Peygamberimizin Yengesi Fatıma b. Esed -r.a.-

Sayı : 69 / Kasım 2017, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Fatıma binti Esed radıyallahu anha, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme yetimlik zamanında annelik yapan mübarek hanımdır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin babası, henüz o dünyaya gelmeden önce vefat etmişti. Annesi ise Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam altı yaşındayken vefat etmişti. Bu yüzden Peygamberimizi yengesi Fatıma binti Esed radıyallahu anha bakıp büyütmüştü.

Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem dedesi Abdülmuttalib'in sağ olduğu zamanlarda onun himâyesinde bulunuyordu. O sıralarda şiddetli kuraklık yüzünden insanlar büyük sıkıntıya düşmüştü.

Abdulmuttalip zemzem kuyusunun yerini rüyasında görerek bu kuyuyu yeniden açtıran ve halka ücretsiz su dağıtan hayırsever bir kişiydi. Bundan dolayı halk içinde sevilir sayılırdı. Kuraklıktan bitap hale düşünce de yine Abdulmuttalib’e geldiler ve ondan yağmur duasına çıkmasını istediler.

Abdülmuttalib doğumundan bu yana mübarek torununda fevkalade haller görüyordu. Ayrıca karşılaştığı bazı ilim sahibi zatlar da torununa iyi bakıp korumasını, onun ileride Peygamber olacağını söylemişlerdi. Bu gibi hallerden dolayı Peygamber Efendimizi yanından ayırmıyordu. Yağmur duasına çıkarken de mübarek torununu yanına alarak Ebû Kubeys Dağına çıktı. Yüzünü Kâbe'ye çevirdi ve Peygamber Efendimizi tutup gökyüzüne doğru kaldırarak,

"Allah'ım! Bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir." diye yalvardı.

Henüz duasını tamamlamıştı ve daha tepeden aşağı bile inmemişti ki yağmur bulutları toplanmaya başladı. Çok geçmeden yağmur damlaları nazlı nazlı inmeye başladı. Alemlere rahmet olarak gönderilen son Peygamberin yüzü suyu hürmetine yapılan duâ, anında kabul olmuştu.

O gün Ebu Talip de babası Abdulmuttalib’in yanındaydı. Olup bitenleri görmüş ve yetim yeğenine karşı olan sevgisi ve bağlılığı daha da artmıştı.

Çok geçmeden Abdülmuttalib hastalandı. Zaten yaşı ilerlemişti ve bu hastalıktan iyileşemeyeceğini hissediyordu. Bu dünyadan ayrılmadan önce mübarek torununu emanet edeceği kişiyi seçmeye karar verdi. Bunun için bütün oğullarını yanına topladı.

Oğullarından Ebu Leheb zengin ve itibarlıydı. Zübeyir ve Abbas’ın da hali vakti yerindeydi. Fakat Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem amcalarından en çok Ebu Talib’i severdi. Çünkü o babası Abdullah ile aynı anneden olan amcasıydı. Yaratılış olarak da merhametli ve hilim sahibiydi.

Abdulmuttalip oğullarını toplayınca o sıralar sekiz yaşında olan torununa sordu:

“ Benden sonra amcalarından hangisinin himâyesine girmek istersin?"

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem dedesinin sorusuna cevap vermek yerine kalkıp amcası Ebû Tâlib'in yanına gitti ve boynuna sarıldı. Abdülmuttalib de bu tercihini uygun görmüştü. Ebû Tâlib'i yanına yaklaştırıp şöyle dedi:

“Bu yetimi sana emânet ediyorum. Onu koruyacağına dair bana söz ver ki, gözüm arkada kalmasın.”

Ebu Talip babasına söz verdi ve verdiği bu sözü de canı pahasına yerine getirdi.

Abdulmuttalip vefat edince Mekke derin bir yasa büründü. Mekke çarşısı günlerce kapalı tutuldu. Kureyşliler, ona olan hürmet ve muhabbetlerinden günlerce yas tuttular. Onu Hacûn Kabristanındaki, Kureyş kabilesinin ulusu, dedeleri Kusay'ın kabrinin yanına defnettiler.

Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem henüz sekiz yaşındayken dedesini de kaybetmenin acısını duydu. Babasından ve annesinden sonra onun ayrılığını da tatmış oluyordu. Bundan sonra amcası ve yengesinin yanında kalacaktı.

Fakir Ama Şerefli Bir Kimseydi

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin amcası Ebu Talib çoluk çocuğu kalabalık, malı ise az olan bir kişiydi. Ancak gönlü zengin bir kişi olan Ebu Talib, kavmi içinde cömertliği ve misafirperverliği ile tanınırdı. Dürüstlüğü yanı sıra içki, kumar gibi kötü alışkanlıklardan uzak duruşu ile de saygı ve hürmet gören bir kişiydi. Hz. Ali radıyallahu anh, babası hakkında şöyle demiştir:

“Babam, Kureyş kabilesi içinde fakirliğine rağmen şerefli ve ileri gelenlerinden biriydi. Hâlbuki, kendisinden evvel, böyle fakir olduğu halde kavminin içinde şeref kazanmış bir kimse gelmemiştir.”

Ebu Talib’in hanımı Fatıma binti Esed radıyallahu anhâ da kocası gibi eli açık, gönlü zengin, merhametli bir hanımdı. Peygamberimiz yengesi hakkında:

“O benim annemdi. Kendi çocuklarından önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocuklarından önce benim saçımı başımı tarardı.”demiştir.

Peygamberimiz yetim kalmıştı ama o hor görülen, istenmeyen bir yetim muamelesi görmemişti. Çünkü Âlemlerin Rabbi onu yumuşak kalpli, iyiliksever bir hanıma emanet etmişti.

Fatıma binti Esed radıyallahu anha sofra hazırladığı zaman çocuklarına, yetim olan yeğenleri başlamadan yemeğe başlamamalarını tembihlerdi. Eğer sofra saatinde Peygamberimiz eve gelmemişse o gelmeden sofraya oturulmazdı. Çünkü o olmadan yemeğe başladıklarında karınları doymadan yemek bitiyordu. Ama Peygamberimizin bulunduğu sofrada bütün yemek bir kase süt olsa bile hepsinin karnı doyuyor, hatta süt artıyordu. Onun bereketini gördüğü için Fatıma binti Esed de ona büyük ihtimam gösteriyordu.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem amca ve yengesinin bu iyiliklerine karşı vefalı davrandı. Gençliğinde ücret karşılığı koyun otlatarak ailenin geçimine yardımcı oluyordu. Malı olmadığı için yaşı yirmi beşe geldiği halde evlenememişti. Ama ticaret seferlerine katılıp tecrübe kazanmıştı. Hz. Hatice radıyallahu anhanın kervanıyla ticaret seferine gittikten sonra onunla evlendi. Ama amcasına olan iyiliklerini bırakmadı. O sıralarda küçük bir çocuk olan Hz. Ali radıyallahu anhı yanına alarak amcasının geçim yüküne yardımcı oldu. Bu yüzden Hz. Ali Efendimiz devamlı Peygamberimizin evine girip çıkıyordu.

Peygamber efendimize risalet vazifesi verildiği zaman ona ilk iman edenler arasında Hz. Ali radıyallahu anh bulunuyordu. O zaman henüz Peygamber aleyhisselatu vesselam İslama daveti açıklamamıştı. Sadece kendisine iman eden Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir gibi ilk müminlerle birlikte namaz kılıyordu.

Bir gün Fatıma binti Esed, oğlu Hz. Ali’yi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte namaz kılarken gördü ve biraz endişelendi. Eve gidince kocası Ebu Talip’e durumu haber verip, “Oğlumuzun başına kötü şeyler gelmesinden korkuyorum” dedi. Ebu Talip ise yeğenine güveniyordu:

“Ali’yi bu hususta kendi haline bırak. Amcasının oğluna arka çıkmak ve yardımcı olmak herkesten çok ona düşer,” karşılığını verdi.

Aradan çok geçmeden Peygamber aleyhisselatu vesselama İslama daveti açıklama görevi verildi. Rabbimiz Rasûlü’ne şöyle vahyetti:

“Önce en yakın akrabalarını uyar. Sana uyan müminlere merhamet kanadını indir. Onlara karşı mütevazı ve şefkatli ol. Sana karşı gelecek olurlarsa ben sizin yaptıklarınızdan uzağım de. Karşı konulmaz bir güce ve engin bir merhamete sahip olan Allah’a güven.” (Şuara; 214-217)

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem bu vazifeyi yerine getirmek için Hz. Ali’ye bir yemek hazırlattırdı. Yemeğe amcaları başta olmak üzere ailesinden kırk kişiyi davet etti. Hz. Ali’nin bildirdiğine göre sofrada ancak bir kişiye yetebilecek kadar yiyecek vardı. Fakat davet edilen kırk kişi doyuncaya kadar yedi ve yiyecekler ise hiç dokunulmamış gibi duruyordu.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, herkesin bu mucizeye şahit olmalarından sonra tam konuşmaya başlayacağı sırada amcası Ebû Leheb’in sesi duyuldu:

“Şimdiye kadar böyle bir sihir görmedik. Vallahi, bu adam sizi büyüledi! Bunlar senin amcaların ve amcalarının oğullarıdır. Konuş hadi! Atalarına muhalefet etmekten vazgeç. Şunu iyi bil ki kavminin, senin yüzünden tüm Arapları karşısına alacak bir gücü yok.

Aslında Kureyş kabileleri ve diğer Araplar sana saldırmadan önce, akrabalarının seni yakalayıp hapsetmeleri gerekir. Tüm Araplara karşı gelmektense bu çok daha uygun olur. Ey kardeşimin oğlu! Kabilesinin, amcalarının başına senin getirdiğinden daha büyük bir felaket ve musibet getiren bir kimse daha görmedim!”

Ebu Leheb, öyle hışımla konuşmuştu ki Peygamberimiz sözüne bile başlayamamıştı. Ailenin en zengin ve nüfuzlu kişisi böyle konuşunca herkes sessizce dağılıp gitti.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bu tavırdan dolayı çok üzüldü. İşinin kolay olmayacağını açıkça görüyordu. Kendi ailesi bile ondan yana değildi.

Fakat o Alemlere Rahmetti. Onun insanları ebedi cehennemden kurtarması için bütün bu zorlukları göze alması gerekiyordu.

Peygamber Efendimiz yılmadı ve ailesini yeniden evine davet etti. Misafirler toplandığında Allah Rasûlü konuşmasına başladı:

“Hamd Allah’a mahsustur. Ben O’na hamd eder, sadece O’ndan yardım dilerim. O’na iman eder ve O’na güvenirim. Allah’tan başka ilah bulunmadığına şehadet ederim. O birdir, eşi ve ortağı yoktur. Bir önder kendi halkına yalan söylemez. Allah’a yemin olsun ki bütün insanlara yalan söylemiş olsam, size yalan söylemem. Bütün insanları aldatmış olsam sizi aldatmam. Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ın bütün insanlara ve özellikle sizlere gönderdiği peygamberiyim.

Sizler uykuya dalar gibi ölecek, uykudan uyanırcasına dirilecek ve tüm yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. Ya ebedi cennete ya da ebedi cehenneme gireceksiniz. İnsanlar içinde uyardığım ilk kimseler sizlersiniz. Benimle sizin misaliniz, düşmanı görünce halkını uyarmak için önden koşarak gelen, düşmanın kendisini geçmesinden korkarak ‘Koşun ey insanlar!’ diye feryat eden kimsenin durumuna benzer.

Ey Abdülmuttaliboğulları! Allah’a yemin ederim ki Araplar içerisinde, dünya ve ahiretiniz için, benim size getirdiğim şeyden daha hayırlısını, daha üstününü kavmine getirmiş bir genç bilmiyorum. Ben sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basacak olan iki söze davet ediyorum ki bu da Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve benim de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuma şehadet etmenizdir. Rabbim sizi buna davet etmemi emretti.

Şimdi, hanginiz bu yolda kardeşim ve yardımcım olmayı kabul eder?”

Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam akrabalarına baktı, ancak kimseden ses çıkmadı. Sorusunu tekrar etti, yine cevap veren olmadı. Çünkü bu büyük bir mücadele demekti.

Peygamberimiz son kez sorduğunda ona tek cevap veren Hz. Ali radıyallahu anh oldu. Henüz on iki yaşında bir yeni yetme olan Hz. Ali ayağa kalktı ve:

“Ya Rasûlallah, ben Senin kardeşin ve yardımcın olacağım.” dedi.

Peygamberimizin amcası Ebû Talib de sözü aldı:

“Yeğenim, Sana yardımcı olmak bizim için bir şereftir. Sana emredilen şeyi yapmaya devam et. Seni koruyup kollamaktan bir an bile geri kalmayacağım. Bana gelince, Abdülmuttalib’in dinini terk etmeye gönlüm razı olmuyor.”

Ebû Leheb yine söze atıldı ve:

“Ey Abdülmuttaliboğulları, bu büyük bir felakettir. Başkası O’na mani olmadan siz O’nu engelleyin. Eğer siz bugün O’na boyun eğerseniz zillete, hakarete uğrarsınız. O’nu korumaya kalkarsanız öldürülürsünüz.” dedi.

Efendimizin halası Hz. Safiyye de iman etmişti ve Ebû Leheb’e yumuşaklıkla konuştu:

“Yeğenine destek olmak bir akrabalık vazifesidir. Ehl-i kitab âlimleri Abdülmuttalib'in soyundan bir peygamber çıkacağını bildirmemişler miydi? İşte o peygamber yeğenimiz Muhammed'dir,”dedi.

Ebû Leheb ise,

“Zaten siz kadınların sözleri erkekler için hep bir ayak bağı ve engel olmuştur.” Diyerek onu susturdu.

Peygamberimizin ailesine yaptığı davette saflar belli olmaya başlamıştı. Ebu Talip yeğeninin yalancı olmadığını biliyordu elbette ama kınama ve eziyetleri göze alamamıştı. Bununla birlikte oğulları Hz. Ali ve Hz. Cafer’in müslüman olmasına mani olmadı. Hanımı Fatıma binti Esed ise oğullarıyla birlikte iman nuruna koşanlardan oldu.

Zor Yıllarda Hep Yanında Oldu

Risaletin Mekke dönemi müşriklerin hakaret ve işkenceleri, boykot yılları ile geçiyordu. Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin Peygamberimize ve Müslümanlara baskı yaptığı dönemlerde Fatıma Validemiz, Müslümanlar arasındaydı.

Ebu Talib yoğun baskılara maruz kalıyordu. Yeğenini, insanlara İslam’ı anlatmaktan vazgeçirmesi, oğullarını ona yardım etmekten alıkoyması için Ebu Talip’e tehditler yapılıyordu. Fatıma binti Esed bu baskı dönemlerinde endişeye kapılmadı, dininde sebat etti. Oğullarıyla birlikte Peygamber efendimizin yanında oldu. Müşriklerin, Müslümanlara boykot uyguladıkları zamanlarda şiddetli yokluk ve açlıkla imtihan edildiler. Yaşı da bir hayli ilerlemiş olmasına rağmen bu eziyetlere sabretti.

Ebu Talip’in hayata gözlerini yummasından sonra Peygamber Efendimizi müşriklere karşı himaye edecek kimse kalmamıştı. Hz. Fatıma binti Esed imandan aldığı güçle sebat ediyordu.

Bu zorlu yıllardan sonra Müslümanlara, Medine’ye hicret yolu açıldı. Peygamberimiz Medine’ye hicret ederken Hz. Ali radıyallahu anhı kendi yatağına yatırmıştı. Fatıma binti Esed, Peygamberimize yetimliğinde annelik yaptığı gibi, onun yiğit evladı da fedailik yaptı.

Fatıma binti Esed radıyallahu anhâ, yaşına rağmen doğup büyüdüğü Mekke şehrini sırf imanı uğruna terk ederek Medine’ye hicret eden muhacirlerden biri oldu. Bütün bu fedakarlıkların neticesinde Peygamber aleyhisselatu vesselamın dünürü olma şerefine nail oldu. Hicretten bir yıl sonra oğlu Hz. Ali, Hz. Fatıma radıyallahu anhuma ile evlendi.

Fatıma binti Esed, zorluklarla dolu bir ömür geçirmişti ama Peygamber aleyhisselatu vesselama damat, ehl-i beytine baba, ümmete Raşid Halife olan Hz. Ali radıyallahu anhın annesi olma şerefine kavuştu. Diğer oğlu Hz. Cafer radıyallahu anh da, Habeşistana hicrette Müslümanların sözcülüğünü yapan ve Mu’te savaşında iki kolunu kaybederek “Tayyar” unvanına kavuşan İslam şehidi idi. Ona “Tayyar” lakabını bizzat Peygamber aleyhisselatu vesselam vermiş ve ashabına, onun cennete uçarak girdiğini söylemişti.

Hz. Fatıma binti Esed, Peygamberimizin muhtereme kızı Hz. Fâtıma radıyallahu anhâ’nın da kayınvalidesiydi. Hz. Fatıma ev işlerini yaparken o da dışarıdan getirilecek şeyleri taşıyıp getirirdi. Onlar Allah yolunda yardımlaşan cennet hanımları idiler.

Peygamberimiz yengesine değer verir, onu evinde ziyaret eder, saygı ve sevgisini ifade ederdi. Çoğu zaman kuşluk uykusunu da onun evinde uyurdu.

Fatıma binti Esed radıyallahu anhâ hicretin dördüncü yılında vefat etti. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem ashabına:

“Annem vefat etmiştir” buyurdu.

Yengesinin cenaze işleriyle bizzat kendisi ilgilendi. Hz. Fâtıma Validemize sırtından çıkardığı gömleğini verip onunla kefenlenmesini emretti. Mezarını da birkaç sahabeyle birlikte bizzat kendisi kazdı ve içine girip bir müddet orada uzandı. Bu sırada şunları söylüyordu:

“Yaşatan öldüren Allah’tır. Ölmeyen ve diri sadece kendisidir. Allah’ım! Fâtıma binti Esed’i bağışla. Onun hüccetini kendisine telkin et. Kabrini genişlet. Peygamberin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için. Çünkü Sen merhametliler merhametlisisin.”

Peygamberimiz, yengesinin cenazesini de bizzat kendisi mezara indirdi. Cenazesinde şefkatinin göstergesi olarak ağladığı ender insanlardan biriydi. Arkasından şöyle dedi:

“O benim annemdi. Amcam Ebû Tâlib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan başka bir kadına rastlamadım. Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi ona kefen yaptım. Kabir kendisine rahat gelsin diye de bir müddet kabrinde uzandım.”

Hz. Fâtıma’nın üzerine toprak atıldıktan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dua etti ve ardından tebessüm ederek şu müjdeyi verdi:

“Hz. Cebrâil ‘Bu kadın, cennetliklerdendir.’ diye bana haber verdi. Allah-u Zülcelal, meleklerinden yetmiş binini cenaze namazı için görevlendirdi.” (Tabakât, 8, 222)

Fatıma binti Esed, Allah'ın Resulüne sadakatı ve hizmeti sayesinde, geçici dünya hayatında biraz sıkıntı çekse de ahirette yüksek derecelere nail oldu. Böylece bize hiçbir sıkıntı ve fedakarlığın boşa gitmeyeceğine dair güzel bir örnek bıraktı.

Allah-u Zülcelâl şefaatine nail eylesin, bizi de onun yolunda gidenlerden eylesin. Âmin


Sayı : 69
Büyük Kapak