Peygamberimizin (a.s.) Yetimleri

Sayı : 21 / Kasım 2013, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Allah-u Zülcelal bizleri bu dünyaya imtihan etmek için getirdiğini haber veriyor. Bizler genellikle imtihan denildiği zaman musibetleri düşünüyoruz. Çoğu zaman da bizden beklenen davranışın, başımıza gelen musibetler karşısında pasif bir şekilde sabretmek olduğunu zannediyoruz.

Halbuki bizim imtihan olmamız için mutlaka bizzat bizim başımıza bir derdin gelmesi gerekmiyor, biz mümin kardeşimizin başına gelen bir musibetle de imtihan oluyoruz. Çünkü Müslümanlar tek bir bedenin uzuvları gibi birbirleriyle ilgili olmak ve birbirinin acısını duymak, birbirinin yardımına koşmakla mükelleftir.

Bu durumda toplumdaki yerinden yurdundan edilmiş savaş mağduru muhacirler ve bilhassa dul ve yetimler bizim için bir imtihan konusudur; bakalım onlara karşı vazifelerimizi yerine getirecek miyiz?

Evet bizler bu dünya ahiretin tarlasıdır diye inanıyorsak, her vesileyi de ahiret yatırımı olarak görmemiz gerekiyor. Bu durumda komşumuz Suriye’den kaçıp memleketimize sığınmış din kardeşlerimizi, bilhassa yoksul, dul ve yetimleri mutlaka sahiplenmekten kendimizi sorumlu hissetmemiz gerekiyor.

Hiç kuşkusuz bu felaket onlar için olduğu gibi bizim için de bir imtihandır. Aynı durumda biz de olabilirdik. Biz onlara sığınsaydık onların bize nasıl davranmasını istiyorsak öyle davranmamız lazımdır.

Yetim Hakkı

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem dünyaya bir yetim olarak gözlerini açmıştı. Bu sebeple yetimliğin nasıl olduğunu da gayet iyi bilirdi. Henüz kendisine peygamberlik verilmende önce dahi yetimlere karşı şefkatle davranır, haklarını muhafaza ederdi.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hz. Hatice’nin daha evvelki evliliğinden olma yetim oğlu Hind bin Ebî Hale’nin de üvey babası olmuş oluyordu. Bu yetim çocuğa karşı güzel muamelesi sayesinde Hind, Peygamber sallallahu aleyhi veselleme iman eden ve onunla beraber hicret edenler arasında bulunuyordu. Allah Resulüne âşık bir sahabe olan Hind bin Ebi Hale’nin, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın güzelliğini edebi bir surette tasvir edişi hadis kitaplarına girmiştir. (Tirmizî, Şemâil, s. 10)

Peygamberimize risalet verildikten sonra, henüz Mekke devrinde inen ayetlerde dahi yetimin muhâfazasına çok ehemmiyet verildiğini görüyoruz: “Yetime karşı kahretme!” (Duhâ, 9)

Cahiliyye devrinde toplumun güçlü kesimi, dul ve yetimlere karşı merhamet duymazdı. Kabile liderleri bir akrabaları öldüğü vakit mallarına el koyar, o malları işletip yönetirken elde ettiği kârı ise yetimlere vermez, kendi mallarına karıştırarak hak yerdi. Bunu yapanlardan biri de Ebu Cehil idi.

Onun mallarına el koyduğu yetim delikanlı, hakkın aramak için Kabe’nin çevresinde kendisine yardımcı olacak, sözü geçen bir hakem arıyordu. Bunu görenler kendilerine eğlence çıksın diye o yetime “Git derdini Muhammed’e anlat. O senin hakkını alır” dediler.

Yetim delikanlı onları niyetinden habersiz gidip Peygamberimize durumunu anlattı.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem delikanlıyı dinleyince doğru Ebu Cehil’in kapısına gitti ve yetimin hakkını istedi. Bunu görenler “İşte şimdi aralarında büyük kavga çıkacak” diyerek seyretmeye koştular.

Fakat umdukları gibi olmadı. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi kapısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malını teslim etti.

Ebu Cehil’in bu uysallığını gören müşrikler onunla dalga geçmek istediler. Ebû Cehil ise hala ürkekliğini üzerinden atamamış halde, şöyle dedi:

“Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı.”

Yetimlere İyilik

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Medine’ye hicret ettikten sonra İslam toplumunu şekillendirecek emir ve nehiyler daha fazla nazil olmaya başlamıştı. Allah-u Zülcelal indirdiği ayetlerle toplumdaki yoksulların, dul ve yetimlerin ıslahını emrediyordu.

Bir toplumda kendi geçimini sağlamaktan aciz olan kesimlerin sahiplenilmemesi halinde, onlar topluma karşı nefretle dolar ve ihtiyaçlarını kötü yollardan gidermeye kalkarlar. Mesela aç bir yetim çocuk kimse tarafından doyurulmazsa hırsızlık yapmaya mecbur kalır. Kadın ve kızların istismarına kapı aralanmış olur.

Bu sebeple Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın yetimlerin sahiplenilmesini teşvik eden bir çok hadis –i şerifi vardır. Bunlardan birinde Allah Resulü:

“Bir kimse, müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizî, Birr, 14/1917) buyuruyor.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, yetimi yanına alıp geçimini üstlenen kişilere, bunu yaparken onları hor görmemelerini, iyi muamele etmelerini de emretmiştir:

“Müslümanlar içinde en hayırlı ev; içinde yetime iyi davranılan evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de yetime kötü davranılan evdir.” (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam akrabalarından veya yabancı bir yetimi sahiplenenlere büyük bir mükafat vaad etmiş:

“Kim mes’ûliyeti altındaki kız veya erkek yetim çocuğuna iyi davranırsa; o ve ben cennette (şöylece) beraber bulunacağız.” buyurarak iki parmağını yan yana getirmişlerdi. (Buhârî, Edeb, 24)

Peygamberimizin bizzat kendisi de çocuklu dul hatunlarla evlenip onların yetimlerini himaye altına alarak ashabına örnek olmuştur. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Ümmü Seleme ile evlendiğinde, onun dört yetim çocuğu vardı. Peygamberimiz onları evine aldı, geçimlerini sağladı ve terbiyeleriyle alakadar oldu. Ümmü Seleme’nin yetimlerinden Ömer ibni Ebu Seleme Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin kendilerini nasıl yetiştirdiğini şöyle anlatmıştır:

"Ben, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in himayesinde yetişen bir çocuktum. Yemek yerken, elim yemek tabağının her yanına giderdi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana şöyle buyurdu: “Oğlum, besmele çek! Sağ elinle ye! Hep önünden ye!" (Buhârî, Et'ime, 2-3; Müslim, Eşribe, 108)

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin himaye ettiği dul ve yetimlerden biri de müşriklerin lideri Ebu Süfyan’ın mümin kızı, Ümmü Habibe radıyallahu anha ve kızı Zeynep idi.

İmanı için Habeşistan’a hicret eden Ümmü Habibe, orada kocası tarafından boşanıp terk edilince kimsesiz kalmıştı. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam onunla evlendi ve yetim kızını himayesine aldı.

Bir keresinde yetim kız Zeyneb’i neşelendirmek için yüzüne su püskürttü. Yaşlandığı halde yüzü hiç kırışmayan Zeynep bunun Peygamberimizin bir mucizesi olduğunu bildirmişti. (İbn Haceri el-İsâbe, IV, 311)

Peygamber, sadece evlendiği dul hanımların değil, vefat eden sahabelerin yetim kızlarını da sahiplenmiştir. Ensardan Hz. Es'ad b. Zürâre radıyallahu anhunun hanımı kendisinden evvel vefat etmişti. Kendisi de ardında üç yetim kız bırakarak vefat edince,
Peygamberimiz bunları kendi hanımları Sevde ve Âişe’nin yanlarına yerleştirerek bakımlarını üstlenmiş, büyütmüş, ilgilenmiş ve evlendirmiştir.

İslam’a çok hizmet eden ve erkek evladı olmayan Esad bin Zürare’ye olan vefasının eseri olarak, kızlardan doğan ilk oğlan çocuğuna bu mübarek sahabenin adını vermiştir. (İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 610)

Peygamberimizin teşviki sebebiyle Ashab-ı Kiram da dul kalan hanımlar ve yetim çocukları sahiplenir, güzelce terbiye eder ve evlendirirlerdi. Hz. Ebu Bekir, Cafer-i Tayyar’ın dul kalan hanımı Esma bint-i Ümeys’i himayesine almış, yetimlerinin geçimini yüklenmişti. Hatta sahabe yetimleri sahiplenmekte yarışırlardı.

Paylaşılamayan Yetim

Peygamberimizin feyzi ve terbiyesiyle yetişen ashab-ı kiram, büyük bir değişim geçiriyor, önceki kötü adetlerini terk edip yüksek bir ahlaka sahip oluyorlardı. Öyle ki yetimleri itip kakan, kızları diri diri gömen bir toplumken bir yetim kızı sahiplenmekte yarışan bir toplum haline geliyorlardı.

Hz. Hamza’nın şahadeti üzerine hanımı Hz. Selma binti Umeys dul, Umâme ise yetim kalmıştı. Hz. Selma evlenince Hz. Ali radıyallahu anhu Umâme’yi himâyesine almak istedi. Bunu duyan Zeyd ibni Hârise ile Cafer ibni Talib radıyallahu anhüm da yetimi himaye etmek istediler ve hatta aralarında paylaşamadılar. Sonunda meseleyi Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme götürmeye karar verdiler.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Hz. Zeydi, Hz. Hamza ile kardeş yapmıştı. Hz. Zeyd bunu ileri sürerek "Kardeşimin kızını gözetmek bana düşer" diyordu. Hz. Cafer ise hanımı Esma’nın Selma’nın kız kardeşi olduğunu hatırlatarak: "Zevcem, Esmâ bint-i Umeys, Umâme'nin teyzesidir. Ben bu işe daha uygunum” diyordu.

Hz. Ali ise, amcasının yetim kızını Mekke’den alıp getiren kişiydi. " O benim amcamın kızıdır. Hem onu müşriklerin arasından çıkarıp getiren benim. Ben, onu himaye etmeye sizden daha haklı ve lâyıkım," diyordu.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem hayırda yarışan bu sahabelerine ayrı ayrı iltifat etti:

"Ey Zeyd!.. Sen, Allah'ın ve Resulünün dostusun! Ey Ali, sen de benim kardeşim ve arkadaşımsın! Ey Cafer, sen de bana yaratılış ve huyca en çok benzeyensin!"

Böylece gönüllerini aldıktan sonra kararını bildirdi:

“Ey Cafer!.. Ümâme'yi görüp gözetmeye, sen daha lâyık ve haklısın; çünkü, onun teyzesiyle evli bulunuyorsun! Kadın ne teyzesi, ne de halası üzerine nikahlanamaz."(Buhari, Nikâh, 27)

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam daha sonra Ümâme’yi, Ümmü Seleme’nin büyük oğlu Seleme’yle evlendirdi. (İbn Sa'd, Tabakat, III, 8)

İyilerden Olmak İçin

İyi olmak ancak iyilik yapmakla mümkündür. Hiç kimse pasif bir şekilde oturduğu yerden “ben kimseye kötülük yapmıyorum, öyleyse ben iyiyim” diye düşünemez. İyiliğin bizde gerçek manada tezahür etmesi için pasif iyilikten aktif iyiliğe geçmemiz gerekiyor.
Yaptığımız iyilikler aslında öncelikle kendimiz içindir. Bizim sevap kazanmamız demek, manevi açıdan yükselmemiz, Allah'ın sevdiği ahlakî kıvama ermemiz demektir.

Sahabe-i kiram kalbine bakar, Allah azze ve celle bu kalbi beğeniyor mu? Diye endişe ederdi. Bir gün kalp katılığından şikâyet eden bir sahabeye Peygamber Efendimiz: “Kalbinin yumuşamasını istiyorsan, fakire yedir, yetimin başını okşa!” buyurmuştur. (Ahmed bin Hanbel, II, 263, 387)

Kuran-ı Kerim’i okuduğumuz zaman görüyoruz ki bizler bu dünyaya iyi ameller yapıp, kendimizi Allah-u Zülcelal’e beğendirmek için gönderildik. Zamanımızda birçok Müslüman şahıslar ve gruplar da bu hususta gayret içindedirler.

Fakat dikkat çeken bir durum var, herkes kendini en doğru yolda görüyor ve bunun iddiasıyla ispatıyla fazlasıyla meşgul oluyor. Bazen ufak tefek fikir ayrılıkları münazaralara, hatta sert münakaşalara yol açıyor. Hâlbuki Allah-u Zülcelâl bizden bunu istemiyor.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Medine’ye hicret ettiğinde burada yerleşmiş Yahudiler bulunuyordu. Bunlar dualarında kıble olarak yüzlerini Mescid-i Aksaya dönüyorlardı. Müslümanlar ise namazlarını önce bir müddet Mescid-i Aksa’ya doğru yönelerek namaz kılarken daha sonra inen ayetlerle kıble değiştirilince Kabe’ye doğru dönerek kılmaya başladılar.

Bu hususu tartışma mevzuu haline getirmek isteyen Yahudiler “Daha önceki namazlarınız kabul oldu mu, olmadı mı?” gibi sorularla kafa karıştırmaya başlamışlardı.

Bu hususta inen ayet, kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlara rehber olacak değerdedir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.’’ (Bakara 177)

Bu ayet-i kerimeden anlıyoruz ki Allah-u Zülcelâl bizden tartışmaları bir yana bırakıp samimi bir gayretle aktif iyilik yapmamızı istiyor.

Evimize yetim alamıyorsak bir yetimin geçimini üstlenebiliriz. Yetimlere yardım toplayan vakıflarda aktif çalışabiliriz. Hiçbir şey yapacak gücümüz yoksa en azından dua edebiliriz. Allah hepimizi iyilik yapmaya muvaffak kılsın. Amin.


Sayı : 21
Büyük Kapak