Peygamberimizin (s.a.v.) Hilmi

Sayı : 41 / Temmuz 2015, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Hilm; öfkeye hâkim olup çabuk kızmamak, intikam almaya gücü yettiği halde affetmek, tahrik edici durumlar karşısında soğukkanlılığı koruyarak, sabırlı, vakarlı ve ağırbaşlı olmak gibi anlamlara gelir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem insanların en yavaş kızanı, en çok bağışlayanı idi. Şahsına yapılan kötülüklerden dolayı hiçbir şekilde intikam almamıştır. Öfke uyandıran durumlar karşısında sükûnetini korur, kötülükleri bağışlardı. Yahudi âlimlerinden Zeyd b. Su'ne, İslâmiyet'le şereflenmesini şöyle anlatmıştır:

“Hz. Peygamberin yüzüne baktığım zaman, peygamberlik alâmetlerinden ikisi dışında hepsini görmüştüm. Henüz görmediğim iki alâmet ise hilm ve sabrıydı. Kendisini bu hususlarda denemek istiyordum.

Bir gün kendisine vadeyle borç verdim ve süre bitmesine daha iki üç gün varken, Peygamber'e yaklaşıp yakasına yapışıp; öfkelendirecek sözler söyleyerek alacağımı istedim. Yanındakilerden Hz. Ömer bu duruma çok öfkelendi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise sükûnet ve tebessümle Ömer'e bakarak dedi ki:

"Yâ Ömer! Bana borcumu güzelce ödememi, ona da alacağını güzelce istemesini söylemeliydin. Onu götür de hakkını öde, korkuttuğun için 20 ölçek de fazladan ver."
Ben de, "Şahit ol yâ Ömer! Allah'ı Rab, İslâm'ı din, Resûlullah'ı nebî olarak kabul ettim" dedim. (Hâkim, Müstedrek, 3; 605)

Peygamberimizin sabrı, affediciliği ve yüksek ahlakı birçok kişinin onu sevmesine ve imana girmesine vesile olmuştur. Allah-u Zülcelâl Habibine verdiği bu yüksek ahlakı överek, bunun Allah katından verilen bir rahmet olduğunu bildirmiştir:

“Allah'ın bir rahmet eseridir ki sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer öfkeli ve sert mizaçlı biri olsaydın muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmrân; 159)

Allah'ın Sevdiği Meziyetler

Hiddetle ağzına geleni konuşan, kıran döken insanlar mutlaka pişman olurlar. Bu da acelecilikten kaynaklanır. İnsanın acele etmeyip, hiddeti dininceye kadar sabretmesi büyük pişmanlıklardan korur.

Bilhassa idareci kişilerin tedbirli, teennili, düşün taşına hareket eden kişiler olması gerekir. Peygamber efendimiz, ziyaretine gelen Eşecc radıyallâhu anhuya: “Sende Allâh’ın sevdiği iki husûsiyet vardır: Hilim ve teennî.” buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 25-26)

Öfkeyi kontrol etmek, Allah'ın sevdiği bir ahlak olduğu gibi kullar arasında da saygınlık vesilesidir. Ekseriyetle öfkesine çabuk kapılan kişilere güvenilmez, önemli vazifeler emanet edilmez. Çünkü kontrolsüz kişiler bir tahrik anında geriye dönüşü olmayan yanlışlar yapabilirler. Arapçada hilm, büluğa ermek manasındaki hulm’la aynı kökten türemiştir. Bu da öfkeyi yenmenin bir olgunlaşma emmaresi olduğunu işaret eder.

Çocuklar, yeni yetme gençler öfkelenince bağırıp çağırır, tepinirler. Ama yetişkin bir insan öfkelendiği zaman bunu zapt edebilmelidir. Elbette benliğin kabardığı, hiddet ateşinin tutuştuğu zamanlarda kişinin nefsini dizginleyebilmesi manevi bir olgunluktur.

Peygamber Efendimiz de, “Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir; asıl yiğit, kızdığı zaman öfkesini yenen kişidir.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107, 108)

Peygamberimiz bir hadise karşısında öfkelendiği zaman öylesine öfkesini tutardı ki, alnındaki damar kabarırdı. Efendimiz nefsi adına değil ancak Allah'ın rızasına uygun olmayan hal ve hareketler sebebiyle öfkelenirdi. Ancak o anda dahi öfkesini hapseder, kızgınlık tesiriyle karar vermez, yalnız Allah'ın emrini tatbik ederdi. Ashabına da öfke geçinceye kadar hüküm vermekte acele etmemelerini bildirirdi: , “Biriniz öfkeli bir halde iken hüküm vermesin.” (Buhârî, Ahkâm, 13; Müslim, Akdiye, 16; 24)

Peygamberimiz hiç kimseyi öfke sebebiyle dövmüş değildi. Hatta incitecek bir söz dahi söylememeye dikkat eder, bu hususta Allah-u Zülcelâl’den yardım isterdi: “Ya Rabbi! Gerek hoşnutluk, gerekse öfke hallerimde daima hak sözü söylemeyi bana nasip et!” (Nesâî, Sehv, 62; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. IV, s. 26422)

Peygamberimizin bu duası bize de örnek olmalıdır. Peygamber efendimiz bize aile reisi olarak da en güzel örnektir. O şiddete başvurmadan kendini saydırır ve sevdirirdi. Bir işi emrettiği veya yasakladığı zaman takibini yapar, kararlılık gösterir, taviz vermezdi.

Hatalar karşısında ise aceleyle öfkelenmez, bir daha yapılmaması için sabırla uyarmaya devam ederdi.

Öfkelendirmemek de fazilettir

Elbette Peygamber de olsa her insan bazı durumlar karşısında öfkelenir. Öfkelenmemek insanın elinde değildir. Ayrıca hiçbir şeye tepki göstermeyen, umursamaz biri olmak da güzel ahlak ölçüsü değildir. Aksine Kuran-ı Kerim’de büyük Peygamberlerden Hz. Musa aleyhisselamın, Tur dağından döndüğü zaman kavmini buzağı heykeline tapar vaziyette bulunca üzülüp öfkelendiği haber verilir:

“Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi: ‘Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emriyle dönüşümü beklemeden acele mi ettiniz?’ Elindeki levhaları bıraktı ve kardeşi Harun'u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı. Harun, ‘Ey anamın oğlu!’ dedi, “İnan ki, bu kavim beni güçsüz buldu, az daha beni öldürüyorlardı, sen de bana böyle yaparak düşmanları sevindirme ve beni bu zalim kavimle bir tutma.’” (Araf; 150)

Peygamberler, âlim ve salih müminler de elbette Allah'ın emir ve rızasına aykırı durumlar karşısında haklı bir tepki duyarlar. Bu imandan gelen bir tepkidir. Allah-u Zülcelal bir ayette şöyle buyuruyor:

“Onlar, kendilerine gelmiş bir delil olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücadele ederler. Bu durum, Allah katında ve iman edenler yanında büyük bir buğzu gerektirir. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbini öyle bir tabiat ile mühürler.” (Müminun, 35)
Demek ki, Allah'tan gelen ayetleri inkâr edenlere karşı nefret duymak, Allah'ın yasakladığı bir öfke değildir. Yine dinde bozulmalara yol açan bidatlara karşı tepki duyulur, duyulmalıdır da...

Peygamberimiz bir adamın eşini tek mecliste üç talak ile boşadığını duyunca öfke ile ayağa kalkmış; “Ben aranızda olduğum halde Allah’ın kitabıyla mı oynanıyor?” demiştir. (Nesâî, Talak, 6)

Bunun yanında Allah'ın emri veya aklın gereği olan kurallara aykırı olarak kafasının dikine giden, aşırı uçlara kaçan ve böylece zarara sebep olan kişilere de öfke hissedilebilir. Peygamberimiz de bazı sorumsuzca hareketler karşısında öfke hissetmiştir.

Mesela bir sefer esnasında başından yaralı bir kişi ihtilâm olmuş, çevresindekilere teyemmüm yapıp yapamayacağını sormuştu. Onlar da bu husustaki hükmü bilmedikleri halde, yıkanması gerektiğini söylediler. O şahıs yıkandı ve sonra vefat etti. Bu durum Peygamberimize haber verilince öfkeli bir halde: “Adamı öldürdüler. Allah da onları öldürsün. Bilmediklerini sorsalardı ya. Cehalet derdinin ilacı, sormaktır,” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tahare, 125)

Bazen Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de insanlara Allah'ın emrini bildirdiği halde uymadıkları zaman kızgınlık hissetmiştir. Hac seferinde insanların emre itaatsizliği sebebiyle kızgınlık hissedip, Hz. Âişe’ye “Bir emir vermeme rağmen bana uyulmuyorsa ben nasıl kızmayayım” diyerek kızgınlığının sebebini açıklamıştır. (İbn Mâce, Menâsik, 41)

Demek ki eğiticilerin, idarecilerin ve buna benzer sorumlulukları üstüne almış kişilerin, emri altındakilerde gördüğü uygunsuz haller karşısında kızması kaçınılmaz bir durumdur. Böyle durumlarda kızgınlığa yol açan kişiler hatanın kendilerinde olduğunu bilmelidirler.

Bununla birlikte eğitici kişilerin sabırlı olması, uyarılarını sakince sürdürmeye dikkat etmesi gerekir. Peygamberimiz cahil, görgüsü kıt kişilere yumuşaklıkla eğitim verirdi. Bilmediği için hata edenleri yumuşaklıkla ikaz eder, hataları için öfkelenmezdi. Mesela bedevînin biri, Mescid-i Nebevî’de küçük abdestini bozmuştu. Sahâbîler hemen onu azarlamaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“Adamı kendi hâline bırakın. Abdest bozduğu yere de bir kova su dökün. Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil.” buyurdu. Sonra adama, mescidlerde böyle hareket etmenin uygun olmayacağını sakince anlattı. (Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80)

Öfkeyi Yenmenin Yolları

Bunların dışında bir Müslüman, din kardeşinin nefsine dokunan cahilane bir hareketi karşısında öfkeyle harekete geçmekten sakınmalıdır. Allah-u Zülcelâl böyle halim ve affedici müminleri şöyle methediyor:

"Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever." (Âl-i İmrân; 134)

Allah'ın tutulmasını emrettiği “gayz” kişinin şahsi menfaat veya benlik duygusuna dokunan haller karşısında hissettiği hiddet halidir. Allah-u Zülcelal bu duyguyu, adeta bir çuvalın ağzını bağlar gibi bağlayıp hapsetmeyi emretmektedir. Çünkü benliği böyle zapt etmeyip, sadece içe atmakla öfke yok olmaz, aksine kine ve sinsi bir düşmanlığa dönüşür.

Kızgınlık anlarında hiddeti yenmenin en güzel yolu, Allah'a sığınmaktır. Sahabeden iki kişi Resulullah'ın huzurunda birbirlerine karşı öfkelendiler. Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem; “Ben bir cümle biliyorum, eğer onu söyleyecek olsa, kendinden zuhur eden öfke giderdi; ‘Euzu billahi mineş şeytanirracim!’ " buyurdular. (Tirmizi, Da'avat 53)

Peygamberimizin öfkeli anlarda sakinleşmek için tavsiye ettiği diğer tedbirler de hep psikoloji bilimine uygundur. Mesela Efendimiz, "Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun. Öfkesi geçerse ne ala, geçmezse yatsın." (Ebu Davud, Edeb 4) buyuruyor.

Kişinin oturması veya uzanması, kan basıncını ve adrenalin salgılanmasını azaltır. Çünkü ayakta durmak vücut için bir uyarı ve stres nedenidir. Uzanmak ise, beden dilinde rahatlama manasına gelir.

Yine Peygamberimiz öfke anında abdest almayı tavsiye ediyor: "Öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülmektedir; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın." (Ebu Davud, Edeb 4)

Öfke anında kalp atışları arttığı için vücut harareti yükselmektedir. Suyun vücut ısısını dengelediği, serinletici etkiye sahip olduğu malumdur.

Öfkeyi bu şekilde yatıştırdıktan sonra insan kendi kendine affı, yumuşaklığı telkin etmelidir. Allah'ın merhametini ve affını hak etmek için Allah'ın yarattığı cahil ve aklı kıt kişileri hoş görmeye çalışmalıdır.

Hz. Ebubekir radıyallahu anhu, devamlı yardım ettiği yoksul bir akrabasından büyük bir ihanet görmüş, çok kızmıştı. Bir daha ona yardım etmemek için yemin etti. Bunun üzerine nazil olan ayette, Allah-u Zülcelal şöyle tavsiyede bulundu:

“İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”(Nur, 22)

Evliyalar, Allah'ın rızasını kazanmak için kendilerine karşı işlenen hataları bağışlar, hatta bir de mükâfatlandırırlardı. Mesela Peygamber efendimizin nesl-i pâkinden gelen evliyaların büyüklerinden Câfer Sâdık Hazretleri bir gün sofraya oturmuş, hizmetçisinin getireceği yemeği bekliyordu. Hizmetçisi sıcak çorbayla dolu kâseyi getirirken kazâ eseri Câfer Hazretleri’nin üzerine döktü. Câfer-i Sâdık rahmetullahi aleyh insanlık icabı öfkelenmişti. Hizmetçinin yüzüne kızgınlıkla bakmaya başladı.

Hizmetçisi ise kendisinden daima ilim sohbetleri dinleyen akıllı bir kişiydi. “Efendim! Rabbimiz Kur’ân’da ‘öfkelerini yenenleri’ methediyor,” dedi. Câfer Sâdık Hazretleri derin bir nefes alıp, “Öfkemi yendim!” dedi.

Hizmetçi: “Aynı ayette, ‘İnsanların kusurlarını bağışlayanlar’ da methediliyor!” dedi ve âyetin devamını okudu. Câfer Hazretleri: “Seni bağışladım!” dedi.

Hizmetçi bu sefer de: “Kur’ân’da aynı âyetin devamında ‘Allah ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!’ buyuruluyor!” diyerek âyeti sonuna kadar okudu. Câfer Sâdık Hazretleri: “Haydi git, hürsün artık; seni Allah için âzâd ettim!” buyurdu.


Sayı : 41
Büyük Kapak