Peygamberimiz (s.a.v)’in Kahramanları

Sayı : 12 / Şubat 2013, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın hayatından ve irşadından bahsedilirken, söze ondan önce arap toplumunun içinde bulunduğu sapkınlıktan söz edilerek başlanır. Böyle olması da anlamlıdır. Çünkü bir muallimin kıymeti, ortadan kaldırdığı cehaletin büyüklüğüyle daha iyi anlaşılır.

Peygamberimizden önce hicaz bölgesinde yaygın olan cehalet ise gerçekten de cehaletin en koyusuydu. Bir toplum düşünün ki bütün değerleri alt üst olmuş, en çirkin işler muteber sayılıyor, hatta kahramanlık addedilerek yapılıyor…

Mesela, evine, ailesine bağlı bir adam olmak değil, içki meclislerine devam etmek ve ailesinin servetini kumar oklarına yatırmak marifet olarak görülüyor. Hatta şairler, kumarı değil kumar meclislerine katılmamayı çirkin görüyor; kumardan kaçınanlar korkaklıkla itham ediliyordu.

Bazen bir adam akşam evinden şerefli bir tüccar olarak çıkıyor, fakat o akşam içkinin tesiriyle dolduruşa gelip bütün malını kumarda kaybediyor, evine müflis olarak dönüyordu. Bunun neticesinde de insanlar arasında husumet ortaya çıkıyor, artık bir cinayet ve kan davasının başlamasına tek bir kıvılcım yetiyordu.

Esasen Araplar yiğitliğe ve şerefe çok büyük önem veriyorlardı. Fakat cahiliyye asabiyeti yüzünden yiğitliklerini kötüye sarf ediyorlardı. Mesela iki kabile arasında ufak bir meseleden kavga çıksa bunun sonucunda yıllarca süren, hatta haram aylarda bile devam eden savaşlar yapılıyordu.

İşte İslam dini böyle bir topluma geldi. Fakat bu cahiliyyenin esiri olmuş toplumun gençlerinden hakikat erleri yetiştirdi. Hem de sadece asaletleriyle gururlanan seçkin ailelerden değil, bazen bir çobandan, bir köleden, bir garipten de yiğitler çıkardı.

İlim kahramanı Abdullah İbn-i Mesud

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin kahramanları, bilek kuvvetinden öte, yürek ve akıl kuvvetiyle cehaleti yere seren yiğitlerdi. Bunlara en güzel örneklerden biri Abdullah ibn-i Mesud’dur.

Abdullah ibn-i Mesud, Kufe fıkıh mektebinin muallimidir, yani ümmetin neredeyse yarısı dinini ondan öğrenmiştir. Hz. Ömer onu kadı, muallim ve beytülmalin hazinedarı olarak gönderirken şöyle diyordu: “İbn Mes'ud'u yanımda alıkoymak istiyordum ama sizi kendime tercih ettim”

İslam medeniyetinin muallimi olan bu zat, Mekke'nin fakîr ailelerinden birine mensuptu. Çobanlık yaparak ailesinin geçimine yardım eden Abdullah b. Mes'ud; Hz. Peygamberin yavrulamamış ve süt vermeyen bir koyundan mucizevi bir şekilde süt sağdığını görünce iman etti ve bir daha onun yanından ayrılmadı.(Ibn Sa'd, Tabakat, 111, 150-151)

Mekke devrinde Peygamberimiz’den başka hiç kimse müşriklere kuran okuyamıyor ve İslam’a davet edemiyordu. Abdullah ibn Mesud bunu yapmak için izin isteyince ashab-ı kiram “seni himaye edecek güçlü bir ailen yok, seni öldürürler” diyerek onu vazgeçirmeye çalıştılar. Fakat o “Beni Allah-u Teala korur” dedi ve Kabe’ye giderek Rahman suresini okumaya başladı.

Müşrikler İbn-i Mes'ud'u dövdüler, kızgın kumlara yatırıp işkence ettiler. Arkadaşları ona:

“Korktuğumuz da buydu!..” dediklerinde İbn-i Mesud hiç de pişman değildi.

“Allah’a yemin olsun ki, Allah düşmanları, hiçbir zaman gözümde şimdikinden daha düşük, daha değersiz ve cılız değildi. Eğer isterseniz, yarın sabah yine gider, yine aynı şeyi yaparım.”

Arkadaşları hep birden; “Hayır, yeter!" dediler. "Zaten onları çılgına çevirecek kadar dinlemek zorunda bıraktın.” Dediler. (Ibnü 'I-Esîr, Üsdü 'l-Gâbe, III, 256-257).

Bunu yapan delikanlı, vücutça iri yarı, güçlü kuvvetli bir genç de değildi. Aksine o kadar çelimsizdi ki Medine devrinde bir gün ağaca çıktığı zaman bileklerinin inceliği arkadaşlarının gülüşmesine sebep olmuştu. Ama Allah'ın Resulü Hz.Abdullah'ı, şöyle methetti:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu iki bilek, mîzanda Uhud Dağı’ndan daha ağırdır.”

Bu delikanlı, ilmi sayesinde Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın yanında o kadar itibar sahibi olmuştu ki, kapısında kabile liderleri izin verilmesini beklerken o teklifsizce meclisine girip çıkardı.

İbn-i Mesud Kur'an ı Kerim’i ezberledi ve öğretti. O ve Medine’ye hicret ettiğinde evinde kaldığı talebesi Muaz bin Cebel Peygamberimizin tavsiye ettiği Kur’an muallimlerinden oldular:

"Kur'an'ı dört kişiden öğreniniz: İbn Mes'ud'dan, Muaz b. Cebel, Übey b. Kaab ve Ebu Huzeyfe'nin mevlası Sâlim'den." (Buhârî, Fezâilü'l Kur'ân, 8)

Ne kadar ibretliktir ki, Cenab-ı Hak, cahiliyyenin sembol ismi Ebu Cehil’in öldürülüp bertaraf edilmesini de bu ufak tefek delikanlıya nasip etti.

Hz. Ömer’in “Her zerresi ilimle dopdolu” diye methettiği İbn- i Mesud, Bedir günü Ebu Cehil’i yaralı halde buldu ve başını gövdesinden ayırmak için göğsüne çıktı. İri yarı bir adam olan Ebu Cehil, her zamanki kibirli edasıyla ona:

“Çobancık! Sen, çok yüksek ve yalçın bir yere çıktın.” diye sataştı. Ama sonunda cahiliyyenin kibirli temsilcisi, ilmin mütevazı temsilcisinin elinde son nefesini vermişti.

Sanki Allah-u Zülcelal hazretleri batılın ne kadar büyüklense de kof olduğunu, hakkın ne kadar çelimsiz görünse de sağlam ve kuvvetli olduğunu gösteriyordu.

Kahramana Gururlanmak Caizdir!

Peygamber Efendimiz, ashab-ı kiramı cahiliyye çağının değer yargılarından arındırırken, onlara gerçek değerin ne olduğunu da öğretiyordu. Kabilesinin çokluğuyla, soyunun asaletiyle övünen insanlara, bunun yerine İslam’ın haklı izzetiyle üstünlük duymayı öğretiyordu.

Efendimiz Uhud günü ashabını savaş meydanına götürmüş, gerekli tembihleri yapmıştı. Sonra ashabını yiğitçe savaşmaya teşvik etmek için eline bir kılıç aldı ve:

“Bunun hakkını kim verir?” Diye sordu.

Sahabenin birçoğu bu kılıcı almak istedi. Ancak Peygamberimiz kimseye vermeyip sorusunu tekrar etti.

Ensardan Ebû Dücâne, sordu: “Yâ Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?

“O'nun hakkı, eğilip bükülünceye kadar; düşmanın yüzüne vurmaktır, vurmaktır. Onunla Allah sana zafer yahut şehîdlik nasîb edinceye kadar, Allah yolunda çarpışmaktır.”

Hz. Ebû Dücâne “Kılıcı, o şartla alabilirim yâ Resûlallah” deyince Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam kılıcı ona verdi.

Kılıcın üstünde Arapça bir beyit kazınmıştı. Beytin manası şuydu: “Korkaklıkta zillet, utanç; ileri atılmakta, izzet, şeref vardır. İnsan, korkaklık etse bile; kaderinden kaçamaz."

Hz. Ebû Dücâne kılıcı alınca harp sahnesine doğru azametli bir şekilde yürümeye başladı. Ashabtan bazıları “Allah kibirlenenleri sevmez” diyerek onu uyarmak istedi. Ancak Peygamberimiz:

- Allah kibirlenenleri sevmez, fakat Ebû Dücâne'nin bu yürüyüşü gibi cihad meydanında olursa Allah'ın pek hoşuna gider, buyurdu. (Müslim, Fedailü's-Sahabe, 25)

“Senin yolunda oldu diyeyim”

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ashabını Allah yolunda şehit olmaya öyle teşvik etmişti ki sahabeden bazıları, verecek bir tane canı olmasına üzülüyordu. Bunlardan Hz. Abdullah b. Cahş’ın duası çok ibret vericidir.

Uhud günü Sa'd ibn-i Vakkas ile Abdullah ibn-i Cahş arasında şöyle bir konuşma geçti.

"Gel, ikimiz de Allah'a dua edelim. Birimiz dua ederken diğeri ona amin desin." Önce Hz. Sa'd dua etti:

"Yarab! Düşmanla karşılaştığımızda bana çok kuvvetli ve zulmü şiddetli olan bir kişiyi rastlat. Bana onu mağlup etmeyi nasip et!" Abdullah b. Cahş arkadaşının duasına, "Amin!"dedi. Sonra,

"Ey Allah'ım! Bana şiddetli bir kişiyi rastlat ki, hücumları şiddetli olsun. Ben senin yolunda onunla savaşayım, o da benimle. Sonra beni mağlup etsin, burnumu, kulaklarımı kessin. Ben seninle mahşer gününde mülaki olduğumda, kulağımın ve burnumun niçin kesildiğini sorasın. Ben de, "Senin uğrunda ve senin Resûlünün uğrunda oldu" diyeyim. Sen de, "Doğru söyledin" diyesin, dedi.

Sa'd, "Abdullah b. Cahş'ın duası benim duamdan daha hayırlıydı. Onu aynı günün son saatlerinde gördüm. Burnu ve kulakları kesilmişti.” dedi. (Heysemî, II/274 Tabarânî'den)

Peygamberimizin ashabı içinde öyle kahramanlar vardı ki, kimisi ona doğru atılan bir oka elini uzatıyordu, kimisi ona doğru akın akın gelen zalim düşmanı biraz olsun oyalamak için kendisini mızrakların önüne atıyordu.

Bu sırada Musab bin Umeyr de zırhını giymiş, Müslümanların sancağını taşıyordu. Müşrikler onun kollarını kopardığı halde sancağı düşürmemek için gövdesiyle sımsıkı tutmaya çalışıyordu. Nihayet gücü tükenince bir melek onun suretine girdi ve sancağı aldı. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam ona “Ya Musab” diye seslenince melek “Ben Musab değilim” dedi. O zaman Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam onun şehit olduğunu anladı ve sancağı Hz. Ali’ye verdi.

Beyitleriyle Savaşan İhtiyar Kahraman

Kahramanlık her zaman gençlikle, bilek kuvvetiyle olmaz. Her türlü imkan ve yetenek Allah yolunda hizmet ve mücadele için kullanılabilir. Bunun en güzel örneği Peygamberimizin şairi diye tanınan Hz. Hassan bin Sabit’tir.

Hassan, Müslüman olduğunda altmışını geçmiş bir ihtiyardır. Bu yüzden, Medine’nin hayli uzağında yapılmış olan Bedir harbinde de bulunamamıştır. Ancak Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam şiirleriyle İslam düşmanlarının saldırılarına cevap veren ve peygamberimizi metheden Hassan için bunun bir eksiklik olmadığını şöyle bildirir:

"Hassan'ın beyitleri düşmana ok darbesinden daha etkilidir" (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Ğâbe, III, s. 26)

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, hitabet ve şiiriyle İslam’a hizmet eden Hassan b. Sâbit için Mescid-i Nebevîde bir minber yaptırmıştı. Onu İslam düşmanlarının moralini bozacak hicivli şiirler yazmaya bizzat kendisi şöyle teşvik etmiştir: "Ey Hassan, müşriklerin, kâfirlerin yüz karalarını ortaya koy! Cebrâil seninledir. Ashabım silahla harb ettikleri gibi sen de dilinle savaş" (Tehzibu't-Teshib, II, 247, Asr-ı Saadet, III, 372).

Hassan b. Sâbit radıyallahu anhu Yahudi şair Ka'b b. Eşref şiirlerine de tesirli bir cevap yazarak onun itibarını sarsmıştı.

Yine Temimoğulları kabilesinin meşhur hatibi ve şairi Medine’ye gelip etkili bir hitabetle meydan okuduğunda Peygamberimiz Hassan b. Sâbit’e "Kalk bunun konuşmasına karşılık ver" buyurmuştu. Hassan b. Sabit oradaki müşriklere güzel bir ders verip, çekip gitmelerini sağlayınca Temim heyetinden Akra b. Hâbis:

“Allah'a yemin olsun ki bu Zat'a (Rasûlullah'a), bizim bilmediğimiz bir yardım gelmektedir. O muhakkak muvaffak olur, onun hatibi ve şâiri bizim şâirimizden üstündür" diyerek müslüman olmuş, orada bulunan Temimoğulları da İslâm'a girince Hz. Hassan onları ve Müslümanları metheden bir şiir daha irad etmişti.

O zamanın medyası yerinde olan bu şiirler dilden dile aktarılıyor ve kabilelerin İslam’ a hayranlık duymasına vesile oluyordu. (İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü'l Meâd, IV, 68-69)

Peygamberimizin Abdullah b. Revâha ve Ka'b b. Mâlik gibi başka şairleri de vardı.

Peygamberimizin ehl-i beytinin de hitabet yeteneği üstündü. Hz. Ali savaşta gür sesiyle, yiğitçe beyitler okur ve böylece İslam düşmanlarına korku salar; Müslümanlara cesaret aşılardı. Hz. Abbas da zor anlarda gür sesiyle etkili bir hitabetle askeri Peygamberimizin yanına toplamıştı.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, sahabesinden Ebu Talha’nın savaş meydanlarında kopardığı kuvvetli narası için “onun narası düşmana bin oktan beterdir” buyurmuştur. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki kahramanlık, bilekte değil yürektedir.


Sayı : 12
Büyük Kapak