Onun İçin Ne Söylense Az….

Sayı : 14 / Nisan 2013, Konu Başlığı : Kültür-Sanat

Diller O’nu anlatmaya doyamadı… Sinelerde hep O’nun sevgisinin terennümleri yankılandı.

Sanatkârlar eserlerini, O’nun methiyle taçlandırdılar. Şairler mısralarıyla, bestekarlar nağmeleriyle, hattatlar hüsnü hatlarıyla hep O’nu, O’nun güzelliğinden bir pırıltıyı yansıtmaya çalıştılar.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sevgisi ve tavsifi, İslam sanat tarihinin, Allah azze ve celle’den sonra en önemli mevzuu oldu. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam için pek çok dillerde naatler, mevlid kasideleri kaleme alındı, okundu.

Şiir ekseriyetle, bir hissin mübalağalı bir üslupla, ağdalı bir tasvirle ifade edildiği edebî türdür. Elbette fani bir varlığa yöneltilen mecazi bir muhabbet için söylenen sözler, şairin şiir kudretini göstermek için sergilediği kelime oyunudur hani tabiri caizse şair kendini methetmektedir.

Fakat Allah-u Zülcelalin ve kullarını O’nun rızasına vasıl eden bir davetçi olan Peygamberin muhabbeti mevzu bahis olunca öyle değildir. O muhabbet, mecazi değil hakiki bir muhabbettir; bundandır ki zaten dile getirilemez; söze dökmek için ne kadar edebî sanat sergilense mübalağa olmaz.

Bu sebepledir ki Hz. Mevlana’nın, Peygamberimizden bahsederken: “O’nun hususiyetlerini açıklamak için durmadan söz söylesem yüzlerce kıyamet geçer de onun tasviri bitmez.” Demesi bir mübalağa değil, acziyetin itirafıdır.

Şairlerin pek çoğu onu anlatma hususunda denizden bir katre, nurdan bir şua misali bir şeyler söylediklerini ama tam ifadeden aciz olduklarını itiraf etmişlerdir.

Şeyyad Hamza’nın dile getirdiği gibi, acziyetlerine rağmen kendilerine naat yazmak müyessir olduysa bunu da Cenab-ı Haktan bir lütuf, bir bağış saymışlardır.

Şeyyâd–ı Hamza ol şâhdan, diler kim kurtula âhdan
Seni medh etmek Allah’dan atâdır yâ Resûlallâh.


Şairler Peygamberi medhetmek için ne söylesin; “Ol Habibullah’ı biçare kullardan evvel Rabbi medhetmiştir. Cenab-ı Hak Ka’b-ı Kavseyn makamının sahibi, sevgili resulünün ahlakının yüceliğini haber verirken onun ömrüne yemin etmiştir:

Didarına aşık Ulu Yezdan'dır Efendim.
Menşur-u "leamruk " le Müeyyedsin Efendim.


Manası: (Ya Rasulallah) Senin güzelliğine aşık olan yüce Allah’tır, Sen “ömrüne yemin” (Hicr: 72) belgesiyle desteklenen bir Resulsün.

Mecazi aşklardan bahseden şairler ekseriyetle aşklarının onları perişan bir hale düşürdüğünden ve âşıklarının kendilerine yüz vermeyip zulmettiğinden bahsederek, ah- u efgan ile şikâyet ederler.

Halbuki Allah azze celle ve Rasulullah aşkıyla yananlar hiç şikayet etmezler. Aksine Şeyyad Hamza, ilahi olarak da bestelenen naatinde, Allah Resulünün aşkını “bütün dertlere deva” bildiğini söyler.

Senin aşkın kamu derde devâdır yâ Resûlallâh
Senin katında hâcetler revâdır yâ Resûlallâh


Ali Ulvi Kurucu gibi nice sufi şairler de Peygamber sallallahu aleyhi vesellem muhabbetini “gönül derdine derman” bilir, daha da coşması ve kalbini tamamen kaplamasını isteyerek yalvarırlar.

Doğ kalbime bir lahzacık Ey nur-i Dilara
Nurun ki, gönül derdime dermandır efendim.

Sanat, her devirde o devrin anlayışı, zevkı ve hakim değerlerine göre biçim alarak kültürü yeniden biçimlendirir. İslam medeniyetinin de her devrinin kendine mahsus özellikleri vardır ve bu özellikler o devrin sanatında ifadesini bulmaktadır. Mesela, Yunus’un dilinden, kendi devrinin sadeliğini yansıtan:

“Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed”


ifadeleri dökülürken, Nâbî’nin dilinden kendi devrinin sanat anlayışını yansıtan mısralar yankılanır:

Sakın terki- edepten kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bû

Felekte mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir
Bunun kandîli cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bû


Manası: “Edebi terk etmekten sakın, Hüdâ’nın sevdiği zâtın memleketidir bu (Medine). Allah'ın nazar ettiği yerdir, Mustafa’nın makamıdır. Felekte yeni ay, Selâm kapısından onu gözleyen gönüldür. Onun nûrunun doğduğu yerin kandili Cevzâ yıldızıdır.”

Tanzimatla birlikte şiir anlayışı değişmiştir, fakat Peygamber sevgisi sanatın konusu olmaya devam etmiş ve Mehmet Akif’e:

Bir nefhada insanlığı kurtardı o Ma'sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi geberdi!

Âlemlere rahmetti evet şer-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.”


Mısralarını söyletmiş ve yeni bir diriliş müjdesi vermiştir.

Her ne kadar Arif Nihat Asya umutsuzca dertlenip:

“Neler duydu şu dünyada
Mevlid’ine hayran kulaklarımız;

Ne adlar ezberledi, ey Nebî,
Adına alışkın dudaklarımız!

Artık, yolunu bilmiyor;
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız!

Kâbe’ne siyahlar
Yakışmamıştır, yâ Muhammed
Bugünkü kadar!”


diye seslense de, Necip Fazıl, yepyeni bir ümitle bütün insanlığı, “Efendim, Müjdecim, kurtarıcım, Peygamberim, sana uymayan ölçü hayat olsa teperim” dediği Resulün ümmetliğine davet eder:

Solmaz, solmaz; bu bir renk
Ölmez, ölmez; bin ahenk…
İnsanlık; hevenk hevenk,
O’nun ümmetinden ol!


Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sevgisi, ümmetin bütün şairlerinin ortak mevzuudur. Dahası, hangi dilde şiir terennüm ediyor olursa olsun bütün şairlerin hissiyatı da ortaktır, benzerdir.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektuplarında rastlanılan bir Arapça naatte: Benim sözlerim Muhammed’i övmüş değildir, ancak benim sözlerim Muhammed’in bahsi sayesinde övüldü.” Denilir.

Fuzuli ise aynı manayı zarif bir mecazla dile getirir:

“Yümn-i natünden güher olmış Fuzûlî sözleri
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü-i şehvâra su”


(Ya Rasulallah) Senin naatin sayesinde Fuzulî’nin sözü inci oldu, tıpkı inciye dönüşen Nisan yağmuru tanecikleri gibi…

Ümmetin ortak değerlerinden biri de Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin doğum yıldönümü münasebetiyle merasim tertiplenmesi ve Mevlid okutulmasıdır. İlk olarak Mısır’da, Fâtımîler döneminde başlayan Mevlid kutlaması âdeti, Eyyubiler ve Memlukler döneminde de devam etmiştir.

Osmanlı devletinin resmi olarak Mevlid kandilini kutlamaları 1588’de III. Murad zamanında başladığı bilinmektedir. Ancak bundan önce de halk arasında Süleyman Çelebinin Vesiletün Necat (Kurtuluş vesilesi) adını verdiği Mevlid- i Şerifin okunması âdeti bilinmektedir.

Süleyman Çelebi’nin, Osmanlı’nın kuruluşuna manevi önderlik eden Şeyh Edebali’nin torunu olduğu bildirilmektedir. Bu kasideyi, “Peygamberimizin yüceliğinin bilinmesine ve şairin de uhrevî kurtuluşuna vesile olacak bir eser yazmak istediği için” yazdığı rivayet edilir. Yazılışındaki ihlastan olsa gerek, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam için yazılmış onca naatten çok, onun mevlidinin okutulması adet haline gelmiştir.

Arapça, Farsça, Kürtçe, Türkçe ve enva-ı dilde yazılmış mevlidler, halkın, Peygamberin yüceliğini kendi dillerinde yazılmış eserler sayesinde kolayca kavramasını sağlar. Çeşitli vesilelerle okutulan bu mevlitler sayesinde ümmetin ortak hissiyatı ve ortak kültür, farklılıkları da koruyarak ihya ve ikame edilir.

Dinî ve edebî kültürümüzün kaynaklarının ortak olması sayesinde, Kürtçe ve Türkçe mevlidlerimizin birçok kelimesi ve üslubu da ortaktır. Biri Anadolu’nun batısında, Bursa’da diğeri ise doğusunda Şırnak’ta yazılmış olan bu iki mevlidin bazı kısımları neredeyse aynıdır.

Cümle zerrât-ı cihân idüb nidâ
Çağrışuben didiler kim merhabâ
Merhabâ ey âlî Sultan merhabâ
Merhabâ ey kân-i irfân Merhabâ

Cümle zerrât-ı cihân dâ ev nidâ
Kérne gâzî pékve gotin merhabâ
Merhabâ ey Sırr-ı Furkân merhabâ
Merhabâ ey dermân-ı derdan merhabâ


Mevlitler,naatler, naatlerden bestelenen ilahiler, hem kültür-sanat dünyamızda hem de günlük hayatımızda önemli bir yere sahiptir. Bu eserler Müslüman toplumun “dil ve sanat eğitimi” ihtiyacını gidermesi, çocuk ve gençlerin gönüllerine Peygamber sevgisinin mayalaması, ruhlarımızın hasretinden kavrulduğu aslî vatanımızdan bir esinti taşıyıp getirmesi bakımından ihmal edilemez vasıtalardır.


Sayı : 14
Büyük Kapak