsun ilk önce insanın kendi nefsine ulaşıyor, sonra bu menfaat yâda zarar kendi yakınlarından başlamak üzere kendi etrafına… Nasıl ki bir nesne yandığı zaman ilk önce o yanıyor, sonra etrafını da yakıyor ise günahlar da aynen böyledir.

Öyleyse biz daima böyle Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini yerine getirerek su gibi faydalı olacağız. Su bütün insanlara menfaat verir. Ve toprak gibi olacağız. İnsanlar toprağın üzerine basar, pislik atar ama topraktan insana hayırdan başka bir şey gelmez.

Biz de sadece Allah-u Zülcelal’in rızası için böyle toprak gibi alçak gönüllü, herkese karşı güler yüzlü olacağız. Mümin kardeşlerimize menfaatli olacağız. Onlardan bir eziyet görüyor olsak bile, yine Allah için onlara faydalı olalım.

İslam dini edepten ibarettir. İlk önce Allah-u Zülcelal’e karşı edep, sonra Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme karşı edep, sonra da bütün mümin kardeşlerimize karşı edep…

İnsan ancak nefsine muhalefet etmek suretiyle edebli olur. Şah-ı Nakşibend kaddesallahu sırrahu nefsini edeblendirmek için senelerce yolları temizlemiş, hasta insanları ve hayvanları tedavi etmiş, onlara hizmet etmiş. O hizmetin hürmetine öyle bir hale gelmiş ki, kendisi diyor: “Ben kendimi bütün insanlara, cinlere, hayvanlara her şeye kıyas ettim, baktım hepsinden daha adiyim ve hepsinden daha mücrimim.

Bu şekilde tefekkür yapa yapa bu hal bende öyle ziyadeleşti ki, nefsimle köpek pisliği aynı seviyededir diye düşünmeye başladım. Sonra öğrendim ki insanlar onu ilaç yapımında kullanıyorlar ve bir faydası vardır, O da benim nefsimden iyidir” dedim.

Onun nefsine karşı muamelesi böyleydi. O nefsini böyle küçük gördüğü için, Allah için tevazu yaparak insanlara ve diğer mahlûkata hizmet yaptığı için Allah’ta onu diğer insanların arasında böyle yüceltti. Şimdi doğudan batıya kadar herkes onu tanıyor. Yaptığı hizmetler hürmetine Allah evliyanın seçkinlerinden kıldı onu.

İlk önce nefis yok olacak. Niçin? Şeytanın başına o helaki, o azabı, o Allah'ın kahrını ne getirdi? Nefis getirdi. Oysa şeytan öyle bir ibadet yapmıştı ki, melek olmadığı halde -o cinlerdendir- fakat meleklerin seviyesine gelmişti. Allah-u Zülcelâl onu ateşten yaratmıştır fakat Melekler nurdandır fakat ibadeti ile onların seviyesine gelmişti. Demek ibadet insanı muhafaza etmiyor.

Öyleyse kul nefsini yok edecek, Allah-u Zülcelâl’e karşı edepli olacak, kendini bilecek, “Benim nefsim yoktur, nefsim kötüdür” diyecek. Rabbini bilecek; “Benim Rabbim kudret ve azamet sahibidir” diyecek ve ne yaparsa nefsi için değil Allah için, Allahu Zülcelal’in rızası için yapacaktır.

İnsanın şah-ı nakşibend hazretleri gibi yapması lazımdır. Nefsine muhalefet ederek onu edeblendirirse Allah da onu muhafaza eder. Şeytan Allah’a karşı edepsizlik yaptı, Allah da onu kahretti, hem dünyası, hem ahireti hepsi gitti, neuzibillah...

Kuran-ı Azimüşşan’a bakarsanız hep âdâbdır, insanı edebli olmaya davet etmektedir. Mesela bakın, Allah azze ve celle Hz. Musa ve Harun’u Firavuna gönderirken “Ona yumuşak bir dille nasihat edin”(Taha: 44) buyuruyor.

“Ben Rab’im” deyip Allah’a karşı gelen Firavun’a! Suphanallah, nasıl edeptir. Hâlbuki Allah biliyor, o imansız olarak gidecek, cehennemliktir, kâfirdir. Bildiği halde Allah bize yol gösteriyor. Öyleyse adabtan ayrılmayalım.

Âdâbdan ayrılmadığımız zaman Allah-u Zülcelâl de bizi muhafaza edecek ve razı olacağı amel-i sâlihleri bize nasip edecektir, inşallah. Eğer insan Allah-u Zülcelal’e karşı, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’e karşı ve müminlere karşı edepli olursa, Allah da ona hangi amel iyi ise onu nasip edecektir.

Namazlarımızda, virdlerimizde veya herhangi bir ibadetimizde de edebli olalım, huzurlu olalım. Daima, “Ya Rabbi! Senin Rızan için bunu yapıyorum” diyelim, O zaman Allah-u Zülcelâl namazdan hariçte de bizi huzurlu olarak, edepli olarak muhafaza edecek ve bütün salih amelleri nasip edecektir inşallah.

Yani Allah-u Zülcelâl’i çok azamet ve kudret sahibi, kendimizi de çok zayıf bilmeliyiz. Dikkat edersek kendimiz de anlıyoruz. Hasta oluyoruz, başımız ağrıyor, sancı oluyor, dayanmıyoruz. Yola çıksak sanki kefenimiz üstümüzdedir, bir kaza olsa ölüveririz. Yani hiçbir şey bizim elimizde değildir. Hep, Allah bizi muhafaza ediyor. İnsan bunun idrakinde olur ve böyle bilirse kolay kolay günah yapmaz ve daima sevap ve ibadet yapar.

Allah-u Zülcelal’in muhafazası bizi kuşatmış, eğer bunda bir milim, iğne başı kadar delik olsa helak oluruz. Daima, elli melaike, koruyucu olarak bizi muhafaza ediyor. Allah böyle bizi seviyor. Bize muamelesi bu şekilde olan Allah’a kurban olmak hak değil mi?

Böyleyiz, ama esasen gafiliz O’ndan. Biz ne kadar nankörüz ona karşı.

“Her nerede olursanız olun o sizinle beraberdir.” (Hadid; 4) ayeti kerimesini sakın unutmayalım, hep aklımızda olsun.

Eğer aciz bir kul bize, elinde silahı ile bize dese ki, “Benim yolumdan bir milim ayrılırsan, emrimin dışına çıkarsan seni öldürürüm…” Ne kadar dikkat ederiz değil mi? Allah-u Zülcelal’in kudreti ve azabı hiçbir silahla, kılıçla mukayese edilmez. İşte onun karşısında ne kadar nankör olduğumuzu buradan anlayabiliriz. O dilese bize böyle yapabilirdi ama o merhamet sahibidir.

“…Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” Araf; 156) buyuruyor. Yani dünya ne kadar geniş olsa, cinler ve insanlar ne kadar çok olsa benim rahmetim onlardan daha geniştir, daha fazladır. Ama sonra ayet-i kerime devam ediyor. Bu rahmetimi günahlardan sakınanlara, zekatı verenlere, ayetlerimize inanarak gereğince amel edenlere (namaz kılan, oruç tutan, iman ederek Allah’a itaat edenlere) yazacağım…”

Hem zahirimizi hem batınımızı, Allah nasıl razı olursa o şekilde ayarlamamız lazımdır. Allah'ın razı olmayacağı şeyleri de kalbimizin içine koymayalım, başkalarını kıskanmak gibi, gıybet etmek gibi.. Çünkü bunlardan sakınmak da Allah'ın emir ve nehiylerindendir.

Ashab-ı Kirama bakarsak ne kadar edepliydiler. Kubâs bin Üşeym radıyallahu anhu Fil vakasında doğmuştu. Ona sordular: “Sen mi büyüksün Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam mı büyük?” Bakın nasıl cevap veriyor: “Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam, benden çok çok çok büyüktür” Böyle tekrar etmiş; “Sayılmayacak kadar o benden büyüktür. Fakat doğum olarak ben ondan eskiyim.”

İşte böyle edepli şekilde cevap vermiştir. Onun dilini kim çeviriyor? Allah-u Zülcelâl vermiş ona edebi… O öyle bir cevap verdi ki, herkes hayran kaldı onun cevabına.

Dünyada insanların aralarındaki hal değişebiliyor, birbirlerini aldatabiliyorlar; “Şöyle yaptım böyle yaptım” diye, yalanla arkadaşının önünde kendini kurtarabiliyor. Allah'ın huzurunda öyle değildir ki, başındaki kıllardan ta ayağındaki topuğuna kadar Allah hepsini bilir. Zahiri de batını da böyle bildiği için hepsini düzeltmemiz gerekir. Allah ’a karşı doğru olmamız lazımdır.

“Ben Allah'ın yanında nasılım? Allah azze ve celle kıyamet gününde, sırat köprüsünde bana nasıl muamele edecek?” diye düşündüğümüz zaman kendimize soralım: “Allah senin yanında nasıldır? Allah'ın kıymeti senin yanında ne kadar? Allah’ı ne kadar seviyorsun?” Bir sor kendine. Eğer sen Allah’a karşı samimi isen, sadıksan, O’na âşık isen; Allah da seni seviyor.

Müşteri olalım Allah’a… Yani rızasına, sevgisine rağbet edelim. Her ne kadar layıklık bizde olmasa da. Allah diyecek “Benim kulum rızama müşteridir ama gücü zayıftır, yine de ben ona vereceğim inşallah.” Yalnız müşteri olalım.

Allah’ın peygamberi Yusuf aleyhisselamı köle olarak Mısır pazarına çıkardılar. Yusuf çok güzeldi. Herkes kilolarla altınla pazara geldi onu almak için. Bir kadın da bir top kadar ipi eğirmiş, satmak için gelmişti. Ona:

- Sen neden geldin? Diye sordular. O:
- Ben de Yusuf’a müşteriyim, dedi.
- Senin neyin vardır ki? Diye sordular.
- İşte benim bu ipim vardır, dedi. Onlar:
- E bak öbürlerinin çuvallar dolusu, kilolarca altınları var, onlarla gelmişler. Sen bu ipinle onun için istenilen ücreti nasıl karşılayacaksın? Diye sordular. O kadın o zaman onlara şöyle cevap verdi:
- Yusuf bilsin ki ben de ona müşteriyim, yeter bana. Yusuf bilsin, ben de ona müşteriyim ama benim ancak bu ipim vardır.

Allah azze ve celle bizi görsün. Bizim kalbimize baksın. O’nun rızasına, ecir ve sevaplarına müşteriyiz. Allah bizde bu niyeti görürse bizi rızasına müşteri olarak görürse daha nice nice sevaplar nasip eder bize inşaallah.

Allah-u Zülcelal’e karşı hata sahibiyiz, hakkını yerine getirmiyoruz. Öyleyse çokca istiğfar edelim, çokça tövbe edelim. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bir rivaye göre yetmiş sefer, Allahu Zülcelal’e tevbe eder, istiğfarda bulunurdu. Bir rivayete göre de yüz sefer…

Tövbe Allah'ın yanında öyle kıymetlidir ki, insan için kurtuluştur. Nasıl ki bir baba, çocuğu yoldan çıktığı zaman, itaatkâr olmadığı zaman, ona dönsün, ona karşı itaat etsin isterse; Allah azze ve celle ondan çok daha fazla ister; öyle bilelim.

İnsan tevbe ettiği zaman Allah-u Zülcelal, onun sağ ve sol omzundaki meleklere de ona hatalarını unutturuyor. Bütün azalarımıza da, unutturacak. Yani tevbe sayesinde Allah ile senin aranda ne olduğunu sadece sen ve Allah bilirsin; başka yeryüzünde kimse bilmez. Allah böyle Allah’tır -azze ve celle.

Böyle bir Rabbe âşık olmamak haksızlıktır. Bunu hepimiz bilelim. “Bu benim üzerimde haktır, Allah ’a âşık olmam ve sevmem lazım. Bu şekilde benim üzerime bir borçtur, bunu ödemem lazım.” Allah'ın hakkı o kadar çoktur üzerimizde. Eda etmek için niyetli olalım, Allah da verecek inşaallah.

Allah-u Zülcelal hepimize razı olacağı amel-i salih nasip etsin. O fazlı ve keremi ile bizi nefisimize teslim etmesin, inşallah.


Sayı : 11
Büyük Kapak