Orucu İkrâm Eden Hudâ'ya Şükür

Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Henüz sadece Âdem babamız yaratılmışken, şeytan hepimize düşman oldu. Hepimizi kıskandı. Çünkü Allâh’ın bize nimetler yağdırıyor ve daha müthişlerini de yağdıracağını vaat ediyordu. Şeytan ise. Hakk’ın nimetlerini hak etmediğimizi düşünüyordu.

Huzurdan kovulduğu hengâmda Allah Teâlâ’ya diyordu ki:

“Sen, insanların çoğunu şükreden kullar olarak bulmayacaksın.” (A‘râf, 17)

Yani;

“İnsan nankördür! Ona verdiğin kıymet ve nimetlere karşı nankörlük yapacak!”

Aslında şeytan pek de haksız değildi. Cenâb-ı Hak da defalarca ifade buyurdu:

“İnsan nankördür!” (Hûd, 9; İsrâ, 67; Hacc, 66; Şûrâ, 48; Zuhruf, 15, Âdiyât, 6)

Yine şeytanın dediği gibi insanların hepsi değil. Âyette buyuruldu:

“Şüphesiz biz insana doğru yolu gösterdik. İster şükredici olur, ister nankör. (Karşılığına katlanır!)” (el-İnsân, 3)

Demek ki, Cenâb-ı Hak, bütün insanlığa nimet verse de aslında sadece “şükredenler”e kıymet veriyor. Şeytan kıymetliyi kıymetsizden ayırmaktaki tahrik edici kötü adam rolünü, “kapmış.”

Demek ki, nankörlük, ezelî düşmanın hakkımızdaki karalayıcı, kötüleyici kanaatini haklı çıkarmak demek. Âyet açık:

“Hakikaten İblis onlar hakkındaki zan ve temennisini gerçekleştirdi, muradına erdi. Mü’minlerden bir kısmı hariç, onun peşine düştüler.” (Sebe’, 20)

Nankörlük şeytanın peşinden gitmek demek. Çünkü;

“Şeytan Rabbine karşı pek nankördür.” (İsrâ, 27)

O hâlde, iyi bilmeli şükür nedir, nankörlük nedir.

Şükür; bizi şeytandan, şeytanlıktan ayıran vasıf...

Şükür...

Nimetin idraki ve izharı...

Kalbin şükrü, evvelâ nimetin nimet olduğunu anlamak, kabul etmek...

Dilin şükrü; buna övgü ile cevap vermek, “Elhamdülillâh” demek...

Bütün âzâların şükrü de, nimeti isyanda değil tâatte kullanmak...

Nefis; tersini istediğinde yani nimeti isyanda kullanmak istediğinde, ona karşı koymak sabır... Öyleyse sabır ve şükür ikiz kardeş...

Şükür, imanın da kardeşi...

Nasıl mı? Şükrün de imanın da zıttı küfür de ondan...

Küfran nankörlük, küfr inkâr...

Nankör, iyiliğin varlığını inkâr ederken; kâfir, iyilik sahibinin varlığını da inkâr ediyor.

Seni eyler, nice nîmetle, Hüdâ, perverde...
Rabbinin nîmeti her yerde, ya şükrün nerde?!.


Şükür ve Vefâ...

Şükür, iyiliğe karşılık verebilmek...

İyilik sahibi; cömertlerin en cömerdi, zenginlerin en zengini, merhametlilerin en merhametlisi olunca, kimin haddi ki şükrü edâ edebilmek, iyiliğe vefâ gösterebilmek?

O kadar ki, senin şükredebilmen bile O Mün‘im’in, O iyilik sahibinin bir nimeti... Şükür nâmına ne yapsan, onu yaptıran bile O... Yine sonsuz şükür, hadsiz hamd O’na...

Bu sebeple en büyük nimet yine O’na ibâdet şevki...

En zirve inâyet ne cemaldir ne de cennet...
Bir kul için en zirve lütuf, kulluğa rağbet...
(Tâlî)

Bu sebeple denmiş ki, “Şekûr”; hakkıyla şükredebilmekten âciz olduğunu idrâk edendir.

Şükrün dille ifadesi, el-hamdü ile ifade ediliyor. Hamd, Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem’in mübârek isimlerinin kökü... Elhamdülillâh dedikçe, Hazret-i Muhammed sallâllâhu aleyhi ve sellem’e ümmet olduğumuzun şükrünü de çağrıştırmalı gönlümüze...

Ensar, Efendimiz’i karşılarken söyledikleri neşîdede;

“Vecebe’ş-şükrü aleynâ”

“Şükür gerektir bizlere!” diyerek, o en büyük nimetin şükrünü lisan ile edâ ettiler. Ömürleri boyunca da O’na teslimiyetleri ve destekleriyle de şükür hayatı yaşadılar.

Nimet çok da şükreden az...

Cenâb-ı Hak, “Şekûr / hakkını vermeye çalışarak şükreden” kullarının az olduğunu beyan buyuruyor. (Sebe, 13) Bu sadette, Kur’ân-ı Kerim’de iki Peygamberi bu vasıfla zikrediyor.

Hazret-i Nuh ve Hazret-i İbrahim...

Hazret-i Nûh’un şükrüne şu misaller var tefsirlerde:

O ne yese;

“Beni doyuran Allâh’a hamd olsun. Dileseydi beni aç bırakırdı.”

Ne içse;

“Beni içiren Allâh’a hamdolsun. Dileseydi beni susuz bırakırdı.”

Ne giyse;

“Beni giydiren Allâh’a hamdolsun. Dileseydi beni çıplak bırakırdı.” dermiş.

Bu da şükür ve nankörlük için bize yeni bir tarif penceresi sunuyor:

Şükür, var olan nimete odaklanmaktır.

Nankörlük, (henüz) var olmayan nimete olumsuz bir niyetle odaklanmaktır.

Meselâ, eve “ekmek, peynir ve karpuz” ile gelmiş bir koca düşünelim. Hanımı, şükür ehli ise, getirdiği ikramlara odaklanır, sevinir, beyine teşekkür, Rabbine şükreder.

Fakat şükür ehli değilse, uzun bir liste çıkarabilir: Kavun yok, kiraz yok, kayısı yok, muz yok, avokado yok... Hattâ daha da ileri gidebilir: Peynir getirmiş fakat, tam yağlı olabilirdi, eski kaşar olabilirdi, tel peynir olabilirdi...

Nankör göremez nîmeti, tâ burnuna soksan,
Nîmette değil, gözde değil, bakmada noksan...


Bu da bir hâlet-i rûhiyeye işaret eder:

Hak ve Lütuf Anlayışı...

Var olan ikrama teşekkür anlayışı, kişinin hiçbir şeyi hak ettiği düşüncesinde olmadığını, ne geliyorsa “lütuf” kabul ettiğini gösterir.

Fakat ikramları, hakkı ve istihkakı kabul eden kişi ise, teşekkür etmek bir yana, diğer hak ettiklerinin niye gelmediğini sorgular. Bu duygu da onu, nimeti idrak ve teşekkürden alıkoyar. Rabbimiz’in nimetlerine şükretmeyip nankörlüğe dûçâr olmamızda da bu duygu baskındır:

Şükredip nîmete medyûn olacakken hayret;
Niye nankörlüğe gönlün bu kadar yatkındır...
Seni insan yaratan Rabbine sonsuz şükret...
Lutf-i Hak’tır bu lütuf, sanma senin hakkındır!..
Cenâb-ı Hakk’ın nimetleri tamam fakat diğerleri?


Bir insanın ailesini beslemesi elbette onun üzerine bir haktır. Bir işverenin işçilerine maaş vermesi de öyle...

Fakat burada, şükre yeni bir tarif getirelim:

Şükür, (henüz) var olmayan mahrumiyetlere, olumlu bir niyetle odaklanmaktır.

Kısa ifadesiyle, daha kötüsünü düşünmektir. Kiraz değil de karpuz getiren koca, o gün hiç eve gelemeyebilirdi. İçkilerle, mezelerle gelebilirdi. Evlilik nasip olmamış da olabilirdi. Üstelik bunların hepsinin örnekleri de var. Uç faraziyeler değil.

Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği nimetlere de bu açıdan bakabildiğimiz ölçüde odaklanmalarımızı düzeltebiliriz. Bunun için tahdîs-i nimet lâzım. Yani zaman zaman oturup bilânçolar yapmak.

Bilânço özetle artı ve eksiler tablosudur.

Nimete olumlu bir şekilde odaklanan kişi şükredecek uzun bir artı listesi oluşturur:

Varım.

İnsanım.

Mü’minim.

Mü’min bir ailede dünyaya geldim.

Sıhhatliyim.

Hürüm.

Aklım çalışıyor...

Kalbim çalışıyor...

Ellerim, kollarım, mafsallarım, damarlarım, sinirlerim, hücrelerim tıkır tıkır çalışıyor...

Daha günlük ekmeğe karpuza, anlık nefese vs. gelmedik...

Şükredici insan, eksiler tablosundan da bunların mukabili artılar devşirir.

Nankör insan ise, en ufak bir eksiyi, hakkından kesilmiş bir zulüm gibi görüp, rızâsızlık sergiler.

Varlık-yokluk odaklanmalarında, orucun da mühim bir rolü var.

Çünkü oruç, varı yok saymak, helâli haram eylemektir.

İnsan yokluğunu görmediği için, varlığına da şükür ile odaklanmadığı şeyleri, suyu, ekmeği, bir bardak çayı anlar oruçken. Fakat bunun yanında bir de açlığı anlar.

“Oruçla açlığı ikrâm eden Hudâ'ya şükür...”

Açlık da Bir Nimettir

Evliyâullah’ın tespit ettiği gibi, ruh ile beden bu noktada birbiriyle ters orantılı.

Beden; tıka basa dolu oldukça, rûhun doygunluğa, itmi’nâna, huzura erişmesi zorlaşıyor.

Beden; seherde yahut fecirde uykusuz kalırsa, kalbin gözleri açılabiliyor.

Beden; lüzumsuz sözleri terk ederse, kalbe hikmet gelir.

Beden; haram yerse, rûha huzur helâl olmaz olur.

Oruç böyle iken, orucun bir mevsim olarak binlerce gönle hükmettiği Ramazân-ı şerîf, açlıktaki, uykusuzluktaki, sabırdaki, mahrumiyetteki nimetleri öğreten ne muazzam bir okuldur!

Görünür zarif hilâli,
Çekilir semâda tuğrâ!
Güne men eder helâli,
Geceler doyunca nûra!

Gece mânevî ziyâfet,
Kulu kaldırır sahûra...
Arınır oruçla ümmet,
Süzülür çıkar huzûra!..

Okunur kitâb-ı Yezdan;
Bu solukta indi “İkra!”
Ederek cihânı lerzan,
Çevirir tüm arzı Tûr’a...

Arafat misâli her yan,
Kurulur seherde şûrâ...
Haremeyn’e yol bulur can,
Karışır gider buhûra...

İki ihtimalli nîmet;
Kimi gark olur fütûra,
Kimi tâat içre lezzet,
Bularak varır şuûra...

Gelişiyle ayrı ikram,
Nice haz gelir zuhûra,
Gidişiyle ayrı bayram
Yine gark eder sürûra!

Sayısız şükür de Tâlî,
Şu garip, zavallı mûra,
Bu şeref veren hilâli,
Yine lutfeden Gafûr’a...


Sayı : 29
Büyük Kapak