“Onu Fetheden Komutan, Ne Güzel Komutan!”

Sayı : 63 / Mayıs 2017, Konu Başlığı : Medeniyet Ufukları

Osmanlı Sultanı II. Murâd Han, oğlu Mehmed’in iyi yetişmesi için ciddi ve heybetli bir âlim aramaktaydı. Çünkü şehzâde Mehmed, çok zeki ama bir o kadar kabına sığmaz bir çocuktu. Padişahın oğlu olmasından ötürü ona karşı sert davranmaktan çekinen hocalar ona bir türlü boyun eğdirememişti.

Halbuki II. Murad Han, oğlundan çok şey beklemekteydi. Aslında ona kalsa bu yerinde duramayan çocuktan bir şey ummayacaktı. Ama çok hürmet beslediği Hacı Bayram Veli Hazretlerinin müjdesinin gerçekleşmesini ümit ediyordu.

İstanbul’u fethetmek arzusuyla yanıp kavrulan II. Murad Han, Hacı Bayram Veli hazretlerinden himmet istemişti. Ancak büyük veli, o sırada beşiğinde uyumakta olan Şehzade Mehmed ile kapının yanında duran Müridi Akşemseddin'i işaret ederek;

- Sultanım, o iş (fetih) şu Beşikteki çocuk ile Eşikteki Köse'ye (Akşemseddin) nasip olacaktır, demişti.

Bir başka rivayete göre ise şehzadenin küçüklüğünde yaramazlıklarına kızan babası, “Sen işe yaramazsın,” deyince o sırada huzurda bulunan Akşemseddin hazretleri; “Peder ne der, kader ne der,” demişti. Bu ve benzeri beşaretler üzerine II. Murad Han oğlunun yetiştirilmesine çok daha fazla titizlenir olmuştu.

Bu sıralarda Padişahın çok sevdiği âlimlerden Molla Yegân hac yolculuğundan dönmüştü. Padişah Molla Yegan’a “Bize ne hediye getirdin?” diye latife edince de “Efendim, size Kahire’de tanıştığım bir âlimi getirdim.” Diyerek Molla Gürani’yi takdim etmişti.

İlim peşinde diyar diyar dolaşan Molla Gürani’nin Kahire’de bulunduğu sıralarda Molla Yegân ile karşılaşması, ona bu cihan padişahının hocası olma yolunu açacaktı.

Padişah Molla Gürânî ile bir süre sohbet edip, onu bazı vazifelerde deneyince, tam da istediği gibi heybetli ve vakur bir âlim olduğunu görmüştü. Bunun üzerine hiç düşünmeden onu oğlunun talim ve terbiyesiyle vazifelendirdi. Hatta terbiyesi için icab ederse onu dövmekten de çekinmemesini işaret etti. Fakat Molla Gürânî bu kanı deli akan genci dövmeye gerek kalmadan gönlüne taht kurmayı başardı.

Fetih Aşkıyla Yanıp Tutuşan Bir Genç

Aslında Şehzade Mehmed her tutkulu ve kendini gayesine adamış genç gibi, son derece heyecanlıydı. Aklını taktığı konu ise, İstanbul’un fethiydi. Gecesi gündüzü İstanbul’u nasıl fethedeceğini düşünmekle geçiyordu.

Henüz on dört yaşındayken, geceler boyunca İstanbul’u nasıl musahara edeceğinin planlarını yapıyordu. Bir gece şehzadenin odasından mum ışığı sızdığını gören Molla Gûrânî yanına girip;

- Oğlum, bu saatte ne yapıyorsun? Diye sormuştu. Şehzade Mehmed bu soru karşısında mahcubiyetle:

- Ders çalışıyorum, hocam! dedi.

Hocası ise onun hangi derse böyle şevk ve iştiyakla çalıştığını çok merak etmişti. Kâğıt destelerini alıp baktığında bunların, şehzade Mehmed’in İstanbul’un fethi için çizdiği planlar olduğunu gördü.

Aslında İstanbul sevdası yalnız Şehzade Mehmed’in değil, nice Emirlerin ve Padişahların hayallerini süslemişti. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin:

“İstanbul mutlaka feth olunacaktır. Onu feth eden komutan ne güzel komutan ve onu feth eden asker ne güzel askerdir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 225) müjde ve mehdine layık olmayı kim istemez?

Esasen İstanbul, Bizans, veya diğer adıyla Doğu Roma imparatorluğunun başkenti olması bakımından çok önemliydi. Kurucusu olan Konstantin’e nispetle batıda Konstantinopolis Müslümanlar tarafından da Konstantiniyye diye anılan İstanbul deniz ve kara yollarının geçiş noktasında bulunması sebebiyle her zaman önemli bir şehir olmuştu. Bu yüzden de tarih boyunca çeşitli devletler tarafından tam 29 defa kuşatılmıştı.

İstanbul’u kuşatanlardan 17’si Ruslar, Bulgarlar, Slavlar, Persler ve Haçlılar gibi gayr-i müslim devletlerdi. Müslümanlar da on iki defa bu şehri kuşatmışlardı. İlk defa sahabeler zamanında kuşatılan İstanbul, Osmanlı beyliği ve devletinin de Kızıl Elması, yani ufku ve hedefi yerindeydi.

Şehzade Mehmet’in büyük dedesi Yıldırım Bayezid iki defa kuşatmıştı, bu gönül çelen şehri. Ancak Macar Kralının taarruzu yüzünden İstanbul kuşatması kaldırmak zorunda kalmıştı. Ancak bu kuşatmanın hazırlığı sırasında Anadolu Hisarı inşa edilmişti.
Yıldırım’ın Moğollarla yapılan Ankara savaşının sonunda mağlup olması, Osmanlı devletinin fetret devrine girmesine sebep olunca İstanbul’un fethi de gecikmişti. Ama artık II. Murad’ın daha fazla gecikmeye tahammülü kalmamıştı.

Bir an önce Osmanlı üzerinde entrikalar çevirip duran bu Bizans kalıntısını İslam’a açmak istiyordu. Öyle ki oğlunun bu hayallerini bir an önce gerçekleştirmesi için tahtı Şehzade Mehmed’e bırakıp kendini ibadete vermeye karar vermişti. Ama ne yazık ki tahta genç bir şehzadenin geçmesini fırsat bilen düşmanlar onu tekrar tahta dönmeye mecbur bırakmıştı.

Maddi Manevi İlimlerle Donanmıştı

Şehzade II. Mehmed babasının vefatı üzerine tahta çıktığında da henüz yirmi yaşında bir gençti. Ama hocalarının itinalı çabaları ve kendisinin üstün azmiyle, hem din ilimleri, hem de yaşadığı dönemde revaçta olan bütün ilimler bakımından iyi yetişmişti.

Savaş sanatları ve bilim teknik konularına hususi bir merakı olan II. Mehmed Han, aynı zamanda dokuz yabancı dil bilmekteydi. Ancak o sadece kendi zekasına güvenen kibirli bir genç değildi, Allah'ın dilemediği ve nasip etmediği hiçbir şeyi başaramayacağın farkındaydı. Bu sebeple bu fethin ona nasip olması için gönül erbabının manevi desteğini almaya çok önem veriyordu.

II. Mehmed Han’ın Fâtih Sultan Mehmed Han olma yolunda en önemli destekçisi hiç kuşkusuz Akşemseddin Hazretleriydi. Hacı Bayram Velî’nin vefatından sonra irşad faaliyetlerine başlayan Akşemseddin, II. Mehmed Han’ın hem manevi rehberi hem de başdanışmanı olmuştu.

II. Mehmed Han, İstanbul’un fethi ile ilgili istişare toplantısı yaptığı zaman da onun en önemli destekçisi Akşemseddin idi. O devrin devlet adamları çeşitli mülahazalarla İstanbul’u kuşatma sevdasından vazgeçilmesi gerektiği yönünde reyini bildirmekteydi. Akşemseddin ise İstanbul’un fethinin II. Mehmed’e nasip olacağını dile getirmişti.

II. Mehmed İstanbul'u muhasara altına alma kararını verince önce deniz yoluyla yardım almasının önüne geçmek için Rumeli Hisarı'nın inşa edilmesine karar vermişti. Bu hisar, dedesi Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı Anadolu hisarının karşısına yapılacaktı. İnşaatla bizzat ilgilenen II. Mehmed, bu hisarın planıyla Peygamber aleyhisselatu vesselamın mübarek ismini bir mühür gibi Avrupa yakasına vurmuş oluyordu.

Kuşatma hazırlıkları ve bilhassa Rumeli Hisarı'nın inşası Bizans İmparatorluğunu endişelendirmişti. Hisarın inşasının durdurulması gönderilen iki Bizans elçisine şu cevabı verdi:

“...Kendi arazim üzerinde gönlüm istediği şeyi yapmama karşı gelmeniz için, elinizde ne hak ve ne de kudret vardır. İki kıyı benimdir. Anadolu kıyısı benimdir. Çünkü halkı, Osmanlılardan meydana gelmektedir. Rumeli kıyısı da benimdir. Çünkü siz savunmasını bilmiyorsunuz. Gidiniz efendinize söyleyiniz ki, şimdiki Osmanlı Padişahı, evvelkilere benzemez!”

Savaş kazanmak sadece bilek kuvvetiyle olmaz, aynı zamanda basiretli kararlar vermek ve o kararların arkasında sabır ve sebatla durmayı gerektirir. Ancak bu da yetmez, bir işte başarı kazanmak için gerekli tekniğe de sahip olmak ve savaş usullerini de iyi bilmek gerekir. İşte II. Mehmet iyi bir lider olmanın gerektirdiği bütün vasıflara sahip bir siyaset dehasıydı.

Devrin En İleri Savaş Teknikleri

Esasen İstanbul’u fethetmek o kadar kolay değildi. Bizans imparatorluğunun başkenti çok kalın ve güçlü surlarla çevriliydi. Bu surların yüksekliği on bir metre, genişliği ise beş metre idi. Surlar tek sıradan oluşmuyordu. Ana surun on beş metre önünde sekiz metre yükseklikte, ortalama bir metre kalınlıkta ön surlar bulunuyordu. Ön surların da önü on sekiz metre genişlikteki hendeklerle çevriliydi. Bu surlar, şehri deniz kıyıları da dahil her tarafından kuşatıyordu.

II. Mehmed, bu surları delebilecek güçte çok kuvvetli toplar döktürmeye karar verdi. Bu iş için Mimar Muslihiddin, Saruca Paşa gibi Osmanlı mühendisleri Edirne’de top dökmeye başlamışlardı.

Ayrıca Padişah, Macar asıllı Urban isimli bir mühendisi, Bizans zindanlarından lağımcılar tarafından kaçırttı. Urban çok güçlü top yapabileceğini ama uzağa atma konusunda garanti veremeyeceğini bildiriyordu. Padişah ise bu sorunu kendi tasarladığı Şahi topu ile çözecekti.

Şahi topunun tek güllesi yarım tondan fazlaydı ve İstanbul’un, şimdi Topkapı adıyla bildiğimiz yönündeki surlarda delik aşmakla kalmamış, surlardan dökülen taşlar hendekleri de doldurduğu için geçişe imkân sağlamıştı.

Ancak Bizans da boş durmuyordu. Gündüz top gülleleriyle dövülen surları gece onarıyorlardı. Cenevizli komutan Giustiniani'nin askerleri, gediklere süratle demir kazıklar çakıyor ve üstlerini kayalarla, kum dolu varillerle dolduruyordu. Ayrıca şehirdeki ağaçlar da kesilerek bu gediklere yığılıyordu.

Rumların çok eskiden beri kullandıkları bir savunma aracı da vardır. Surlara yaklaşan askerlerin üzerine Grejuva adı verilen, suda dahi yanmaya devam eden kızgın yağlar döküyorlardı.

Osmanlı askerinin “Rum ateşi” dediği bu kızgın yağ, bir askerin başından aşağı döküldüğü zaman o askerin derileri ve etleri birden bire haşlanıp dökülüyordu. Ancak ne gariptir ki bu korkunç manzara arkadan gelen askerlerin maneviyatını yıkıp, kaçmalarını sağlamaya yetmiyor, aksine şehadet aşkıyla yanan askerlerin daha büyük iştiyakla ön saflara koşmasına sebep oluyordu.

II. Mehmed Han elbette askerlerinin hayatını kaybetmemesi için tedbir almaktan geri durmuyordu. Surları alttan geçmek için tüneller kazdırmak, onun uyguladığı savaş yöntemlerinden bir diğeriydi.

Bizans askerleri ise tünel kazanların sesini duyunca bu tünelleri ateşe vererek kullanılamaz hale getiriyordu. Bu şekilde çok sayıda şehit verilmiş olsa da, en azından düşman askerlerinin nöbet yerlerini bırakıp, “Yeni tüneller var mı?” diye araştırmak üzere dağılmaları ve endişeye düşerek morallerinin bozulmaları sağlanıyordu.

II. Mehmed’in surlardan dökülen Rum ateşine karşı bir diğer tedbiri de yürüyen kulelerdi. Bu kuleler ahşap bir iskeletin üzerine kat kat deve ve öküz derisi kaplanarak yapılıyordu. Bu sayede ok ve ufak gülle gibi silahların işleyemediği bu kuleler surlardan daha yüksek idi. Osmanlı ordusu bu yürüyen kuleleri kale kapılarına yaklaştırıp üzerinden Bizans askerlerine ok atarak surların tamirine mani olmaya çalışıyordu.

Gemileri Karadan Yürüten Azim!

Her şeye rağmen İstanbul şehri, kuşatmalara oldukça dayanıklıydı. Çünkü Bizans devleti Haliç’in ağzına denizden zincir germişti. Bu zincirle kendisine yardım getiren gemilerin geçişine izin verir ama muhasara için gelen gemilerin geçişine izin vermezdi.

Bizanslılar daha önceki muhasaralardan ders alarak zinciri koruyan kuleyi güçlendirmiş ve etrafını surlarla çevirmişti. Osmanlı kuşatma için hazırlanırken Bizans da boş durmamış, donanmasını takviye etmiş, Haliç kapatılmış ve zincirin arkasında Bizans donanması nöbete başlamıştı.

İmparator, kuşatma hazırlıklarını haber alınca Avrupalı devletlerden yardım istemişti. Gerçi bu devletler o sırada kendi aralarında savaş halindeydi. Yani kuşatmanın zamanlaması da isabetliydi. Ayrıca Katolik mezhebinin başkanı olan papalık, Ortodoks mezhebine bağlı Rumlara yardım etmek için Katolik-Ortodoks kiliselerinin birleşmesini şart koşuyordu.

Daha önce Latinlerin 4. Haçlı seferinde işgal ve yağmaya maruz kalmış olan Bizans halkı bu isteğe tepki gösteriyordu. Bizans halkının veya Piskoposların, "Konstantinapolis'de Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz!" dediği rivayet edilir.

Bununla birlikte Papalık tarafından üç kadırgayla beraber 200 asker ve mühimmat gönderilmişti. Cenevizli komutan Giovanni Giustiniani de, komutasındaki 700 askerle yardıma gelmişti. Bunun haricinde çeşitli ülkelerden gelen Hıristiyan askerler, Ortodoks patrikliğinin bulunduğu İstanbul şehrinin muhafızı olmak ve şehir surlarını güçlendirmek için gönüllü çalışıyordu.

Elbette Bizans’a gelen yardımlar Bizanslıların moralini yükseltirken Osmanlı tarafında bazı devet adamlarının maneviyatını sarsıyordu. Ümitsizliğe düşen devlet adamları:

“Bir sufînin sözüyle bu kadar asker zayi oldu, bunca hazine telef oldu. Şimdi Avrupa’dan da kâfire yardım geldi, fetih ümidi kalmadı…” diyerek moral bozmaktaydı.

II. Mehmed ne kadar tedbir alsa da Bizans’ın yardım almasının önüne geçememesine çok öfkelenmişti. Haliç’ gerilen bu zinciri ne olursa olsun aşmak istiyordu. Bunun için hayallere sığmaz bir çareye başvurdu: Gemileri karadan yürüttü!

II. Mehmet Beşiktaş önlerindeki Osmanlı donanmasının Galata surları önünden karadan geçirilerek Haliç'e indirilmesini emretti. Gemilerin geçeceği üç-dört kilometrelik güzergaha kütükler yerleştirip zeytinyağı ile kayganlaştırdı.

Bizanslıların fark etmemesi için gemiler gece vakti yürütüldü ve bu sırada dikkatlerini başka yöne çekecek biçimde Topkapı surları şiddetle gülle yağmuruna tutuldu. O gece bu gediği kapatmakla meşgul olan Bizanslılar sabah olduğunda 72 parça Osmanlı savaş gemisinin başarıyla Haliç'e indirildiğini ve zincirin işe yaramaz hale geldiğini gördü.

Manevi Yardımlar

Elli gündür kuşatma altında olan Bizans’ın morali iyice bozulmuştu. Ancak Osmanlı ordusu içinde de kuşatmanın bu kadar uzaması karşısında sabırlar tükeniyordu. Zaman zaman genç padişah bile tereddüte düşüyordu. İşte o zaman manevi desteğe başvuruyordu.

“Fetih müyesser olacak mı?” diye zamanın alimlerinden Molla Câmî’ye başvuran II. Mehmed, ondan şu müjdeyi aldı:

“Kur’ân-ı Kerim’deki “Beldetün tayyibetün” (Sebe, 15) ifadesi ebced hesabıyla 857’ye ( yani mîlâdî 1453’e) denk gelmektedir. Biraz daha sabrederse fethin müyesser olacaktır.”

Bir başka manevi destek ise, maneviyat ordularıyla imdada yetişen Ubeydullah-ı Ahrar hazretleridir. Fatih Sultan Mehmed Han, oğlu Bayezid’e şöyle anlatmıştır:

“İstanbul'un fethinde muhasarasının en şiddetli bir anında¸ Şeyh Ubeydullah Hazretlerinin imdadıma yetişmesini istedim.

Beyaz bir atın üstünde şu şu evsafta bir zat yanıma geldi ve bana "Korkma!" buyurdu. Ben de,

"Nasıl korkmayayım, bir türlü kale düşmüyor," dedim. Elbisesinin içine yeninden bakmamı söyledi. Baktım, büyük bir ordu gördüm.

"İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, üç defa kös vurdur ve orduna hücum emri ver," buyurdu.

Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı ve İstanbul'un fethi müyesser oldu."

Rivâyete göre zaferden sonra Fatih, Ubeydullah Ahrâr Hazretlerine hediye olarak para göndermiş¸ Ubeydullah Ahrâr Hazretleri de bu parayla köprü yaptırmıştır. Bu rivâyet hem Osmanlı, hem de Orta Asya'da yazılmış kaynaklarda yer almaktadır.

Fatih şehre Topkapı’dan girerken hürmet göstererek atının başını, hocası Akşemseddin hazretlerinin atından geri tutuyordu. Bu sebeple, yolun iki yanına dizilip muzaffer komutana çiçekler sunmak için bekleşen kızlar, ellerindeki çiçekleri padişah o zannederek Akşemseddin’e veriyorlardı. Akşemseddin,

“Padişah ben değilim, odur,” diyerek Fatih’i işaret etse de Fatih,

“Hayır ona verin çiçekleri, o benim hocamdır, asıl fatih odur,” diyordu.

Fatih sadece şehri fethetmedi, şehir halkına yaptığı asil muamele ile gönülleri de fethetti. Kısa zamanda İstanbul şehrinin maddi ve manevi imarına koyuldu. Bilhassa ilme ve irfâna büyük hürmeti olan Fatih, İslam aleminin her tarafından devrin en büyük ulemâ ve evliyâsını İstanbul’a davet etti. Ayrıca şehirde her meslekte ustalar yetişmesi için Anadoludan sanatkarlar getirtti.

Kurduğu medreselerle, inşa ettiği vakıf eserlerle İstanbul’u bir medeniyetin başkenti yapan Fatih Sultan Mehmed Han, bu başarıyla yetinmedi, hem İslam birliğinin sağlanması hem de yeni fetihlerle İslam’ın Anadolu ve Rumeli’de kalıcı olması için çalışmalarına devam etti.

Şimdi bize düşen onun zaferlerini anarak avunmak değil, bu ümmeti yüceltecek yeni Fatih’ler yetiştirmektir. Ümmeti bu sıkıntılardan ve zilletten kurtarıp aydınlık ufuklara taşıyacak nice Fatih’ler yetişecektir elbette, yeter ki biz onları yetiştiren manevi dinamiklerimizi kaybetmeyelim.


Sayı : 63
Büyük Kapak