Peygamberimizin Vefası

Sayı : 25 / Mart 2014, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Vefa, bir kişinin kendini verdiği söze sadık kalmaya ve beraber hareket ettiği kişilere karşı bağlılık duymaya mecbur hissetmesidir. Vefalı insan, samimi insandır, kendini başkalarına karşı sorumlu hisseden insandır. Kendisinden bağlılık bekleyenlere aldırmayıp, çekip giden bir insan vefasızdır, ğâdirdir.

Vefa Kuran-ı Kerim’de, tamamlamak, eksiksiz tam olarak yapmak manasında, ölçü ve tartıyı tam ölçmek; (İsrâ, 35) karşılığını tam ödemek (Hûd, 15) gibi ayetlerde geçen bir kelimedir. Ahdine bağlılık gösterip, sözünün gereklerini tam manasıyla ve sonuna kadar yerine getirmeye de “vefa” denmiştir.

Vefanın zıddı olan ğadr ise “eksik bırakmak” manasına bazı ayetlerde geçmektedir. (Kehf, 47, 49) Bir söz verildiği zaman veya bir nevi sözleşme yerinde olan beraberlikler kurulduğu zaman bunun yüklediği mesuliyeti sonuna kadar taşımaktır, vefa. Ahdinin gereklerini eksiksizce yerine getirmek manasına gelen ahde vefa, yüksek şahsiyetlerin bir özelliğidir.

Rabbi tarafından “Büyük bir ahlak sahibi” olarak methedilen Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ahde vefa hususunda da zirve bir şahsiyettir. Henüz kendisine peygamberlik verilmediği gençlik zamanlarında bile el-Emîn: güvenilir, sıfatıyla anılan Peygamber Efendimiz'in hayatında, vefa ve sadakat konusunda birçok parlak örnek görmek mümkündür.

Kendisini Büyütenlere Vefası

Peygamberimizin babası o doğmadan önce, annesi ise o altı yaşındayken vefat etmişti. Bu yüzden Peygamberimizi süt annesi, annesi, dedesi, amcası, yengesi bakıp büyütmüştür. Peygamber Efendimiz kendisine emek veren bu kişilere karşı, kendisi için yapılan fedakârlığın kat kat fazlasını yaparak büyük bir vefa örneği ortaya koymuştur.

Peygamberimizin, kendisini himaye eden amcası Ebu Talib’e karşı da büyük bir sevgisi ve vefası görülmüştür. Ebu Talip çoluk çocuğu kalabalık ve sermayesi az olan bir kişiydi. Üstelik cömert ve misafirperverdi de. Bu sebeple geçimi biraz sıkıntılıydı.

Peygamberimiz, küçükken kendisine bakan amcasının geçim yüküne yardım etmek için gençlik çağı boyunca çobanlık ve kervanlarla ticaret seferlerine gitme gibi işlerde çalıştı. Bu sırada kendisi için sermaye biriktirmek yerine kazancını amcasının ailesine harcadı.

Evlendikten sonra da amcasına karşı bağlılığına devam etti. Amcasının geçimine katkı sağlamak için oğullarından Hz. Ali’yi yanına aldı, sofrasında yedirip içirdi.

Peygamberimiz, kendisine annelik yapan yengesi Fatıma binti Esed’e karşı da her zaman minnet duymuştur. Peygamberimiz yengesi için:

“O benim annemdi. Kendi çocuklarından önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocuklarından önce benim saçımı başımı tarardı.”demiştir.

Hz. Fâtıma binti Esed’e karşı vefalı davranıyor, devlet başkanı olduktan sonra dahi devamlı ziyaretine gidiyor, hâlini hatırını soruyor ve çeşitli yardımlarda bulunuyordu.

Fatıma Yengesi vefat ettiği gün çok üzülmüştü ve ashabına:

“Bugün annem vefat etti!” demişti.

Peygamberimiz sırtından gömleğini çıkarıp verdi ve bunun yengesine kefen yapılmasını istedi. Cenaze namazını bizzat kendisi kıldırdı. Yengesinin cenazesini kabre koymadan önce indi, bir müddet kabirde uzandı. Bunun neden yaptığını şöyle açıklamıştır:

“O benim annemdi. Amcam Ebû Tâlib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan başka bir kadına rastlamadım. Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi ona kefen yaptım. Kabir kendisine rahat gelsin diye de bir müddet kabrinde uzandım.”

Hz. Fâtıma’nın üzerine toprak atıldıktan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dua etti ve ardından tebessüm ederek şu müjdeyi verdi:

“Hz. Cebrâil ‘Bu kadın, cennetliklerdendir.’ diye bana haber verdi. Allah-u Zülcelal, meleklerinden yetmiş binini cenaze namazı için görevlendirdi.” (Tabakât, 8, 222)

Onun eşsiz vefasının küçük bir numunesi, kendisini o devrin adeti gereği ücret karşılığı emzirmiş olan Hz. Halime'ye karşı iyiliklerinde çok net görülür. Peygamberimiz sütannesine karşı yıllar sonra bile büyük bir minnettarlık beslemiş, onu gördüğü zaman “Anneciğim!” diyerek, hürmet ve muhabbetle muamele etmiştir. Hz. Peygamber yetişkin olduktan sonra kendisini ziyarete gelen sütannesini güler yüzle karşılamıştır.

O zamanlar sevginin bir ifadesi de, sırtındaki bürgüsünü çıkarıp misafirin oturması için yere sermekti. Asilzade kişiler bu hareketi, değer verdikleri misafirlerine ikram olarak yaparlardı. Peygamberimiz o sırada bir tüccar olduğu halde, köylü bir kadın olan sütannesi için bu ikramı yapar, hemen bürgüsünü yere serip üstüne oturtarak ona yakın alaka gösterirdi.

Yine bir seferinde Peygamberimizin Hz. Hatice’yle evli olduğu yıllarda sütannesi Hz. Halime, onları ziyarete gelince, halini hatırını sorup derdini dinlemişti. Hz. Halime, kabilesi olan Sâdoğulları yurdundaki kıtlıktan ve salgın hastalığın hayvanları kırıp geçirmesinden dolayı yokluk çektiklerini anlattı. Peygamberimiz bunları duyunca üzüldü. Hanımı Hz. Hatice, Peygamber efendimizin akrabaya iyilik yapmayı sevdiğini bilirdi. Onun sütannesini eli boş olarak göndermek istemediğini hissetmişti. Peygamberimize sütannesine bağışlaması için kırk koyunla bir deve hediye etti. Peygamberimiz de sevinecek bunları Hz. Halime’ye verdi. Hz. Halime, bu ikram karşısında sevinçten gözleri yaşararak mutlulukla evine döndü.

Bununla da kalmadı, Mekke’nin fethinden sonra sütkız kardeşi Hz. Şeyma’dan, Hz. Halime’nin vefat haberini duyunca gözleri yaşardı. Sütkız kardeşine de akrabaya iyilik mahiyetinde iyi cins bir deve, bolca harçlık ve elbiseler gibi hediyeler verdi. Üstelik Müslümanların aldığı esirler arasında bulunan akrabalarını bağışlayarak altı bin esirin bağışlanmasına vesile oldu.

Ortaklarına Karşı Vefası

İnsanların gerçek ahlakı en çok alışveriş gibi menfaate dair işlerde belli olur. Peygamberimizin yüksek ahlakı ve vefasına iş hayatında ortaklık ve alışveriş yaptığı kişiler de şahitlik etmişlerdir.

Eski ticaret arkadaşlarından Sâib ibnu Ebi's- Saîb Müslüman olmak için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına gelmişti. Onu Peygamberimize tanıtmak için hakkında övgü dolu sözler söylüyorlardı. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

"Ben onu sizden iyi tanırım" buyurdu. Saib: "Annem, babam sana kurban olsun, doğru söyledin, zira sen benim ticaret ortağım idin, sen ne iyi ortaktın. Senden ne bir itham görmüştüm, ne de seninle bir münakaşa yapmıştık." (Ebu Davud, Edeb 20)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gençlik çağında ticaret kervanlarıyla yolculuklara çıkıyordu. Bunlardan birinde Abdullah bin Ebi'l-Hamsa ile ticarî bir münasebeti olmuştu. Aralarında bir miktar alacak kalmıştı. Bunu halletmek üzere bir yerde buluşmak için sözleşmişlerdi. Ancak bunu Abdullah bin Ebi'l-Hamsa unutmuştu. Aradan tam üç gün geçmişti ki sözleştiklerini hatırladı ve buluşma yerine gitti. Oraya vardığında peygamberimizin sözleştikleri yerde onu beklediğini gördü. Peygamberimiz:

"Ey genç! Bana meşakkat verdin, ben üç gündür burada seni bekliyorum" buyurarak sözünün eri bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdi. (Ebu Davud, Edeb 90)

Peygamberimizin ahlakı hakkında ona iman etmeyenler bile söyleyecek kötü bir söz bulamazlardı.

Bizans Kayseri Herakliyus’a Peygamberimizin İslama davet mektubu ulaşmıştı. O da Peygamberimiz hakkında bilgi toplamak için o sırada henüz Müslüman olmayan Ebû Süfyan’a, sorular sordu. Bu sorulardan biri de:

- O’nun bir söz verip de sözünde durmadığı olmuş mudur? sorusuydu. Ebû Süfyan:

- Hayır, olmamıştır, demekten başka çare bulamamıştır.

Hz. Peygamber; “Konuştuğu zaman yalan söylemeyi, emanete ihanet etmeyi ve ahde vefa göstermemeyi münafıklık alâmeti” olarak görürdü. (Buhârî, İman, 24)

Kendisini Destekleyenlere Karşı Vefası

Peygamber efendimizin ahlakı, çok yüksek bir ahlaktı. O kötülük gördüğü kişilere karşı bile iyilik yaparak gönüllerini yumuşatırdı. İyilik gördüğü kişileri de ihmal etmez, iyiliklerine karşı ise mutlaka en güzel şekilde mukabele ederdi. Kendisine hediye gönderenlere, eline imkan geçtiği anda kat kat fazlasını gönderirdi.

Sadece kendisine değil, müminlere karşı iyilik yapanlara da vefa gösterir, karşılığını öderdi. Mesela Müslümanlar Mekke’de bunalınca Habeşistan’a hicret etmişler ve Necaşi’nin yönetimi altında rahat etmişlerdi. Peygamber efendimiz adil hükümdar Necaşi'nin bu iyiliğine karşılık Habeşistan'dan gelen heyete bizzat kendi eliyle hizmet etmişti.

Ashab-ı kiram “Ya Resulülallah, biz hizmet ederiz, sen zahmet etme' dedilerse de, Peygamberimiz:

“Bunlar benim sahabilerime ikramda bulundular. Kendilerine mukabelede bulunmak istiyorum." Buyurdu. (Beyhaki)

Peygamberimiz çok iyiliğini gördüğü Hz. Hatice’ye karşı vefası meşhurdur. Ona karşı vefası sebebiyle, kestiği kurbanlardan Hz. Hatice'nin dostlarına da gönderirdi. (Buhârî, Edeb 23)

Hz. Hatice’nin vefatından yıllarca sonra, üstelik ondan daha genç hanımlarla evlendikten sonra dahi Hz. Hatice'ye olan duyguları azalmamıştı. Hatta Hz. Hatice’nin kız kardeşi Hâle bir gün kapıya gelip seslenince Peygamber Efendimiz birden sarardı ve titredi. Hz. Peygamber’in, Hâle’nin sesini duyunca Hz. Hatice'yi hatırlayıp duygulandığını anlayan Hz. Aişe kıskançlık hissetti ve:

- Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yok... İhtiyarlıktan ağzının dişleri dökülmüş ve bir zaman önce ölüp gitmiş bir kocakarının nesini anıp duruyorsun? Allah sana onun yerine daha hayırlısını verdi, deyiverdi. (Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr, 20)

Allah Resûlü bunun üzerine:

- Hayır, Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o inandı. Herkes bana yalancı derken o tasdik etti. Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi ve Cenâb-ı Hak bana ondan çocuklar ihsân etti." (İbn-i Hanbel, VI, 118)

Hz. Peygamber buna benzer sözleri Hz. Ebubekir efendimiz için de söylemiştir. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Hz. Ebu Bekiri kimsenin üzmesini istemezdi. Bir gün bir hadise üzerine şöyle buyurmuştu:

"Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: "Sen yalancısın" dediniz. Ebu Bekr ise: "Doğru söyledin" dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?" buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler."

Ebu'd-Derda der ki: "Bundan sonra, (Resûlullah'ın hatırı için) Ebu Bekr'e hiç eziyet edilmedi." (Buhari, Fezailu'l-Ashab 5, Tefsir, A'raf 3)

Rabbinin Ahdine Vefası

Peygamberimizin vefasının en yüksek zirvesi, Rabbine karşı vefasında görülür. Bilindiği gibi, her bir insan ile Allah-u Teâlâ arasında kulluk ve Rablik ahdi vardır. Çünkü Yaratıcımız elest bezminde bize, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye nida ederek söz almıştır. Bunun için Allah'a iman etmek ve emrettiği surette ibadetlerimizi yerine getirmek kulluk sözleşmemizin gereğidir.

Bu sözleşmenin yanında Peygamberlerin Rableriyle olan başka bir ahidleri vardır ki, o da kendilerine nazil olan ayetleri insanlara korkmadan, çekinmeden ve bir harfini bile değiştirmeden tebliğ etmektir. Bu ilk bakışta kolay gibi görünse de bedeli çok ağır bir sözleşmedir. Peygamberimiz bu vazifesini yerine getirmek için defalarca hayatını tehlikeye atmıştır.

Çünkü onun getirdiği ayetler, atalarıyla övünen ve onları körü körüne taklit eden bir kavme: “Sizin atalarınız bir şey bilmez, cahil, kendi elleriyle yaptıkları, hiçbir işe yaramaz putlara tapan adamlardı ve şimdi hepsi cehennemlik oldular” diyordu ve onların tepkisi çok ağır olmuştu.

Müşriklerin önde gelenleri defalarca Ebu Talib’e gelip “Yeğenine söyle, bu ayetleri okumaktan vazgeçsin. Ya da onunla aramızdan çekil, onu bize teslim et” dediler. Mekke'li aileler arasında kan davası çıkmasın diye bir süre bekledilerse de nihayetinde onu öldürmek için planlar kurdular. Peygamberimiz hicret ettikten sonra da defalarca ordularla saldırdılar ve onu ortadan kaldırmaya yeltendiler.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bütün bu olanlara karşı Allah'a sığındı ve ayetleri tebliğ etmeye devam etti. Bu yolda pek çok tehlikeleri göze aldı, pek çok sıkıntılara katlandı. Ama hiçbir zaman Allah'a verdiği sözünden dönmedi, davasından vazgeçmedi.

Peygamberimiz böyle vefalı olunca, Rabbi ona vefalı ve sadık müminlerle yardım etti. Sahabe-i kiram Peygamberimizin izinde, Allah'ın emir ve yasaklarına teslim oldular, infak ve cihad gibi nefse zor gelen emirlere dahi itaat ettiler. Kur'an-ı Kerim, ashab-ı kiramın ahitlerine olan sadakatlerini şöyle bildirmektedir:

“İnananlardan öyle yiğitler vardır ki, Allah'a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat etmiş; kimisi ahde vefa gösterip canını vermiş; kimisi de (şehitliği) beklemedeydi.” (Ahzab, 23)

Nihayetinde, “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım.” (Bakara, 40) buyuran Rabbimiz, o ahdine vefa gösteren Resulüne ve ashabına vaadini yerine getirdi. Onlara daha önce hiçbir Peygambere ve ümmetine nasip olmayan bir başarıyı bu dünyada nasip etti. Elbette bunun mükâfatını ahirette de verecek, inşallah.


Sayı : 25
Büyük Kapak