Peygamber Şehri Medine-i Münevvere -II-

Sayı : 62 / Nisan 2017, Konu Başlığı : Röportaj

İslam Şehrinin Merkezi: Mescid

Medine ilk İslam şehri olduğu gibi ilk İslam devletinin de temel hususiyetlerini taşıyan bir çekirdek oldu. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin Medine’ye girer girmez ilk yaptığı şey, mescidini inşa edeceği sahayı belirlemek oldu. Hicret sırasında bindiği Kusvâ adlı devesini salıverip, onun ilk çöktüğü Neccâroğullarından Amr’ın oğulları Sehl ve Süheyl’e ait arsayı mescid inşa etmek için satın almak istedi.

Arsanın sâhibleri; “Yâ Resûlallah! Biz onun bedelini sadece Allah'tan bekleriz. Allah rızâsı için size hediye ederiz” dedilerse de kabul buyurmayıp Hz. Ebû Bekr’in hediye ettiği para ile ücretini tam ödeyerek arsayı satın aldı.

Mescidin temelini taştan üst kısmını ise kerpiçten inşa etti. Mescidin inşaatında Müslümanlar elbirliği ile çalıştılar. İnşaatta Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de bizzat çalışarak onların arasına karıştı, onlarla bir ve beraber olduğunu gösterdi.

Mescidin yapımı tamamlandıktan sonra, doğu kısmına Peygamber efendimizin aileleri için kerpiçten iki oda yapıldı. Bu odaların üzerleri de mescidin üzeri gibi hurma kütüğü ve dallarıyla örtüldü. İnşaat tamamlanıncaya kadar Eba Eyyub el Ensari’nin evinde misafir olan Peygamberimiz, inşaat tamamlanınca taşındı.

Mescid, cemaatle namaz kılınan bir yer olmasının yanında, Peygamberimizin çeşitli görevlerini icra ettiği bir mekandı. Burada halka nasihat eder, ilim halkaları oluşturarak Kur’an okuma ve ezberleme faaliyetine nezaret ederdi.

Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselamın nübüvvet görevi yanında, devlet başkanlığı, hâkimlik, komutanlık gibi görevlerini de yürüttüğü bir mekândı. Elçiler orada karşılanır, bazen orada misafir edilir, dâvâlara orada bakılır, ordu orada donatılıp sefere gönderilirdi. İslam devleti ganimetler elde ettiği zaman devletin hazinesi orada muhafaza edilir ve gerekli yerlere dağıtılırdı. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem fazla bina yapmaya meyletmemiş, bütün bu işleri bu sade binada gerçekleştirmişti.

Mescid aynı zamanda halkın birbirleriyle ve devletle kaynaştığı bir yer durumundaydı. İlk İslam toplumunun meşveret meclisi ve her çeşit insanın bir araya gelip birbirinin halinden haberdar olduğu bir toplanma alanıydı.

Mescide gelmek, bir müslüman için kamu alanına çıkmak demektir. Müslüman evinde, bahçesinde, çarşıda pazarda da kendisine yakışan bir hal içinde olmalıdır ama bilhassa mescide gelirken her zamankinden daha özenli olmalıdır. Çünkü mescide gelen bir insan Allah'ın kulu sıfatıyla, Allah’a ibadet etmek üzere ve İslam toplumunun bir üyesi olarak onları temsil etme hassasiyetiyle hareket etmelidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Ey Âdem oğulları, her mescide gelişinizde zînetlenin." (A'raf, 31)

Bu ayette ziynetten kastedilen, temiz tertipli bir kıyafet, beden temizliği, güzel koku gibi insanları güzelleştiren unsurlardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bilhassa Cuma namazlarında gusledip temiz bir elbise ile mescide gelmeyi emretmiştir.

Peygamber efendimiz, mescidin kuzey tarafına, Mekke’den hicret edip, malı-mülkü ve kimsesi olmayan bekâr sahâbîlerin yatıp kalkacağı, Suffe denilen bir gölgelik yaptırdı. Suffe, ilk yatılı mektep ve dergâh vazifesi görüyordu. Burada yaşayan sahabiler Peygamber sallallahu aleyhi vesellemden ilim öğrenir ve muallimlik yaparlardı. Allah Rasulü onları çeşitli vazifelere gönderirdi.

Suffe ehlinin masrafı Medine halkının bağışladığı yiyeceklerden karşılanırdı. Onlar ilk burslu medrese talebeleriydiler. Aynı zamanda ibadet ve zikir halkaları da meydana getirirlerdi. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem eline geçen ganimetten onlara sofra kurar, kendisi de aralarına karışıp beraberce yemek yerdi. Kalabalık sofraya sığabilmek için sağ dizini kaldırarak çömelirdi. Bu sofra açların oturabildiği bir aşevi sofrası gibiydi.

Mescid halkın farklı amaçlarla toplandığı bir alandı. Bayramlarda burada Habeşliler kılıç kalkan oyunu oynardı ve gençler onları seyrederdi. Hz. Aişe annemiz de Peygamberimizin arkasında gizlenerek onları seyrettiğini bildirmiştir. Mescidin savaşlardan sonra yaralıların bakıldığı bir hastane olarak kullanıldığı bile olmuştur. Kısacası Medine şehrinin kalbi olan Mescid-i Nebevi, daha sonra kurulacak İslam şehirlerindeki külliyelerin ilk örneği oldu.

Sonraki İslam şehirlerinde de daima merkeze bir ulu camii inşa edilmiş, etrafına medrese, dergâh ve bunların giderlerini karşılamak üzere kira geliri getiren çarşılar kurulmuştur. İslam devletleri hep Medine şehrinde temeli atılan, Hakka kurbiyet halka merhamet düsturu ile kurulan vakıflarla şekillenmiştir.

Medine Kardeşlik Şehridir

Mekke’den hicret edenler yanlarında fazla mal mülk getirememişlerdi. Medine halkı ise kendine yetecek kadar üreten ve geçimini sağlayan ziraat ehli bir topluluktu. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ilk olarak hicret eden Müslümanlarla Medine’nin yerli halkı arasında kardeşlik bağları kurdu. Böylece her aile bir muhacir ailesiyle kardeş aile olup onun geçimine yardım etti.

Bu yardımlaşma tek taraflı değildi, bazı konularda da muhacirler ensara yardım ediyor ve sorunlarını çözüyorlardı. Mesela Medine’de su kaynaklarının bir kısmı Yahudilerin elindeydi. Hz. Osman bunlardan Rume kuyusunu satın alıp halka vakfetmek suretiyle su ihtiyacının giderilmesine katkı sağlamıştır.

Mekke halkı ticaret işlerinden iyi anlardı. Ancak Medine’de ticaret işlerinde Yahudiler hakimdi. Yahudiler ütum denilen kale gibi yüksek ve sağlam taş binalar inşa ederlerdi. Çarşılarda kuyumculuk ve sarraflık yapar, para işlerini idare ederlerdi.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, zengin Yahudi kabilesi Kaynuka oğullarının idaresinde olan çarşıya alternatif olarak idaresi Müslümanlara ait bir çarşı kurdu. Bu çarşıda herkes malını getirip rahatlıkla satabilirdi. Peygamber aleyhisselatu vesselam karaborsacılığı yani halkın muhtaç olduğu bir malı stoklayıp pahalanmasına sebep olarak, yüksek fiyattan satmayı yasakladı.

O zamanlar da bazı sermaye sahibi tüccarlar, mahsulünü çarşıya getiren köylünün yolunu keser, “Malının tamamını bana sat,” derdi. Bu şekilde çarşıya getirilen mahsulleri kendi tekelinde topladıktan sonra depoya kaldırır, azar azar ve yüksek fiyattan satışa çıkararak yoksul halkın muhtaçlığını suistimal ederdi. Buna ihtikar, yani stokçuluk ve karaborsacılık deniliyordu. Aleyhisselatu vesselam Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Pazara mal getiren rızıklandırılmış; ihtikar (stok ve karaborsa) yapan lânetlenmiştir." (İbn-i Mâce, Ticaret, 6).

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem çarşıda herkesin dürüstçe çalışıp hak ettiğini kazanması için çeşitli düzenlemeler yaptı. Faizi ve birçok haksız kazançları yasakladı. Engellileri dahi ot ve odun gibi şeyler toplayıp getirerek satmaya ve böylece çalışıp kendi emeğiyle geçinmeye teşvik etti. Ticaret ehline her türlü hileyi, aldatmayı yasaklayarak tüketiciyi koruma kurallarını yerleştirdi.

Resulullah sallallahu aleyhi vesellem çarşıya satmak üzere mahsulünü getiren bir adamın tezgahına uğramıştı. Elini buğday yığınının içerisine daldırdı. Parmaklarına ıslaklık dokundu. Bunun üzerine:
“Ey ekin sahibi! Bu ne?” diye sordu. Sahibi:

“Ey Allah'ın resulü! Ona yağmur isabet etti” dedi. Resulullah aleyhisselatu vesselam:

“O ıslak kısmı insanlar görsün diye ekinin üstüne koysaydın ya! Aldatan benden değildir” buyurdu. (Tirmizî, Büyu' 74, 1315)

Çarşılar insanların sık sık anlaşmazlıklara düştüğü ve birbirlerine düşman olduğu yerlerdir. Peygamber Efendimiz müminin ticaret hususunda da güzel ahlaklı olmasını bildirmiştir:

“Satışında, alışında, borcunu ödeyişinde cömert ve müsâmahalı davranan kimseye Allâh rahmetini bol kılsın!” (Buhârî, Büyû’, 16)

İslam hukukunun ticaret sahasındaki kuralları Medine çarşısında uygulanarak örnek olmuştur. Bu kurallar hem hukuki hem ahlaki yönler taşır. Mesela aleyhisselatu vesselam Efendimiz gönle huzur veren bir alışverişin kuralını şöyle bildirmiştir:

“Alışveriş yapan iki kişi, birbirlerinden ayrılmadıkça veya ayrılıncaya kadar (caymakta) muhayyerdirler. Eğer dürüst alışveriş yapıp da her şeyi olduğu gibi açıklarlarsa alışverişleri bereketli olur. Eğer bâzı hakîkatleri gizleyip yalan söylerlerse alışverişlerinin bereketi kalmaz.” (Buhârî, Büyû’, 19; Müslim, Büyû’, 8)

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem zaman zaman çarşıda dolaşır, ticaret ehlini hırsa kapılmamaları, satışta yemin etmemeleri için uyarırdı:

“Yemin, mala alâkayı artırır, ancak bereketi giderir.” (Buhârî, Büyû’, 26; Müslim, Müsâkât, 13)

Medine Vesikası

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu şehre hicret edince öncelikle hukuk düzenini sağlayıp herkesin can, mal, namus ve ibadet hakkını koruyacak bir anlaşma hazırlattı. Bu anlaşmaya ihanet etmedikleri sürece müslüman olmayanların da bütün hakları garanti altındaydı. Böylece Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz İslam’ın medeniyet dini olduğunu göstermişti.

Medine vesikasıyla şehir halkının hukuku emniyete alındıktan sonra halkın sıkıntılarına çözüm bulmak için tedbirler alındı. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanında Medine şehrinin bir şehir meclisi, hisbe ve şurta teşkilatı vardı.

İslâm devletlerinde şehirlerde emniyet ve asayişi sağlamakla görevli teşkilâta şurta denir. Bugün kullandığımız polis kelimesi batıdan gelmiştir. Peygamber Efendimiz zamanında şehirde emniyet ve asayiş durumu oldukça sakindi. Daha çok dış düşmanlara karşı yol emniyetini ve sınır güvenliğini sağlayan seriyyeler vardı.

Şehirde emniyet ve asayişin sağlanması, düzenin korunması görevlerini yürütmek için Hz. Peygamber zamanında ashaptan bazılarının bekçi (hares) olarak görevlendirildiği bilinmektedir. Medine’ye yeni geldiği sıralarda Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin bekçiliğini Sa‘d b. Ebû Vakkas gibi gönüllü sahabeler yapardı. Kays b. Sa‘d b. Ubâde de Resûlullah’ın yanında sâhibü’ş-şurta mevkiindeydi.

Şurta teşkilatının kadılık makamına bağlı olarak suçluların takibi, yakalanması ve suçu sabit görülenlere kadı tarafından verilen cezaların infazı görevlerini yerine getirmesi uygulamasına da ihtiyaç oldukça başvurulurdu. Hz. Osman radıyallahu anhın halifeliği döneminde şehirlerde şurta teşkilatı kuruldu. Hz. Ali döneminde mevcut şurta teşkilâtı devam ettirildi; şurtanın gözetimindeki hapishaneler düzenlendi. Mahkûmların masrafları beytülmâlden karşılanıyordu.

Hisbe teşkilatı da çarşıları denetleme, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek gâyesiyle kurulan bir müessesedir. Bu teşkilatın başında bulunan muhtesib, dinin hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı.

Hisbe teşkilatı İslam devletlerinde ve II. Mahmud dönemine kadar Osmanlıda devam ettirilen bir müessesedir. İslam şehirleri gücü gücü yetene düzenini değil, hakkaniyet düzenini getirmeye çalışmıştır.

Düzenli ve Planlı Bir Şehir

Medine şehri planlı bir şehirdi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, ashabından vefat edenlerin defni için Baki mevkiini mezarlık olarak seçti ve burası Cennetü’l-baki adıyla tanındı. Allah Resulü aleyhisselatu vesselam şehrin civarındaki koruluk, otlak yerleri ve su kaynaklarının korunmasına da özel önem vermiştir.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şehrin sokaklarının genişliğinin, en azından sırtı yüklü bir hayvanın geçebileceği kadar olmasını takdir etmiştir. Bahçe ve otlaklarla ilgili anlaşmazlıklar olduğu zaman bunları adalet üzere hükme bağlamıştır.

Su Allah'ın en büyük nimetlerinden ve bütün mahlûkatın muhtaç olduğu bir kaynaktır. Deniz, büyük göl ve büyük ırmak gibi su kaynakları İslam’da kimsenin mülkiyetinde sayılmaz. Her ihtiyaç sahibinin bunlardan yararlanma hakkı vardır. Hz. Peygamber, "Üç şey vardır ki bunlar asla yasaklanamaz: Su, ot ve ateş" buyurarak, bunların mahlûkatın ortak malı olduğu bildirilmiştir. (İbni Mâce, Ruhûn:16; Ebû Davûd, Buyû,60)

Peygamber Efendimiz yolcuların uğradığı vahaların, kuyuların ve benzeri su kaynaklarının temiz tutulması ve herkesin istifadesine açık kalmasını sağlamıştır.

Medine Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’den sonra da imar edilmiştir. Bilhassa Haremeyn vakıfları sayesinde buradaki mescidler onarılmış ve genişletilmiş, medrese, tekke, zâviye, ribât, imaret ve sebiller inşa edilmiştir. Bunlarla şehrin fizikî yapısı imar edildiği gibi, şehir halkının hayatı da kolaylaştırılmış. Bu yapılar aynı zamanda hac ve umre ziyaretleri sırasında Medine’ye gelenler için misafirhane görevi de yapmıştır.

Medine’deki medreseler, başta hadis ilmi olmak üzere dört mezhebe göre fıkıh ve İslam tarihi gibi ilimlerde seçkin âlimlerin yetiştirilmesi için İslâm dünyasının diğer bölgelerinden gelen ilim taliplerine hizmet etmiştir.

Medine’de kıraat ve tefsir gibi Kuranı kerim ilimlerinde de ekoller oluşmuştur. Medine tefsir ekolünün en önemli kurucusu Übey b. Kâ‘b radıyallahu anhtır. Medineli kıraat âlimleri arasında da en önemlileri Nâfi‘ b. Abdurrahman el-Leysî, Ebû Ca‘fer el-Karî gibi isimlerdir.

Medine tekke, zâviye ve ribâtlar bakımından da zengin bir şehirdi. Vehhabiliğin tesiri altına girmeden önce Kadiriyye, Senûsiyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye, Rifâiyye ve Şâzeliyye gibi tarikatlar şehrin manevi hayatına önemli katkılar sağlamaktaydı.

Medine’nin eğitim ve kültür hayatının önemli kurumlarından biri de kütüphanelerdi. Kütüphanelerin bir kısmı Beşir Ağa ve Hamîdiye gibi medrese ve ribâtlara, bir kısmı ise Feyzullah Efendi gibi özel şahıslara aitti. Osmanlı döneminde de Padişahlar ve diğer devlet erkanı sahip oldukları en değerli kitaplarını Haremeyndeki kütüphanelere bağışlardı. Hicaz için hazırlanan ilk salnâmede Medine’nin on sekiz kütüphanesinde toplam 22.914 Kur’an ve diğer kitapların bulunduğu kayıtlıdır.

Ne yazık ki Vehhabi anlayışına sahip isyancılar Hz. Peygamber’in kabri hariç bütün ziyaretgâhları yıkıp Mescid-i Nebevî de dâhil her yeri yağmaladılar. Osmanlılar, Haremeyn’in güvenliğini yeniden sağlamak için özel kuvvetler göndererek Medine’yi geri alıp yağmacıların Mescid-i Nebevî’den aldıkları eşyanın bir kısmını geri aldı.

Medine’de Osmanlı himayesinin sona erdiği 30 Ekim 1918 tarihinden itibaren iki yıldan fazla bir süre, gerektiğinde çekirge yiyerek şehri terk etmeyen Fahreddin Paşa, Mescid-i Nebevî’deki mukaddes emanetlerin yağmalanmaması veya İngilizler’in eline geçmemesi için İstanbul’a nakletmeyi başardı. Paşa, şehrin İngilizler’e teslimine ancak Mondros Mütarekesi’nden yetmiş iki gün sonra razı edilebildi. 5 Aralık 1925’te, şehir Suûdîler’in eline geçti.


Sayı : 62
Büyük Kapak