Paylaşılamayan Yetim Kız: Hz. Ümame -r.anhâ-

Sayı : 66 / Ağustos 2017, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Hz. Ümame, Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin amcası, şehitler serdarı Hz. Hamza radıyallahu anh’nın kızıdır. Annesi de hanım sahâbelerden Selmâ bint Umeys’tir.

Peygamber efendimiz yakın akrabalarını toplayıp İslam’a davet ettiği zaman Hz. Hamza bir karar verememişti. Çünkü kabilenin önde gelenlerinden Ebu Leheb, “Bütün Arap kabilelerinin onlara saldıracağından kendilerinin bununla başa çıkamayacağından bahsediyordu.

Ebu Leheb ailenin ileri gelenlerinden, ticaretle uğraşan, zengin bir kişiydi. Bu sebeple Abdulmuttalip oğulları ondan etkilenirdi. Hz. Hamza radıyallahu anh da ailenin çoğunluğuna karşı çıkmak istememişti.

Fakat öte yandan Hz. Hamza mazlumlara yardıma koşan, mürüvvet ehli bir kişiydi. Cesur ve güçlüydü. Ava çıkmayı severdi. Av dönüşünde evine gitmeden Ka'be'yi tavaf edecek kadar da Kabe’ye bağlıydı.

Yine bir ava çıkmış, dönüşünde de Kabe’yi ziyarete koşmuştu. Onu gören bir kadın, kendisi avdayken Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin yanına giden Ebû Cehil ve yaranlarının ona hakaret edip eziyette bulunduklarını anlattı.

Hz. Hamza bunu duyunca hemen Ebû Cehil'in yanına gitti ve omuzundaki yayı Ebû Cehil'in kafasına indirdi. "Sen misin ona sövüp sayan?.. İşte, ben de onun dinindeyim! Onun söylediğini söylüyorum! Gücün yetiyorsa, o yaptıklarını bana da yap, göreyim!" diye konuştu.

Ebû Cehil, hareketinde kendisini haklı göstermek için savunmaya geçti. "Ama o bizi akılsız saydı!" dedi, "Putlarımıza hakaret etti. Atalarımızın tuttuğu yoldan ayrı bir yol tuttu."

Hz. Hamza'dan kararlı ve sert bir cevap geldi: "Siz ki, Allah'tan başkasına İlâh diye tapmaktasınız. Sizden akılsız kim var? Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed, Allah'ın Resulüdür!"

Hz. Hamza'nın bu kararlılığını gören Ebû Cehil etrafındakilere “Ona karşılık vermeyin, kızgınlıkla gerçekten Müslüman oluverir,” dedi. Sonra “Doğrusu ben, kardeşinin oğluna çok çirkin bir şekilde sövüp saymıştım; buna müstahak oldum.” diyerek alttan aldı.

Hz. Hamza bundan sonra Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselamın yanına giderek yaptıklarını anlattı ve “Gönlün rahat olsun, senin intikamını aldım,” dedi.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise intikam peşinde değildi. O yiğit amcasının müslüman olup ebedi saadete erişmesini istiyordu.

“Bu beni sevindirmez, beni ancak senin Müslüman olman sevindirir,” diye cevap verdi.

Hz. Hamza bu cevap karşısında sarsılmıştı. Yeğeninin vazifesinde böyle samimi olması onu etkilemişti. Düşünmek için izin istedi ve gece boyunca düşündü durdu.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin her zaman doğruyu söylediğini, böyle bir konuda asla yalan söylemeyeceğini biliyordu. Her ne kadar müslüman olmakla kavminin saldırılarına maruz kalacağını bilse de böyle yüce bir hakikat uğruna her şeyi göze almaya değerdi. Sonunda kararını verdi. Ertesi gün Allah Rasûlünün yanına giderek müslüman olduğunu bildirdi.

Ne mutlu ona ki Allah-u Zülcelâl onun göğsünü İslam’a açmış, onu hidayet ehlinden yazmıştı. Bu saadet onun için dünyadaki her şeyden değerliydi.

Sabır ve Sebat İmtihanı

Hz. Hamza radıyallahu anhın Müslüman olduğu sene, Müslümanlara karşı alay ve hakaretlerin işkenceye dönüşmeye başladığı zamana denk gelmekteydi. Hz. Hamza güçlü bir pehlivan, iyi bir avcıydı. Ama henüz cihada izin verilmemişti. Ondan çok daha zorlu bir cihadın, eziyetlere karşı sabır ve dinde sebat cihadının zamanıydı.

Hz. Hamza bu cihaddan yüz akıyla çıktı. Dininde sebat gösterdi ve Allah Resulünü desteklemekten asla vaz geçmedi.

Bu sırada Hz. Hamza Selma binti Ümeys radıyallahu anhuma ile evlenmişti. Bu evlilikten Ümame dünyaya gelmişti.

Ümame henüz dünyada olup bitenleri anlayabilecek yaşta değildi. Ama o Müslüman bir anne babanın çocuğu olarak onların yaşadıkları dışlanmaya ve eziyete şahit oluyordu.

Her yerde Müslümanlara işkence ediliyordu. Zayıflar çöllerde kızgın kumlar üzerine yatırılıyor, üzerine ağır kayalar konuluyordu. Aç susuz bırakılarak dininden dönmeye zorlanıyordu. Güçlü kabilesi olanlar dahi sürekli sataşmalara, alay ve aşağılamalara maruz kalıyordu. Şerefine düşkün bir insanın katlanamayacağı hakaretlere uğruyorlardı.

Müslümanlar İslam uğruna çok sıkıntılara sabrettiler. Bilhassa Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi himaye etmekten vazgeçmeyen Ebu Talip ve onun oğulları Hz. Ali, Hz. Cafer, mahallelerinde hapsedilmişlerdi. Üç yıl süren boykot süresince kimse Müslümanlara mal satmayacaktı. Böylece onları açlığa ve yokluğa mahkum ettiler. Öyle ki Müslümanların mahallelerinden bebek ağlamaları yükseliyordu.

Boykot kaldırıldıktan sonra da Müslümanlar rahat yüzü görmediler. Ebu Talib ve Hz. Hatice radıyallahu anha annemizin vefat ettiği sene, Müslümanlar için Hüzün senesi olmuştu. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi artık himaye eden kimse kalmamıştı. Müşrikler İslam’ın daha da yayılmasını önlemek için Hz. Peygamberi öldürmekten bahsetmeye başlamışlardı.

Zulmün son noktasına vardığı anda nihayet Müslümanlara Medine’ye hicret izni verildi. Müslümanlar birer ikişer Medine’ye göçmeye başladılar.

Hicret ve Hasret İmtihanı

Müslümanların çoğu gizlice, gece yarısı evinden çıkıp Medine yollarına düşüyordu. Ancak Hz. Ömer, Hz. Hamza radıyallahu anhuma gibi yiğitler, çekinmeden açıkça meydan okuyarak hicret ediyorlardı.

Hz. Hamza, Medine’ye giderken ailesini, bilhassa sevgili hanımı Selma binti Ümeys’i ve henüz küçük yaştaki kızı Ümame’yi arkasında bırakıyordu. Bundan sonra dini uğruna sabrettiği şeyler arasına onların hasreti de eklenecekti.

Böylece Ümame küçük yaşta babasından ayrı düştü. Yıllarca onun hasretiyle yanıp durdu. Annesinden hep onu dinledi. Annesinin gözlerinden süzülen yaşları küçücük elleriyle sildi.

Yiğitliği ve civanmertliği dillere destan olan Hz. Hamza’ydı onun babası. Kolay bir ayrılık değildi bu.

Hz. Hamza radıyallahu anh, Medine devrinde de Peygamber efendimizin en önde gelen destekçilerinden oldu. Onun cesareti ve pehlivanlığı cihad meydanlarında Müslümanların göğsünü kabartırdı. Bedir savaşında yiğitliğiyle destan yazmıştı.

O zamanın adeti üzere Bedir harbinde müşrikler kendi aralarından Utbe, Vefid ve Şeybe’yi meydana çıkardılar. Bunlar Müslümanlara meydan okuyarak çarpışmak için karşılarına çıkacak bir yiğit istediler.

Hz. Hamza Müslümanlar tarafından ileri atılan yiğitlerdendi. Önce Şeybe ile karşılaşıp kısa bir çarpışma sonucu onu hakladı. Daha sonra Utbe'yi de öldürdü. O savaşta öyle yiğitçe çarpışmıştı ki, Allah ve Rasûlünün rızasını kazandı ve “Allah'ın aslanı” ünvanını hak etti. Bu arada müşrikler de ona karşı hayli kinlenmişlerdi.

Bedirde çok can kaybeden müşrikler intikam ateşiyle yanıp kavruluyorlardı. Büyük bir hırsla Uhud harbine hazırlandılar. Müslümanların mallarını yağmalayarak düzdükleri kervanın gelirini savaş hazırlıkları için kullandılar. Civardaki müşrik kabilelerden asker toplayarak büyük bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler.

Orduya müşriklerden öldürülenlerin yakınları olan kadınlar da katılmışlardı. Bedir Savaşı'nın intikamını almaları için erkekleri savaşa teşvik ediyorlardı. Bu harpte intikam alınacaklar listesinin en başında Hz. Hamza bulunuyordu.

Şehitler Serdarı Hz. Hamza -r.a-

Müşriklerden Cübeyr b. Mut'i'nin Vahşi adında iyi mızrak kullanan bir kölesi vardı. Hz. Hamza, Cübeyr’in amcasını Bedir savaşında öldürmüştü. Cübeyr kölesi Vahşi’ye, Hz. Hamza'yı öldürerek intikamını alırsa kendisini özgür bırakacağını vaad etti. Ebu Süfyan’ın karısı Hind de yakınlarının intikamını alırsa ona para vereceğini vaad etmişti.

Peygamber Efendimiz düşman ordusunun yaklaştığını öğrenince ashabıyla istişare etti. Aslında o ve olgun yaştaki sahabeler Medine'nin içinde kalıp savunma yapmayı uygun görüyordu. Ama gençler, yiğitler ve Bedir Savaşı'na katılamamış olanlar meydan savaşı yapmak istiyorlardı. Hz. Hamza da meydan savaşına taraftardı. Sonunda Peygamberimiz Medine dışında ordugahını kurmaya karar verdi.

Uhud harbinin olacağı günün sabahı Peygamberimiz, "Bugün rüyamda, meleklerin, Hamza'yı yıkadıklarını gördüm," buyurdu. Ordu yola çıktı, Peygamberimizin emriyle Uhud dağı eteklerinde orduya savaş düzeni verildi.

Savaşın ilk kısmında Müslümanlar üstün geldi. Hz. Hamza yine yiğitliğiyle savaş meydanında fırtına gibi esiyordu. Kureyş'in birinci bayraktarı Hz. Ali tarafından, ikinci bayraktarı Hz. Hamza tarafından yere serildi. Sancaktarların ölmesi Kureyş'in moralini bozdu. Hatta müşrikler kaçışmaya başladı. İşte o anda Peygamberimiz tarafından görevlendirilen okçular ganimet hırsına kapılıp yerlerini bırakmaya başladılar. İşte bu savaşın seyrini değiştirmişti. Okçuların sayısı azalınca düşman kuvvetleri İslam ordusuna arkasından saldırıp iki ateş arasında bıraktı.

Bu sırada Hz. Hamza'yı öldürmek için ne zamandan beri fırsat kollayan Vahşi'yi bir kaya arkasında gizlenerek mızrağını fırlattı. Hz. Hamza o sırada bir müşriki yere sermiş, ama ayağı kayarak hafifçe sendelemişti. İşte o zayıf anında atılan mızrak böğrüne saplanmıştı.

Allah'ın arslanı Hz. Hamza Peygamber aleyhisselatu vesselam uğruna canını feda etmekle en büyük şerefe kavuşmuştu. Onun şehit olduğunu gören Vahşi, koşup efendisine ve Hind’e haberi verdi. Yüreği intikam ateşiyle kavrulan Hind, Hz. Hamza’nın mübarek naaşının yanına gelip cahiliye çağı kadınlarının adeti olan insanlık dışı çirkinlikleri icra etti. Onun tertemiz cenazesine işkence yapıp hatta ciğerini sökecek kadar ileri gitti.

Peygamber Efendimiz düşman ordusu çekip gidince şehitlerin cenaze namazlarını kılıp defnetmeye başladı. Hz. Hamza’yı da halası Hz. Safiyye'nin getirdiği bir hırka ile kefenledi.

O gün Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem cenazeleri yan yana dizdi ve en başa Hz. Hamza’nın naşını yerleştirdi. Şehitlerin namazını kılıp defnettikçe Hz. Hamza’yı yerinden kaldırmadı. Her şehid ile beraber Hamza'nın namazını tekrarladı. Böylece Hz. Hamza’nın cenaze namazı o gün yetmiş iki defa kılınmış oldu.

Hz. Hamza'nın hanımı ve çocukları Medine'de olmadığı için cenazesi garip kalmıştı. Hz. Peygamber bu sebeple mahzun oldu.

"Hamza'nın niye ağlayanı yok?" diye içli içli sordu.

Bunu duyan Ensâr önce Hamza için sonra kendi sehidleri için ağlamaya başladılar. O adet uzun zaman devam etmiştir ve her şehit ile birlikte şehitler serdarı Hz. Hamza radıyallahu anh da yad edilmiştir.

Medine’de bunlar olup biterken Hz. Hamza’nın Mekke’de bırakmış olduğu hanımı ve kızı da göz yaşlarına boğulmuştu. Zavallı Ümame babasının hasretiyle yanıp kavrulurken şimdi bir daha ona dünya gözüyle hiç kavuşamayacağını öğrenmişti.

Fakat Allah-u Zülcelâl ona babasına ahirette kavuşmayı takdir etmişti. Dünyada ise onu bağrına basıp teselli edecek olan Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve ashabı olacaktı.

Ümame Medine Yollarında

Hz. Peygamber ve ashabı hicretin yedinci yılı umretü’l-kazâ için Mekke’ye gelmişti. Mekke’deki kalma süreleri dolup Medine’ye dönmek üzere yola çıktıklarında Ümâme, Peygamber efendimizin peşine takıldı ve kendisini de beraber götürmesini istedi. Bunu gören Hz. Ali radıyallahu anh, “Amcamızın kızını müşriklerin elinde bırakıp gidemeyiz” diyerek Ümâme’yi Hz. Fâtıma’ya verdi, o da onu devesinin mahfesine aldı. (Buhârî, “Megazî”, 43)

Ümame Medine yollarında hep babasının kokusunu arıyordu. Umre kafilesi Medine’ye yaklaşınca şehid babasının mezarını sormaya başladı. Hiç değilse onun ayakucunda ağlayarak hasretini dindirmek istiyordu.

Kafilede bulunan meşhur şair Hassân b. Sâbit onun böyle hasretle babasını sorup durması karşısında hislenmişti. O anın verdiği ilhamla şu beyitler dilinden döküldü:

“O kız değerli ve şecaat sahibi bir efendiyi sorup duruyor
Kötülükler karşısında erkenden ve hızla yola çıkan cesur adamı
Ona dedim ki: Ey Ümame şehitlik rahat ve huzurdur
Gafur olan Rabbin rızasına ermektir
Mahlûkatın Rabbinin, arşın sahibinin davetidir
Rıza ve mutlulukla dolu cennete”
(İbn Hacer, el-İsâbe, VII, 500.)

Şairin bu sözleriyle biraz olsun teselli bulan Ümame, sevgili babacığına cennette kavuşma ümidiyle sabretti. Gerçi babasından ayrı düşmüştü ama Allah'a hamdolsun ki ona babasından daha şefkatli olan Peygamber aleyhisselatu vesselama kavuşmuştu.

Paylaşılamayan Yetim Kız

Müslümanlar Medine’ye varınca Hz. Hamza’nın yetim kızı Ümâme’nin kimin yanında kalacağı meselesi ortaya çıkmıştı. Hz. Ali, onun ağabeyi Ca‘fer b. Ebû Tâlib ve Zeyd b. Hârise radıyallahu anhum, yetim kızı paylaşamıyordu.

Hz. Ali radıyallahu anh, Ümâme’yi Mekke’den kendisinin getirdiğini, ayrıca onun amcasının kızı olduğunu, bundan dolayı kendi himayesinde kalması gerektiğini söylüyordu.

Hz. Cafer ise Ümâme ile amca çocukları olmaları yanında, hanımı Esmâ bint Umeys’in onun teyzesi olduğunu söylüyor ve Ümâme’nin kendisinin yanında kalmasının daha uygun olacağını dile getiriyordu.

Hz. Zeyd bin Harise ise Resûlullah’ın kendisiyle Hamza’yı kardeş ilân ettiğini, bu sebeple Ümâme’nin kardeşinin kızı sayıldığını, onun bakımıyla ilgilenme konusunda önceliği bulunduğunu ileri sürdü.

Sonunda aralarında hükmetmesi için Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme başvurdular. Allah Rasulu aleyhisselatu vesselam, onların böyle iyilikte yarıştıklarını görünce çok memnun oldu. Her birinin gönlünü aldıktan sonra, “Teyzenin anne gibidir, ” buyurarak Ümame’nin, teyzesinin yanında kalmasını uygun buldu. Böylelikle Ümame Cafer b. Ebu Talip’in evinde kalmasına karar verildi. (Buhari, Meğazi, 43.)

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Ümâme’yi her zaman koruyup gözetirdi. Bir keresinde kendisine hediye edilen ipek bir kumaşı Hz. Ali’ye vererek onu başörtüsü olarak kullanmaları için kesip hanımı Fâtıma, annesi Fâtıma bint Esed ve Ümâme arasında paylaştırmasını istedi. (Müslim, “Libâs”, 18; İbn Mâce, “Libâs”, 19)

Ümame yetişip evlenme çağına gelince Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam onu hanımı Ümmü Seleme’nin oğlu Seleme b. Ebû Seleme ile evlendirdi. Böylece iki yetimin evlendirerek yuvalarını kurdu.

Ümame’nin yaşadıkları, İslam’dan sonra kadın ve kızların durumunun ne kadar değiştiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Cahiliye çağında kendi öz evlatlarını diri diri kumlara gömen bir toplum, İslam ahlakı sayesinde yetim bir kıza bakmanın sevabını paylaşamaz hale gelmiştir.


Sayı : 66
Büyük Kapak