Peygamberin Hatıraları Şimdi Nerede?

Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : Lamelif

Nisan ayının son haftasıydı. Seyda Molla Abdullatif ve Veysel kardeşimle beraber umreye gitme niyetiyle yola çıktık. Bu, benim ilk ziyaretimdi. Çok heyecanlıydım; açık söylemek gerekirse benimle beraber olan arkadaşlarım da daha önce defalarca gitmelerine rağmen en az benim kadar heyecanlıydılar. Bu, Müslümanların bu mübarek beldelere karşı kalbinde bitmeyen sevgi ve hasretin ifadesiydi belki de…

İlk önce Medine’ye gideceğimiz için ihram giymedik tabi. Ve ‘Ya Allah, Bismillah’ diyerek çıktık yola. Medine’ye vardığımızda daha ikindi vaktiydi. Alelacele otelimize yerleştik ve doğru Ravza-i Mutahhara’yı ziyarete gittik. Ben ilk kez gitmiştim ve hakikatten müthiş bir telaşem vardı. Kitaplardan okuduğumuz Medine Şehri, her ne kadar kaybolmuşsa da en azından Resulullah’ın Kabr-i Şerifi yerinde duruyordu…

İkindi namazımızı kıldık ve Resulullah’ı selamlamaya gittik. Müthiş bir kalabalık vardı. Biz de, Resulullah’ın kabri şerifinin hizasına giderken içlerinde yavaş yavaş ilerledik. Resulullah’ı selamlamakla beraber içim kaynamaya başladı ve kendime hâkim olamayıp ağladım. Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i de, radıyallahu teâlâ anhum, selamlarken hep ağladım. Bu müthiş bir şeydi. Adeta birine âşık olursun ve hep hayalinde onu canlandırırsın. Ve şimdi onunla bizzat karşılaşıyorsun ya, gerçekten müthiş bir duygu. Resulullah'ı selamladıktan sonra Ravza’dan ayrıldık.

Neredeyse Medine'den eser yok; adeta bir gökdelen kenti. Her yanında caddeler, modern alışveriş merkezleri ve yüksek yüksek apartmanlar; eski adına, tarih adına hiç bir eser yok. Bedevi din anlayışının, tarihi eserlere karşı alerjisi herkesin bildiği bir gerçek. Rasulullahın hatıralarına saygı göstermeyi şirk addederek, kendi anlayışlarına haklılık kazandırmaya çalışıyorlar. Ben, açıkçası Medine'nin bu haline o kadar üzüldüm ki sanki başka bir memleketteyim. Eski Medine nerede?
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine sokaklarında dolaşırken bir sahabenin, evinin üzerine ikinci bir kat çıkardığını görünce, yüzünü bir rahatsızlık ifadesi bürümüştü. Bundan haberdar olan sahabe evinin ikinci katını yıkmıştı. Şimdilerde ise Resulullah’ın Mescidinin hemen yanında Hilton oteli var.

O gün, akşam ve yatsı namazlarımızı Ravza-i Mutahara’da kıldıktan sonra otelimize, istirahate çekildik. Geceleyin bize bu ziyarette rehberlik eden turun Medinedeki yöneticileriyle sohbet ettik. Abdulbâsıt Bey ve Yavuz Bey; ikisi de çok değerli insanlardı.

Onlardan, Arabistan’da doğru dürüst bir üretimin olmadığını, birkaç şey dışında her şeyin dışarıdan geldiğini, elektriğin petrolle üretildiğini, deniz suyunun arıtmadan geçtiğini ve şebekelere verildiğini öğrendim. Yerli üretimin çok az ve düşük kalite olup, çok önemli şeyler olmadığını söylediler. Sabah tekrar buluşmak üzere ayrıldık.

Ertesi gün tamamıyla kendimizi Resulullah'ın ziyaretine adadık, adeta hiç bir şeyle meşgul olmadık. Resulullah’ın kabri ile minberi arasında iki rekât sünnet kılmak pek kolay olmadı. Gerçekten çok kalabalıktı. Defalarca Resulullah sallallahu aleyhi vesellemi selamladık. İmam Ömer ve İmam Ebubekir'in (radıyallahu teâlâ anhum) kabirlerini de ziyaret edip, ziyaretlerimizi tamamladık.

O gün Mescid-i Nebevî’nin avlusunda dünyanın başka başka yerlerinden gelen, değişik diller konuşan Müslümanlarla diyalog kurmaya çalıştık; kiminden dua istedik, kimine dua ettik. Harika bir atmosferdi.

Esef Verici Manzaralar…

‘Ebu Terbuş’ diye bir çay bahçesi varmış; biz de ‘Orada bir çay içip, günün yorgunluğunu giderelim’ dedik. Yaklaşık yirmi km’lik bir araba yolculuğundan sonra vardık.
Aman Allah'ım burası nasıl bir yer; çok geniş bir alan ve çok lüks bir bahçe… Binlerce metrekarelik bir alana kurulmuş bu bahçenin mimarî yapısı, peyzajı ve çevre düzenlemesi, her ne kadar geleneksel yönleri de olsa da, çok modern ve lüks...
Orta yerdeki havuzda müzik ritminde, suların dansını ve renk cümbüşünü izlenebiliyor. Etrafında çok sayıda genç oturmuş, dev bir ekranda yabancı takımların maç görüntülerini pür dikkat izliyorlar. Hemen herkesin ağzında nargile var. Bahçede her çeşitten yemek ve meyve suları var. Bu insanlar meğerse sabaha yakın saatlere kadar burada eğlenirler ve gidip yatarlarmış. Gündüz zaten yapacakları bir işleri de yokmuş. Ben bütün bunları hayretler içinde izledim. Ebu Terbuş çay bahçesinden buruk duygular içinde ayrıldık.

Perşembe günü rehberimizle beraber otobüse bindik ve Uhud'a gittik. Kitaplarda okuduğumuz Uhud yok artık! Evlerin, binaların, çarpık kentleşmenin içinde kaybolmuş adeta bir varoş mahallesi. Hâlbuki Medine havzası çok geniş ve orası aynen, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin dönemindeki gibi bâkir bırakılabilirdi.

Şirketimizin Medine sorumlusu Yavuz Bey’in samimi ve üstün hitabı ile yaptığı "Uhud" açıklamaları herkesi derinden duygulandırdı. Özellikle okçuların yerlerini terk etmesini fırsat bilen Halid'in arkadan İslam ordusuna yanaşması ve Resulullah’ı orda görmeleriyle başlayan saldırıları daha sonra Resulüllah’ın omzundan iki kılıç darbesi alması, dişlerinin kırılması ve Allah Rasulünün şehit olduğu yaygaralarının yayılması kısmını anlatırken nerdeyse herkes hüngür hüngür ağladı. Hele meydanda yiğitlikleri anlatılan, Hz. Hamza'nın ve Hz. Ebu Düccane'nin (radıyallahu teâlâ anhum) kahramanlıklarını dinlerken tüylerimiz diken diken oldu.

Uhud Meydanından hüzünle ayrıldık. Çöpler ve kontrolsüz kentleşmeye esir olmuş Uhud'u bıraktık ve yedi mescitlere doğru yola koyulduk. Yedi mescitlere varınca bir başka tarih katliamına şahit olduk ki ‘Hendek’ tamamıyla yapılaşmanın kurbanı olmuş, hendek diye bir şey yoktu artık.

Ve şunu bizzat gözlerimle gördüm. Resulüllah'ın hendek kazdığı bölge dünyanın en sert zeminine sahipti. Zira yol genişleme çalışması yapılıyordu o sırada ve rehberimizin söylediğine göre dev bir kepçe ve kocaman bir hilti ile bir haftadır üç metrelik bir yeri kazmayı bile bitirememişlerdi. İman ve aşkın eseriydi Hendek. “Bunun azcık bir kısmı bari bırakılsaydı ama maalesef hepsini yok etmişler” diye düşündüm.

Yedi mescitleri gezdikten sonra Kuba Mescidine doğru yola çıktık. İki rekât sünnet kıldıktan sonra Kuba mescidini seyrederken, “Tâleâl bedru aleyna” kasidesini duyar gibiydik ve Medineli kadınların ellerindeki gülleri sallayarak Resulullahın gelişi için çektikleri zılgıtları...

Bu ara Yedi Mescitler ile Kuba Mescidi arasında Osmanlının yaptırmış olduğu tren istasyonundan geçmiştik. Subhanellah! Tüm asaletiyle diri bir şekilde duruyordu ama mahzun ve terk edilmişti. Buna gerçekten yürek zor dayanıyordu.

Şehrin her yerinde lüks Amerikan arabaları görmek mümkün… Amerikan markalarını anlıyorum ama dikkatimi çekiyor, Toyota marka arabalar da çok yaygın. Akşam otel lobisinde konuşurken ben, orada görevli olan bir zata, “Neden burada, bu kadar Toyota marka araçlar çoğunlukta? Hâlbuki Suud yönetimi ile ABD ve İngilizlerin yakınlığını herkes biliyor” diye sordum. Bu arkadaş bana Toyota hisselerinin %’52’sini uluslararası çok etkin olan bir Yahudi ailesinin aldığını, bu yüzden tüm dünya pazarlarında öncelikli olduğunu belirtti. ABD’de tam on bir yerde üretimi yapılıyormuş. “Türkiye’de ve bir kaç Ortadoğu ülkesinde daha üretimi var” dedi. Ben o zaman işin hakikatini anlamış oldum.

Kâinatın Merkezine Yolculuk

Ertesi gün cuma namazından sonra Allah Rasulü sallallahu aleyhi vesellem ile vedalaştık ve otelimizde ihramlarımızı giyerek karayoluyla Mekke'ye doğru yola çıktık. Mikât yerinde kıldığımız iki rekât sünnet namazdan sonra, niyetimizi getirdik ve “Ya Allah, Bismillah” diyerek Mekke’ye doğru ilerlemeye başladık. Medine’deki görevli arkadaşların yerine, yeni görevli şahıslar vardı artık.

Mekke Medine arası hep volkanik, simsiyah ve kupkuru dağlar. Ne su, ne yeşillik… Otoyolda da yeşillik çalışması yapılmamış. Derken acıktık bir yerde mola verdik. Ben Türkiye’de olduğu gibi tesislerde lokanta olacağını ümit ediyordum. Heyhat ki heyhat!

Burada lokanta bulmak zor ve tam bir Amerikan kültürü hâkim. Yakıt istasyonlarında meşhur Amerikalı hamburger şirketi var. İçecek olarak da cola! Ben ömrü hayatımda Burger yemedim. Ama maalesef çıktığım bu kutsal yolculukta bana ilk kez nasip oldu.

Daha sonra başka bir yerde de akşam namazı için mola verdiğimizde yine üzücü şeylerle karşılaştık. Zira mescidin içi toz topraktı ve abdest alma yerleri de çok perişandı. Onca para ve servete rağmen maalesef hiç bir ihtimam göremedik.

Yalnız yol boyunca çok güzel manzaralarla da karşılaştık. Mesela adam arabasını yolun kenarına park etmiş çoluk çocuğuyla oturmuşlar yemek yiyorlar. Arap kardeşlerimiz çok doğal ve cömertler. Bir ara yol kenarında bir ailenin cemaatle namaz kılışını gördüm. Baba imam olmuş, arkasında iki oğlu, on on iki yaş gibi ve hemen arkalarında anneleri bu gerçekten hasret ve özlem duyduğumuz bir görüntüydü. Ben orada şunu hatırladım: Abdulkadir es Sufî bir kitabında şöyle derdi. “İslam’ın garip olduğu toplumlarda farzların dışında ki namazlarınızı açık alanlarda kılın parklarda, cadde kenarlarında. Hem namaz kılın, hem toplu dua edin.” Ben bu aileyi seyrederken bu sözün anlamını daha iyi anlamış oldum. O modern mimarinin unutturduğu ortak değerlerimizi bu samimi görüntüler yeniden hatırlattı.

Tarifi İmkânsız Duygular…

Mekke'ye girmemizle beraber Zemzem Towers denilen saat kulesi göründü. Bu kule Londra’daki bir kulenin aynısıydı. Hiç bir yerliliği yoktu. Ve tam da Kâbe’nin tepesine dikilmiş gibiydi. Derken Mekke'deki otelimize yerleştik ve hemen namaz için Mescidu’l-Haram’a gittik. Gerçekten insan farkında olmadan ayrı bir hal yaşıyor; Birden Kâbe-i Muazzaman’ın karşısında buluyorsunuz kendinizi. Her tarafınız zangır zangır titriyor ve dayamayıp ağlıyorsunuz.

Namazdan sonra tavafımızı yapmaya başladık. Subhanellah! Her Hacerü’l-Esved’in karşısına geldiğimizde ve elimizi havaya kaldırdığımızda tarif edilmeyecek bir ruh haline büründük. Ben şahsen yaşadıklarımı hiç bir zaman izah edemem. O kadar güzel ki, insanın liyakat-ı fitrisi asla bunu izah etmeye kifayet eylemez.

Tavafımız bittikten sonra iki rekât sünnetimizi kıldık ve Zemzem içtikten sonra sây’e gittik. Aman Allah’ım! Hz. Hacer’in telaşesini aynen yaşıyorsunuz. Esasında Hac’da bir insanın yaptığı çoğu ibadetler birer sembol. Ve siz o tarihi rolü üstleniyorsunuz.

Ben şahsen, Mekke'ye girdiğim andan itibaren birbirine zıt iki duyguyu beraber yaşadım. Birincisi içine girdiğiniz manevi atmosferden mütevellid yaşadığınız gönül huzuru. İkincisi ise, İslam tarihinden okuduğumuz Mekke Şehri maalesef hiç yok. Adeta Tokyo veya Londra’da kendinizi hissedersiniz. Kâbe’nin etrafında, adeta Kâbe’nin üstünde yükselmiş devasa beş yıldızlı oteller ve alışveriş merkezleri. Bunlar, Kâbe’nin, Mekke’nin o manevi havasını bozuyor maalesef. Esasında Mekke'nin eskiye dayalı hiç bir şeyi kalmamış. Kapitalist modern kent yaşamının tüm soğuk ve çirkin mimarisi adeta şehri istila etmiş.

Daha sonraki günlerde Sevr’i, Hirâ’yı, Minâ’yı, Cebelü’r-Rahme’yi ziyaret ettik. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem, Nur Dağındaki mağarada kaldığı süre içinde, tam mağaranın içinden Kâbe’yi seyrederdi. Çok uzak olmasına rağmen yine de görünüyordu. Şu an Kâbe’nin etrafındaki oteller yüzünden görünmez olmuş. Yani anlayacağınız Resulüllah'ın bu mirasına bile saygı gösterilmemiş.

İnsan umreye gidince sanki bir daha geri dönmeyecekmiş gibi bir hisse kapılıyor. Ama bir de bakıyorsunuz ki gününüz bitmiş… Biz de bir sabah erkenden Kâbe’ye veda ziyaretinden bulunduk. Hüzünlü bir veda… İnanın hiç gelmek istemiyordum. Başta kendime, daha sonra sağ olan akrabalarıma ve tüm dostlarıma dua ettim. Ölülerimize de... Allah bütün kardeşlerime nasip etsin bu güzel duyguyu…


Sayı : 29
Büyük Kapak