Peygamberimizin Tebliğ ve Davet Metodu -2-

Sayı : 70 / Aralık 2017, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Siyer kaynaklarına baktığımız zaman Hz. Ebû Bekir ve ilk Müslümanların kavimlerini İslâm’a davet etmeye başlamak için istekli ve aceleci olduklarını görüyoruz. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ise henüz sayılarının ve güçlerinin yeterli olmadığını söyleyerek bundan çekiniyordu.

Nitekim Hz. Ebû Bekir’in ısrarı üzerine Harem-i şerif’e gidip orada toplanmış oturmakta olanları putlara tapmaktan vazgeçip bir Allah’a inanmaya davet edince büyük bir tepki ve saldırı ile karşıladılar. Utbe b. Rebîa isimli müşrik Hz. Ebû Bekir’i altı demirli takunyası ile dövüp ağır yaraladı, Hz. Peygamber de saldırıya maruz kaldı. Bu gibi hadiseler, açıktan İslam’a davete başlayabilmek için güçlü bir himayeye sahip olmanın gerektiğini ortaya koyuyordu.

“Yakın Akrabanı Uyar”

Mekke şehri, kabilecilik esasına göre teşkilatlanmış, basit seviyede bir şehir devletiydi. Kanun düzeni yok gibiydi. Ancak kabileler kendi mensuplarını ve himayelerine aldıkları kişileri korurdu.

Peygamber aleyhisselatu vesselam efendimizin mensup olduğu kabile olan Haşimoğulları da itibarlı bir aileydi. Onlar, töre gereği kendilerinden biri olarak Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi koruyorlardı. Ama İslam’a davet etmeye başlayınca putperestliği eleştiren ayetleri okuyacak ve bağlı oldukları eski adetlerini bırakmalarını isteyecekti. Bu durumda çok düşman kazanacağı belli oluyordu. Allah Resulü aleyhisselatu vesselam akrabalarından destek görebilecek miydi?

Peygamber aleyhisselatu vesselama İslam’a daveti açıklama görevi verildiği zaman işe evvela kendi ailesi ve yakınlarından başlaması emredildi:

“Önce en yakın akrabalarını uyar. Sana uyan müminlere merhamet kanadını indir. Onlara karşı mütevazı ve şefkatli ol. Sana karşı gelecek olurlarsa ben sizin yaptıklarınızdan uzağım de. Karşı konulmaz bir güce ve engin bir merhamete sahip olan Allah’a güven.” (Şuara; 214-217)

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem amcalarını toplayarak onları İslam’a davet etmek üzere hazırlandı. Fakat konuşmaya başlayacağı sırada ailenin en zengin ve nüfuzlu kişisi olan Ebu Leheb cesaret kırıcı bir şekilde müdahale etti ve konuşmasına fırsat verdi.

Ailenin önde gelenlerinden Ebu Leheb’in herkesi korkutan sözleri üzerine orada bulunanlar sessizce dağılıp gitti. O gün Hz. Ali radıyallahu anhu’dan başka imanını ve desteğini açıklayan kimse olmadı. Ebu Talib ise örf ve adetlerine göre yeğenini himaye edeceğini söylemekle yetindi. Bu ilk tecrübe oldukça cesaret kırıcı olsa da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem yılmadı ve ailesini yeniden davet etti.

Peygamber efendimizin İslam’a davet etmeye kendi ailesinden başlamasının önemli bir sebebi de imanındaki samimiyetidir. İnsan bir dinin doğru olduğuna kesin olarak inanıyorsa önce kendi ailesinin kurtuluşa ermesini ister. Nitekim Allah Rasûlü aleyhisselatu vesselam ailesini davet ederken yaptığı hitabette şöyle der:

“Bir önder kendi halkına yalan söylemez. Allah’a yemin olsun ki bütün insanlara yalan söylemiş olsam, size yalan söylemem. Bütün insanları aldatmış olsam sizi aldatmam. Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ın bütün insanlara ve özellikle sizlere gönderdiği Peygamberiyim.”

Peygamberimizin davet ve irşada kendi ailesinden başlaması her çağda Müslümanlar için örnektir. Bizler de önce en yakınlarımızın haliyle ilgilenmeliyiz. Çünkü herkes kendi ailesiyle ilgilenir, halini düzeltmeye teşvik ederse toplumun büyük bir kısmı düzelecektir.

Bu durum diğer kesimlere de güzel örnek teşkil edecektir.

İlk Medrese: Darülerkam

Hz. Peygamber’in gizli davet döneminin önemli bir özelliği, bu dönem boyunca daha çok ilk müminlerin eğitimi için gayret sarf etmesidir. Bunu da ilk iman edenlerle bir araya gelip Kur'an-ı Kerim okuyarak imanlarının kuvvetlenmesine çalışmıştır. Böylece Peygamber aleyhisselatu vesselam müminleri, ileride karşılaşacakları zorluklar karşısında yılgınlığa düşmemeleri ve dinlerinden dönmemeleri için hazırlamaktaydı.

Peygamberimiz ve ilk iman edenler birlikte namaz kılmak için dağların aralarındaki tenha yerler ve sahraları tercih ediyordu. Daha sonra eğitim, ibadet ve tebliğ gibi faaliyetleri için Dârülerkâm’da toplanmaya başladılar.

Darülerkam, henüz on sekiz yaşındayken İslâm’ı kabul eden Erkam b. Ebü’l-Erkam’a ait olan bir evdi. Bu ev, Kâbe'nin yakınında, Safâ tepesinin eteğinde bulunuyordu. İlk müminlerin yeni nazil olan ayetleri öğrenmek için toplandığı bu ev, konumu sebebiyle rahatlıkla girip çıkabildikleri bir yerdi.

Hac ve umre maksadıyla dışarıdan gelenlerle dikkati çekmeden burada temas kurma imkanı sağladığı için tebliğ faaliyetine de elverişliydi. Hz. Ömer burada Müslüman olanların sonuncusu oldu.

Hz. Ömer radıyallahu anh İslam'ı kabul ettiği zaman Müslümanlar kırk kişiydi. Peygamberliğin 5. Veya 6. Yılında müslüman olmuştu. Siyer kaynaklarında sahâbîlerin Müslüman oluşları tarihlendirilirken Resûlullah’ın Dârülerkam’a girmesinden önce veya sonra şeklinde ifadelere rastlanılır. Buradan da anlaşılıyor ki, bu ev tebliğ tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin tebliğ faaliyetlerinde dikkati çeken bir husus da, onun genç-yaşlı, zengin-fakir, kadın-erkek, hür-köle ve mevlâ ayırımı yapmadan herkesi İslâm'a davet etmesidir. Esasen ilk Müslümanlar arasında toplumun her kesiminden fertler bulunmaktadır. Ancak zenginlerden çok fakir ve gariplerin, yaşlılardan çok gençlerin müslüman olmaya daha çok meylettiği dikkati çekmektedir. Nüfuzlu ailelere mensup hür ve zengin yetişkinlerden çok toplumda zayıf durumda olanlar, köleler, kadınlar ve genç olduğu için aile içinde sözü geçmeyenler iman ediyordu.

Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz “Hz. Ömer’in müslüman olması bir fetihtir.” Demiştir. Hz. Ömer’in cesur ve güçlü kişiliği, İslam’ın toplum içinde saygınlık kazanmasına vesile olmuştur. Ancak bu durum Müslümanların alay ve hakaret döneminden işkence ve boykot gibi daha sert eziyetlere uğramasının önüne geçememiştir.

Peygamberimizin Davette Kararlılığı

Risaletin Mekke dönemi müşriklerin hakaret ve işkenceleri, boykot yılları ile geçiyordu. Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin Peygamberimize ve Müslümanlara baskı yaptığı dönemlerde Ebu Talib onu himaye etmekten vazgeçmediği gibi oğullarından Hz. Ali ve Cafer’in ve hanımının müslüman olmasına da karşı çıkmadı. Yeğenine mani olması için yapılan baskılara karşı oldukça dirençli davranan Ebu Talib, onu teslim etmeye veya himayesiz bırakmaya yanaşmadı.

Elbette Ebu Talib ve Haşimî ailesi, Allah Resulü aleyhisselatu vesselamı himaye ettikleri için yoğun baskılara maruz kalıyordu. Yeğenini, insanlara İslam’ı anlatmaktan vazgeçirmesi, oğullarını ona yardım etmekten alıkoyması için Ebu Talip’e tehditler yapılıyordu.
Müşriklerin ileri gelenlerinden on kişi, Ebû Talib'e gelerek;

“Ey Ebû Talib; yeğenin putlarımıza dil uzattı ve inançlarımızı kötüledi. Akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil." dediler.

Ebu Talip kavmi arasında sevilen, sayılan, hatırı olan bir kişiydi. Müşrikler onu ezip geçemiyorlardı. İstiyorlardı ki, ya kendisi yeğenini vaz geçirsin yahut da “Ben karışmam, ne yaparsanız yapın,” diyerek teslim etsin. Ama Ebu Talib, gönül alıcı sözlerle onları oyalıyor ve başından savıyordu. Bunu gören müşrikler sonunda tehditlerini daha da sertleştirdiler. Artık açıkça savaşmakla tehdit ederek:

“…Sen, ya onu bu sözleri söylemekten vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız." Dediler.

Elbette Ebû Talib bu kadar sert bir tehdit karşısında endişelendi. Allah Resulü aleyhisselatu vesselamı yanına çağırarak:

"Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç." dedi.

Bu hadisede, İslam’a davetin kolay bir iş olmadığını, bir an gelip herkesin yılgınlığa düşebileceğini ve Allah Resulünü yalnız bırakabileceğini görüyoruz. O zor günlerde Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin yanında olanlar, sahabenin önde gelenlerinden bir avuç kişiydi. Onlar da çeşitli eziyetlere uğruyorlardı. Hatta bir kısmı Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı. Fakat Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem imanından aldığı güçle, tam bir teslimiyet ve tevekkülle:

"Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm." dedi.

Peygamber efendimizin tebliğ hayatı boyunca en önemli vasfı, sabrı ve kararlılığı olmuştur. Peygamberimiz, kendisine mal, mülk, makam veya kadın olarak ne isterse vereceklerini söyleyenler karşısında bir an bile tereddüt geçirmemiştir. Kendisine yapılan cazip teklifler karşısında kararlı duruşuyla, imanında ve davasında ne kadar samimi olduğunu da en güzel şekilde ortaya koymuştur.

Bu samimiyet karşısında Ebû Talib de, "İşine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim." Şeklinde konuşup himaye etmeye devam etti. Müşrikler de Ebû Talib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar. (bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266)

Elbette Ebu Talib’in ve ailesinin Peygamber aleyhisselatu vesselamı müdafaa etmesi, fedakarlık gerektiren bir vazifeydi. Aile olarak Müşriklerin, Müslümanlara boykot uyguladıkları zamanlarda şiddetli yokluk ve açlıkla karşı karşıya kaldılar. Ebu Talip de yaşı da bir hayli ilerlemiş olmasına rağmen bu eziyetlere sabretti.

Medine’ye hicretten bir süre önce Ebu Talip’in hayata gözlerini yummasıyla birlikte artık Peygamber Efendimizi müşriklere karşı himaye edecek kimse kalmadı. Müşrikler artık Peygamber efendimizin hayatına kastetmek üzere planlar yapmaya başladılar.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki Peygamberlik vazifesi gerçekten çok azim ve fedakarlık isteyen zorlu bir vazifedir. Rasulullah aleyhisselatu vesselamın yüksek ahlak ve şahsiyeti, insanları İslam’a davet ve irşad yoluna koyulmuş herkese örnek olmalıdır.


Sayı : 70
Büyük Kapak