Peygamberimizin Şükrü

Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Şükür Allah-u Teâlâ’nın nimet ve lütuflarının farkında olmak, bunların Allah tarafından ihsan edildiğini bilmek ve bunlara karşı minnet duymak demektir. Bu minnetin ifadesi olarak Allah'a hamd etmek, onun nimetlerini onun rızasına uygun şekilde değerlendirmek de şükrün görünen yönüdür.

Şükür ibadetin manası ve kulluğun en önemli tezahürüdür. Kendisini Allah'a borçlu sayan, onun nimetleri karşısında mahcubiyet ve şükran duyguları içinde olan kulun yaptığı kulluk en içten, en samimi kulluktur.

Kuran-ı Kerim’de Âdem atamız, Havva anamızın başından geçen haller anlatılırken onların en büyük düşmanı İblis’in şöyle dediği aktarılır:

“…Andolsun onları (insanoğlunu) saptırmak için Sen’in sırât-ı müstakîminin (dosdoğru yolunun) üstüne oturacağım… Ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın!” (A’râf, 17)

İblisin insanoğlunu saptırmak için kullandığı en büyük hilelerden biri, insanoğluna şükretmeyi unutturmasıdır. Çünkü şükür, Allah'a karşı güzel kulluk etmeyi gerektirir. Allah-u Teâlâ güzelce şükreden kullarına nimetlerini artırır. Şükrün zıddı ise nankörlüktür ki, küfran-ı nimet kavramıyla ifade edilmiştir. Küfran, nimetlerin üstünü örtmek, görmezden gelmek ve onlara karşı minnet duymamak demektir. Nankörlük nimetin elden gitmesine en büyük sebeptir.

Allah-u Teâlâ insanı anne rahminde yoktan var edip, ruh üfleyip dünyaya getirmiş, ona merhametle hizmet eden ana baba vermiş, türlü türlü nimetlerle doyurmuştur. Sonra gençlik, güç kuvvet, zeka, yetenek verip dünyada hâkim kılmıştır. Bunlara karşı insandan şükrünün ifadesi olarak sınırlı sayıda kulluk tezahürleri istemektedir.

Eğer bu nimetlere şükreder, kulluğunu yerine getirirse, fani olan bu nimetlerden sonra sonsuza kadar bitmeyecek ve eksilmeyecek cennet mükâfatı vereceğini bildirmiştir. Eğer nimetlerin sahibini inkâr edip, bu ufacık şükürden kaçınırsa o zaman zararı kendinedir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyruluyor:

“(Ey İnsanlar!) Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur. Artık kim inkâr ederse inkârı kendi aleyhinedir. İnkârcıların inkârı, Rableri katında ancak uğrayacakları gazabı artırır. İnkârcıların inkârı, ancak ziyanlarını artırır” (Fatır, 39)

Allah-u Teâlâ insana en çok zarar veren duygunun nankörlük olduğunu bildirerek şöyle buyuruyor:

“Ben’i zikredin; Ben de sizi zikredeyim! Bana şükredin; sakın nankörlük etmeyin!” (Bakara, 152)

Nankörlük, insanoğlunu hak yolundan saptıran İblis’in ahlakıdır. İblis, bir zamanlar ilmi ve ibadetiyle yüksek derecelere çıkmıştı ama bunun için hiç şükretmedi. Allah-u Teâlâ onu imtihana çekince de içinde sakladığı kötülüklerini ortaya döktü ve her şeyi kaybetti.

Şükretmek ise Peygamberlerin, bilhassa Allah'ın Habibi, Peygamber Efendimizin ahlakıdır.

Şükür Timsali Bir Hayat

Peygamber Efendimizin hayatı, kendisine verilen nimetlere karşı en güzel şekilde şükretmenin örneğidir. Allah Resulünün hayatı, Rabbinin “ömrüne andolsun ki” diye yemin ettiği bir hayat hikâyesidir. Onun hayatı tam da şükrün nasıl olmasının gerektiğini anlatan bir hayattır.

Her şeyden önce Peygamberimizin hayatı, nimetlerin azar azar verildiği bir hayattır. İnsanoğlunun nimetler karşısındaki tutumu genellikle, çok nimeti hazır bulduğu zaman bir zevk sarhoşluğuna kapılıp nimeti vereni unutmak şeklindedir. Ama nimet azar azar gelince nimetin değerinin farkına varmak ve onu verene karşı minnet duymak mümkün olabilmektedir.

İşte Peygamberimizin hayatında da bu gerçek zirve noktasında görülür. O bu dünyaya babasını kaybetmiş bir yetim olarak gözlerini açmıştır. Altı yaşına geldiği zaman da annesini kaybetmiştir. Bir çocuk için en büyük ihtiyaç olan sevgi ve şefkati ancak çok çocuklu bir adam olan Ebu Talip ve hanımından bekleyecektir. Ancak o bu duruma şikâyet etmez, gördüğü iyilikleri şükran ile anar.

Peygamber Efendimizin bütün hayatında bunu görmek mümkündür. Duha suresinde işaret edildiği gibi, Allah-u Teâlâ nimetlerin kıymetini bilmesi için Resulüne her şeyi bir süre yoksunluğunu çektikten sonra vermiştir: “Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?...”(Duha, 4-7)

Üstün ahlâk örneği Peygamberimiz de bu hakikatin farkına varmış, bu yüzden hayatı boyunca hep şükredebileceği kadar az nimet istemiş, hatta günlük ihtiyacından fazlasını dağıtarak Cenâb-ı Hakk’a karşı hep muhtaç durumda kalmayı tercih etmiştir. Bir duasında şöyle buyurur:

“Yâ Rabbî! Bir gün doyayım, bir gün aç kalayım. Acıktığım zaman Sana yalvarıp Seni zikredeyim; doyunca da Sana şükredip hamdedeyim” (Tirmizî, Zühd 35; Ahmed b. Hanbel,Müsned, V, 252)

Gerçekten de kulluğun özü, Allah'ın takdirine sabır ve rıza göstermek, nasip ettiklerine de şükredip Allah'ın lütfu bilmekten ibarettir. Peygamber Efendimiz şükrün önemi hakkında birçok hadis-i şerif beyan buyurmuşlardır:

“İman iki kısımdır. Yarısı sabırda, yarısı şükürdedir.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VII, s. 127)

Şükür ile sabır aslında iç içe geçmiş iki kavramdır. Çünkü nimete şükredebilmek için ona karşı sabırlı olmak gerekir. Sabır kendini tutmak, dürtülerini dizginlemek, akıl ve vicdanının hüküm vermesi için zaman vermek demektir.

Belalara karşı sabır gerektiği gibi nimetlere karşı da sabır gerekir ki o nimetle şımarmaktan, azmaktan, aşırıya kaçmaktan korunmak mümkün olabilsin. Böylece nimet kişinin aleyhine dönmesin, sonsuza kadar fayda verir hale gelsin. İşte bunu yapabilen insanlar nimeti hakiki şükürle ellerinde tutmuş olurlar. Şeyh Sâdî-i Şîrâzî’nin özlü beyanıyla söyleyecek olursak:

"İyilik bilen insanlar, nâil oldukları nîmeti, şükür çivisiyle mıhlarlar."

Yani Allah'ın rızasına uygun şekilde kullanmak suretiyle o nimetin sonsuz hayat için bir sermaye olmasını sağlarlar.

Şükür Asıldır, Nimet Sadece Vesile

Esasen müminler nimeti şükür için bir vesileden ibaret görmelidir. Esas olan Allah'a karşı şükretmek olmalıdır. Hatta evliyalar başa gelen her türlü halde Allah'a şükretmişlerdir. Ele geçen nimetlere şükretmeyi avamın şükrü saymışlar, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem gibi, ellerine geçeni dağıtıp yokluk içinde şükretmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü nimet çoğu zaman gaflet verir, şükrü unutturur. Şükrü unutmamak için yokluk daha tesirlidir. Mevlânâ hazretlerinin dediği gibi:

“Nimete şükretmek, nimetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nimet tarafına gider mi? Seni dostun kapısına ancak şükür götürür. Nimet, insana uyanıklığın zıddına gaflet de verebilir. Şükretmek ise daima uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nimeti ile gerçek nimeti avla!”

Bununla birlikte kul nimetlere muhtaçtır. Bilhassa bizler gibi yokluğa karşı sabırsız kullara, mallarının zekâtını ve sadakalarını verdikten sonra kendimiz için ayırdığımız nimetler için şükretmek düşer. Öyleyse Allah-u Teâlâ’dan nimetin verdiği gaflete dalmayıp şükredebilmek için yardım istememiz gerekir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ashabına öğrettiği dualara baktığımız zaman Allah’tan şükretmek için yardım istemeyi tavsiye ettiğini görüyoruz:

Muâz ibni Cebel’in rivayet ettiğine göre bir gün onun elinden tutmuş, namazlardan sonra şu duayı okumasını tavsiye etmiştir:

Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana lâyık ibadet etmek için bana yardım eyle!” (Ebû Dâvûd, Vitir 26)

Yine Peygamberimizin dualarında çok şükreden bir kul olmak için yardım istediği görülür:

“Yâ Rabbi! Beni; Sana çok şükreden, Seni çok zikreden, Senden çok korkan, Sana çok itaat eden bir kul eyle!” (Tirmizî, De’avât 103)

Peygamberimiz ehl-i beyti ve ashabına bir şey yedikten, içtikten sonra onu verene hamd etmeyi öğretirdi. (Müslim, Zikir 89; Tirmizî, Et’ime 18)

İnsan nefsi, yaratılış bakımından hep kendi elindeki nimetleri azımsayıp başkasının elindeki nimetlere göz dikmeye eğilimlidir. Bu sebeple Peygamber efendimiz şükretmeye yardımcı olması bakımından şu ahlakı tavsiye etmiştir:

“Dünyalıkta kendisinden aşağısına, dinde (dini yükümlülüklerini yerine getirmede) de kendisinden üstün olana bakan (ve buna göre davranan) kimseyi Allah Teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyalıkta kendisinden üstününe, dinde de kendisinden düşüğüne bakanları, Allah Teâlâ ne sabredenlerden, ne de şükredenlerden yazar.” (Tirmizî, Kıyame, 58)

Asıl Şükredilecek Nimet

Mümine yakışan hal odur ki, sadece yiyip içtiği rızıklar gibi nimetler için değil, kendisine nasip olan iman, hidayet, salih ameller, hayırlar, güzel ahlak ve faziletler için de şükretmektir. Çünkü bunların hepsi Allah'ın lütfudur. Dünyada nice akıllı insan vardır ki ona hidayet nasip olmamıştır. Bu yüzden sadece geçici dünya hayatını yaşayıp tüketmiş, ahirete eli boş gitmiştir. Bu ne kadar acıdır. Öyleyse Allah'ın bize lütfedilen iman ve ibadetler için ne kadar şükretsek azdır.

Peygamber efendimiz, insana nasip olan iyilikleri de Allah'ın lütfu bilip şükretmeyi öğretmek için şu hadis-i kudsiyi bildirmiştir:

"Yüce Allah diyor ki: 'Ey kullarım! Geçmiş ve gelecek, siz bütün ins ve cinler bir araya gelerek, aranızdaki en muttakî kimsenin kalbi gibi olsanız, sizin bu durumunuz, Benim hâkimiyetimi zerre kadar artırmaz. Yine ey kullarım! Geçmiş ve gelecek bütün ins ve cin bir araya toplansanız, aranızdaki en günahkâr birinin kalbi gibi olsanız, Benim hâkimiyetime en ufak bir noksanlık getiremezsiniz. Ey kullarım! Hakkınızda itibar ettiğim şey, amellerinizdir. Daha sonra siz, amellerinize göre eksiksiz olarak mükâfatlandırılacak veya cezalandırılacaksınız. Öyleyse kim bir hayır işlemeye muvaffak olursa, bundan dolayı Allah'a şükretsin. Kim de hayrın dışında başka bir şey işlerse, bundan dolayı da kendi nefsini suçlasın." (Müslim, Birr 55)

Kul kendisine nasip edilen iyiliklere şükrettikçe Allah ona daha fazlasını nasip eder. Ayette buyruluyor ki:

“Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisine verilen hidayet nimetine ve manevi derecelere şükretmek için ibadetlerini daha da artırmıştır. O geceleri kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılıyor, secdeye kapandığı yer ıslanıncaya kadar gözyaşı döküyordu. Hz. Âişe annemiz onun bu haline yüreği sızlayarak “Ya Rasulallah neden kendini bu kadar yoruyorsun?” diye sorunca: “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap veriyordu. (Buhârî, Teheccüd 6, Rikâk 20; Müslim, Münâfikîn 79-81)

Peygamberimiz böyle şükreden bir kul olduğu için Allah-u Teala ona nimetini artırdı. Ona dünya hayatında zafer ihsan etti, ahirette de şefaat makamına eriştirdi.

Bir kul hayırlı bir amelin işlenmesine vesile olunca o işin sevabından hiçbir şey eksilmeksiniz o vesile olan kişiye de sevap yazılır. Peygamber efendimiz de, Allah'ın nasip ettiği hidayete güzel şükrettiği, onun dinine güzelce hizmet ettiği için, kıyamete kadar gelecek ümmetinden her bir kulun yaptığı iyiliklerden bir nüsha ona da yazılmaktadır.

Allah-u Teâlâ bize onu örnek almayı, onun gibi hayatımızı şükürle bereketlendirmeyi nasip eylesin. Âmin


Sayı : 29
Büyük Kapak