Paralel Evren Değil, Çakma (Sahte) Gayb Âlemi...

Sayı : 26 / Nisan 2014, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Gayba îman, dînin en mühim ve zor sahası...

Cahiliye çağında eline çürümüş kemikleri almış ufalayan küstah bir müşrik; “İnsanı bu hâle geldikten sonra kim diriltecekmiş!” diye sırıtıyor, etrafındakiler de kahkahayı basıyorlardı.

“Onu ilk kez kim yarattıysa O!..” cevabındaki hakikat, bu kahkahalarla boğulmaya çalışılıyordu.

Bugünün gayb inkârcıları seyrettikleri bilim-kurgu filmleri sayesinde dahî bilirler ki, değil ufalanmış bir avuç kemik, bir saç teliyle bile bir insanın DNA’sına ulaşılabilir. Onu yeniden inşa edebilecek kudret için bilgi yok olmuş değildir. Fizikî olarak bile...

O hâlde hemen secdeye mi kapanıyorlar? Hayır!

Câhiliyye müşriki misalimiz; cehâletin küfre malzeme olduğunu gösteriyordu. Günümüz insanı ise biliyor ki, dünyanın ve imkânlarının da bir ömrü var. Güneşin en azından bugünkü fonksiyonlarını yitireceği mecburî aşamaları var. Genişlemekte olan kâinatın da bir gün infilâk edeceğini görmemek mümkün değil. Kısacası bir insan için hayat ve ölüm ne ise, kâinat için de zaman ve kıyâmet de o.

O hâlde?

Gayba îman etmeli; kıyâmet ve sonrasına hazırlanmalı, öyle değil mi?

Doğrusu bu, fakat şeytan boş durmuyor. İnsan birbirini takip edecek şekilde günlerin sürüp gidişinden hiç ölmeyecekmiş gibi bir hisse kapıldığı gibi, kâinatın da yüz milyonlarca yıldır var olagelişinden de hiç kıyâmet kopmayacakmış gibi bir gaflete düşüyor.

Fânîlik hakikati karşısında; bilim adlı, dinden kaçış için sığınılan limanda insanoğlu kendine sahte avuntular arıyor.

Paralel evren hikâyesi de burada başlıyor:

Bilim Kurgu Filmleri ve Modern Hurafeler

Belki bilim kurgu izlemeyi sevmeyen yetişkin okuyucular, paralel evrenler ile neyin kastedildiğini bilmeyebilir. Fakat yan odadaki bilgisayar ve televizyon başındaki çocukları mutlaka biliyorlar, öğreniyorlar.

Paralel evren teorisi, kaderi inkar edip, içinde yaşadığımız gerçekliğin, yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanın iradeleri sayısınca çok sanal âlemden biri olduğunu iddia ediyor.

Biz müminler; kadere iman etmekle, yegâne Mürîd’in, yani dilediği gibi bir kader tayin edip işlerin neticesini takdir edenin Allah olduğuna inanırız. Bizim seçimlerimiz cüz’îdir. İrademiz mutlak iradenin onaylaması olmaksızın hiçbir şey ifade etmez.

Paralel evren teorisi diye ortaya atılan postmodern, bilim görünüşlü batıl inançta ise, ateist ideolojiyle İlâhî irade ve kader inkâr edilirken tuhaf bir şekilde, putlaştırılan nefsin sadece seçtiklerini değil, seçmediklerini bile yarattığı iddiası ortaya atılıyor.

Ahir zaman insanının masal ihtiyacını karşılamak için durmadan fantastik hikâyeler üreten film endüstrisi için paralel evrenler gibi sahte inançlar kullanışlı bir tema vazifesi görüyor. Dikkat ederseniz bu filmlerde iddia edildiğine göre, insanların her önemli (!?) seçiminde, yeni evrenler oluşuyormuş. Milyarlarca varlığın milyarlarca seçimi her nedense çatışmıyormuş.

Şeytanın saptırmasının apaçık bir nişanesidir ki, gayet tabiî bir hakikat olan, kıyâmet ve haşre inanmayanlar böyle saçmalıklara gönüllerini açabiliyor. Mûcizeye; ‘Tabiata aykırı!’ diye inanmayanlar, kendi olağanüstülüklerine îman ediyor. O kadar ki “Hücrenin içinde kendi bigbangini meydana getirebilecek böylece paralel evrenlerine geçebilecek enerji var” gibi tuhaf iddiaları seslendirebiliyorlar.

Bütün bunlar, bilim kurgu yönüyle esrarengiz hikâyeleri sevenleri celp ediyor etmesine fakat bir yandan da gerçeklerden uzaklaştırıcı bir uyuşturucu etkisi gösteriyor. Hatırlarsanız yakın zamana kadar tenasüh, karma ve reenkarnasyon da bu maksatla tedavüle sokulurdu.

Ahir zaman insanına sunulan yeni uyuşturucu da bu: korkmasına gerek yok çünkü hiç “Keşke” demeyecek, nedâmet duymayacak, zararın neresinden dönülse kârdır, demeyecek.

Ne diyecek? “Beynim ve bilincim diğer ihtimalleri de yarattı. Ben onlara sıçrar durumu kurtarırım!”

Tam da seçimlerin sorumluluğundan kaçmak için bahane arayan ahir zaman gençliğine uygun bir hurafe!

Ne tuhaftır ki, Yunan toplumunun hayat tarzına dönüldükçe onların mitoloji ve felsefeleri de yeniden hortluyor. Bir zamanlar Sofestailer denilen filozof takımı da varlığın var olduğundan bile şüphe ettiler ve ettirdiler. Aslında anlaşılabilir bir durum; bilimin, aklın ve demokrasinin beşiği denilen eski Yunan, en rezil ahlâkî çöküntülerin, cinsî sapkınlıkların de meşheri idi. O ortamda varlığı inkâr etmek, vicdan azabından ve sorumluluklardan kaçış değil de nedir? Diğer tarafta da, varlığı ezelî ve ebedî kabul eden materyalizmin kökleri de Yunan’da.

Tıpkı bugün gibi... Hem alabildiğine maddeci, hem de buna felsefesi itibarıyla zıt olduğu hâlde, alabildiğine hayalci, hurafeci...

Akıl ve felsefe Yunan’ında, semadan yıldırımlar fırlatan, sonra gelip insana hulul eden, zaaflarla dolu bir "sürü" tanrı saçmalığının din yerini tutmuş olması gibi. Bugünkü Paralel evrenlerden bahseden ideolojik teoriler ve buna dayanan fantastik filmler de; günümüzün, dinden uzak nesillerinin hayat, ölüm ve zaman ile ilgili belirsizlikler içine yuvarlanması için yeni bir safsata...

Dünya Hayatı da Ahiret Hayatı da Gerçektir

Bu teoriyi ileri sürenlerin, bir hâdiseyi daha önce yaşamış gibi olmak (dejavu) ve esrarengiz rüyalar gibi aslında; bizi tenden rûha, dünyadan âhirete, hayattan ölüm ötesine çağıran tecrübeleri de –tıpkı geçmişte reenkarnasyonu desteklemek için kullandıkları gibi- paralel evrenleri ispatlamak için kullandıklarını görüyoruz.

Hâlbuki insanda bir ruh var. Rûhumuz, ruhların ordular gibi kıta kıta buluştuğu elestbezminden geçti. Annemizin karnındaki ten elbisemize intikal edinceye kadar sırlı ve şuurumuzun en azından altının şahit olduğu maceraları oldu. Daha annemizin karnında iken şuuraltı algılarımız açıldı.

Dört beş yaşından önceki tecrübelerinizi hatırlıyor musunuz? Şuurlu hâtıralarımız bile beynimize gömülüp giderken, şuuraltımız çok daha hızlı şekilde veriler kaydediyor. Uyku, rüya, halüsinasyon, hipnoz, telkin sahasında oraya bu verilerden sayıklamalar yansıyor.

Bunun yanında madem gayba inanacağız, bize vahiy yoluyla apaçık tebliğ edilmiş, kendi gerçek gayb âlemimiz var; Melekler ve şeytanların fısıltıları var, havâtır var.

Ölümden haşre kadar da bir berzah âlemi var. Vefat etmiş bir yakınımızı rüyada, sanal bir dekorda görmemiz böyle soyut âlem, klâsik tabiriyle âlem-i menâmdır. Her rüya paralel bir âlemdir. Başka bir evimiz varmış... Ben şu meslekte imişim. vs. Fakat çoğu kez bu gündelik senaryo tekrarlanmaz ve gündüz kurulmuş bir hayal gibi uçup gider.

Fakat bu rûhânî âlemler dışında yaşadığımız âlem gerçektir: “Eşyanın hakikati sabittir.”

Bedenlerimizle dünyaya geldiğimiz ve yaşadığımız bu âlem ve yapıp ettiklerimizin neticeleri gerçektir, onların mânevî hesabını bir bir vereceğiz. Hesapla karşılaştığımızda feryat edip yine hayallere kapılarak, belki de Kadir-i Mutlak’ın her şeye gücünün yetmesine güvenerek yalvaracağız:

“Suçlular, Rablerinin huzûrunda boyunlarını büküp; ‘Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, sâlih amel işleyelim. Biz, artık kesin olarak inanmaktayız.’ dedikleri vakit, (onların perişan hâlini) bir görsen!” (es-Secde, 12)

Fakat gayb artık şahâdet olduğu için imtihanın bir hükmü kalmamıştır. Gerçi unutturulup döndürülse de, neticesi değişmeyecektir. (el-En’âm, 109-110)

Pişmanlık hissi, hayattayken anlamlıdır. İş işten geçtikten sonra tam bir hüsrandır.

“O gün cehennem getirilir ve insan anlamış olur. Ama anlamasının artık ne faydası var! ‘Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım!’ der. Artık o gün ‘o’nun ettiği azâbı kimse etmez.’ (el-Fecr, 23-25)

Bu öyle bir hüsrandır ki, son cümledeki ‘o’ zamirini, bazı müfessirler, kulun kendisine bağlar ve faydasız son pişmanlık acısının, cehennemler dolusu azaptan daha ağır olduğu şeklinde izah ederler. Bunun üzerinde ne kadar düşünüyoruz?

Ne acıdır ki, günümüzde genç neslimiz, zamanının epey bir kısmını internetten film seyrederek geçiriyor. Peki farkında mıyız bu seyrettikleri filmler onlarda nasıl bir ruh haline sebep oluyor?

Zamanda yolculuk, paralel evrenler, yeniden bedenlenmeler, uzayda kolonileşmeler, mutant yoluyla ölümsüz bir varlığa evrimleşmeler gibi saçma-sapan bilim-kurgular, gençlerimizi, ellerindeki eriyip gitmekte olan ömür hakikatinden uzaklaştırıyor. Ne yazık ki gençliğimiz “Haramın azabı var, helâlin hesabı var” endişesiyle yaşamıyor.

Sadece bir sevgi ve hoşgörü şairi olarak takdim edilen, fakat aslında bir Hak dostu olan Yûnus Emre’nin âhiret endişesine bir kulak verelim:

Yoktur bende amel tâat, ben n’ideyim n’eyleyeyim!
Kopıcak rûz-ı kıyâmet, ben n’ideyim n’eyleyeyim!

Dost bana suâl edicek, aklım başımdan gidicek
Hicâb derdi gark edicek ben n’ideyimn’eyleyeyim!

Helâline ola hesâb, harâmına ola azâb,
İsyânıla yüzüm kara ben n’ideyim n’eyleyeyim!


Dünyada bilgi çoğalıyor fakat çöp gibi yığıldığı için hakikat gözden ırak kalıyor. Muharref dinler, ateizmin bütün yalanlarıyla uzlaştı. Cinsî sapıkları bile papaz tayin edebilen bir hıristiyanlık dayanabilir mi bu selin önünde?

Hakikatleri ifade eden bir tek İslam kaldı, Kur’an kaldı. Ona da, ‘mutlak hakikat’ diye bir şey yoktur, yalanlarıyla, diyalog masallarıyla, çoğulculuk baskısıyla saldırılmakta...

Gözümüzün önündeki hayatın ve ölümün bile çakma paralellerini üretenlere karşı, İslâm’ı savunmak, “Hakk’ı ve hakikati savunmaktır” aynı zamanda…

Yarın keşke dememek için...


Sayı : 26
Büyük Kapak