Prof. Dr. Burhanettin Can ile Söyleşi

Sayı : 49 / Mart 2016, Konu Başlığı : Röportaj

İlk döneminden itibaren İslam’da gençliğin büyük önemi olduğunu biliyoruz. Çocuk yetiştirmek de bir Müslümanın dünya ve ahiret açısından en önemli görevlerinden biri. Ancak günümüzde çocuklarımızı inandığımız gibi yetiştirmek her geçen gün zorlaşıyor.

Araştırma Kültür Vakfı (AKV) kurucusu Prof. Dr. Burhanettin Can ile çocuk ve gençlerin üzerinde etki yapan faktörler üzerine söyleştik.

Prof. Dr. Burhanettin CAN, 1950 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesinden mezun oldu. 1992 yılında Profesör oldu, 2007 yılında Marmara Üniversitesinden emekli oldu. Mesleki alanda uluslararası 35, ulusal 53 olmak üzere 88 adet yayını;

siyasi, dini ve sosyal alanda 100 civarında yayını bulunmaktadır. İktisadı Girişim Ve İş ahlakı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi (İGİAD), Üniversite Öğretim Elemanları Derneği (ÜNDER) Yönetim Kurulu üyesi, Sosyal Ekonomik Araştırmalar Merkezi(SEKAM) Yönetim Kurulu Başkanıdır. Sosyal Ekonomik Araştırma Merkezi (SEKAM), Araştırma Kültür Vakfı (AKV), Umran Dergisi, Pınar yayınları, Açılım Yayınlarının kuruculuğunu yapmıştır.

Öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Hocam, İslam’da gençliğin çok büyük önemi var. Seksen öncesi dönemlerde gençlik idealizm adına ateşe sürüklenirken bugün hedonizme, yani zevk düşkünlüğüne sürükleniyor. Müslüman ailenin gençleri yetiştirirken dikkat etmesi gerekenler nedir?

Prof. Dr. Burhanettin Can:
Önce soruyu doğru sormak lazım; gençlik değişiyor da, neden değişiyor? Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92)

Demek ki bir çocuk el değmemiş saf bir fıtrat, temiz bir yaratılış ile doğruyor. Ailesi onu olumlu veya olumsuz tesirlerle yetiştiriyor. Çocuğun yetişmesine tesir eden çevreleri içten dışa halkalar gibi düşünebiliriz. Bir çocuğun etkilendiği ilk halka, ailesidir.

Akrabayı da aileye ilave edebiliriz veya onu da ikinci halka sayabiliriz. Bundan sonra üçüncü halka, komşudur. Ardından arkadaş çevresi gelir, ya sokakta edindiği arkadaşları veya okulda edindiği arkadaşlar.

Okulda çocuğun örnek aldığı rol modeli öğretmendir. Ama okula gidinceye kadar örnek aldığı ilk insan anne babadır. Yapılan araştırmalara göre yedi yaşına kadar çocuğun yüzde yetmiş kişiliği şekillenmiş oluyor. İşte Peygamber efendimizin buyurduğu, “Anne babası onu Yahudi, Hıristiyan, Mecusi olarak yetiştirir” sözü de bunu işaret ediyor. Demek ki çocuğun yedi yaşına kadarki dönemi en hayati öneme haiz dönemdir.

Sonra gençlik döneminde özendikleri sporcular, sanatçılar olur. En sonunda siyasetçiler, dünyayı değiştiren liderler olur. Bütün bunlardan sonra genç, “Ben herkesten ayrı bir varlığım,” der, kendi içinde bütüncül bir kimlik inşa eder.

Şimdi, bir çocuğun, kişiliğine etki eden faktörlere baktığımız zaman, fıtrattan gelen özelliklerinin oranı yüzde 40’tır. Bunun üzerine yüzde 40 aileden ve çevreden aldığı etkiler gelir. Yüzde 20 ise, okuduğu kitaplardan aldığı etki ile şekillenir. Dikkat etmemiz gereken konu şudur: bizim çocuğumuzun fıtratından gelen bu yüzde 40 özellikleri, çevreden aldığı ve okuyup öğrendiklerinden edindiği etkiler, destekliyor mu, desteklemiyor mu?

İşte “Zaman değişti, gençlik değişti,” derken dikkat etmemiz gereken konu budur. Zaman değişebilir, bu küresel bir hadisedir. Ama Türkiye içinde zamanın değişimiyle birlikte değişenin ne olduğunu sorgulamamız lazım.

Bu noktada, Kızılderili felsefesinden alınmış bir hikâye anlatmak istiyorum. Yaşlı Kızılderili reisi, torunuyla oturmuş, kulübesinin önünde boğuşup duran iki köpeği izliyorlar. Köpeklerden biri bembeyaz, biri simsiyah ve çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlar.

Çocuk soruyor, “Dedeciğim, herkesin kulübesinin önünde bir köpek varken neden senin böyle iki köpeğin var? Hem de birbirleriyle dövüşüp duruyorlar.”

Yaşlı reis, torununun sırtını sıvazlayarak diyor ki, “Onlar, benim için iki simgedir evlat.”

Torunu, “Neyin simgesi” diye soruyor.

Dedesi: “İçimdeki iyilik ile kötülüğün simgesi. İç dünyamdaki iyiliklerle kötülükler de aynen şu gördüğün köpekler gibi, sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm.”

Çocuk bu sefer şöyle soruyor: “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Dedesinin cevabı: “Ben hangisini daha fazla beslersem!”

Şimdi diyoruz ya, ne değişti de gençlik böyle değişti. İşte cevabı burada yatıyor. İçimizdeki iyilikler ve kötülükler cephesinde, psikologların deyimiyle id (içgüdüler, dürtüler) ile süper ego (değerler, ahlaki öğretiler) dedikleri yön, ya da tasavvuf ehlinin deyimiyle, melekî taraf ile hayvanî tarafın savaşında, hangi tarafın kazanacağını da, işte bu, yüzde 60’lık tesirler hangi tarafı besliyor, o belirleyecektir.

Ben gençlere seminerlerimde öyle derim, “Her insan sabah namazında içinde iki ses duyar, biri ‘Kalk, namaz geçiyor,’ der, diğeri, ‘Aman boş ver, hava soğuk, kalkınca kaza edersin,’ der. Herkes bu iki sesi duyar. Hadis-i şerife göre bunlardan biri meleğin ilhamıdır, diğeri şeytanın vesvesesidir. Her insanın üzerinde böyle bir savaş var. Bugün gençlerin üzerindeki tesirler, bunlardan hangisini destekliyor?

Kuran-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un kıssasında bununla ilgili çok önemli bir nokta görüyoruz. Hz. Yusuf aleyhisselam hakkında, “Ona biz ergenlik çağında hikmet verdik,” buyruluyor. Malum, Allah-u Teâlâ her şeyi çift yaratmış ve aralarına bir çekim kanunu koymuş. Atomda bile çekirdekler pozitif ve negatif olarak çift yaratılmış. İnsan da kadın ve erkek olarak yaratılmış ve arasına meveddet, yani sevgi konulmuş.

İşte Hz. Yusuf aleyhisselam malum, Mısır’da hizmetçiyken, vezirin karısı ona karşı arzu duyuyor. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki, “And olsun, kadın ona istek duymuştu. Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, Yûsuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.”(Yusuf, 24)

Burada neyi görüyoruz; Hz. Yusuf da istek duydu ama inandığı değerler sistemi araya girdi. Bundan sonrası daha önemli… Malum dedikodu yaygınlaşınca vezirin karısı şehrin kadınlarını toplayıp ellerine bıçak ve meyve tabağı verdi. Sonra Hz. Yusuf’a “Çık, onlara görün,” dedi. Onlar da Hz. Yusuf’u görünce güzelliğinden etkilenerek ellerini kestiler ve vezirin karısına, “Sen haklıymışsın, ger” dediler. “Hâşâ! Allah için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek!” (Yusuf, 31)

Kadın, böyle onları şahit tuttuktan sonra, “İşte beni kınadığınız kişi budur. Evet, ben onu arzuladım ve benim arzumu yerine getirmezse zindana girecek.”dedi.

Orada Yusuf aleyhisselamın sözü çok dikkat çekicidir: “Yûsuf dedi ki, ‘Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettiği şeyden daha sevimlidir. Onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum.’” (Yusuf, 33)

Burada görüyoruz ki, Hz. Yusuf aleyhisselam “Ya Rabbi, ben bu tesirler altındayken senin emirlerine uyamamaktan korkarım. Senin emrine uymamaktansa hapse girmeyi tercih ederim,” diyor. Bakın “Ben bu evde kaldığım sürece, emrine uyamazsam” diye korkuyor. Demek ki, çevrenin kötü tesirleri karşısında değerler sistemim kırılır geçer, beni korumaya yetmez, diye korkuyor.

İşte bizim de her iki konuyu da göz önünde bulundurarak sormamız gereken soru şudur; gençlerin gidişatından şikâyet etmeden önce, “Ne oldu da, gençler değişti? Hangi tesirler altında böyle oldu?”

Bu bir kader değil. Çünkü ayet-i kerimede buyruluyor ki: “…Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…” (Rad, 11)

Demek ki bir kirlenme var, bir erozyon var, değerlerde aşınma var. Bu aşınmanın doğal sonucu olarak bu netice ortaya çıkıyor.

Ana nirengi noktası şudur, geri kalan her şey, ileri sürülen her çözüm aspirin çözüm olur: İlk toplum kim? Hz. Âdem aleyhisselam ve hanımı değil mi? Yani aynı zamanda ilk aile. İslam kültürü aileyi temel alır.

Bundan biraz öncesine gittiğimiz zaman, neyi görüyoruz? İblis’in onlara açtığı savaşı görüyoruz. Kuran-ı Kerim’de on beş ayette anlatılır bu olay, çok önemlidir. İblis, malum secde etmediği için kovulunca bir yemin ediyor:

“…And olsun ki onları senin doğru yolundan çıkarmak için pusu kurup oturacağım. Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.” (A’raf, 16-17)

Bizim de bunun bilincinde olmamız gerekiyor, değil mi hocam. Peki şeytanın hileleri nelerdir? Hangi hususlara dikkat etmemiz lazım?

Prof. Dr. Burhanettin Can:
Allah-u Teâlâ bir ayette İblisin şöyle dediğini haber veriyor: “Ben de yeryüzünde onlara (arzuları, günahları) süsleyeceğim (hoş göstereceğim) ve onların hepsini mutlaka azdıracağım.” (Hicr; 39)

İşte bugün Müslümanların en büyük problemi budur. Şeytan yapıp ettiklerimizi bize hoş gösteriyor, “Reelpolitik, zaman bunu gerektiriyor,” diyor. Böylece İslam’ı sadece ve sadece ibadet etmek olarak gören bir anlayış gelişiyor. Kuran ahkâmını hayatın her alanına uygulamak yerine, var olan batı kültür ve değerler sistemi içinde yaşarken sadece birkaç ibadeti yapmakla kulluğumuzu yerine getirdiğimizi düşünür hale geliyoruz. Gençliğe etki eden faktörleri incelediğimiz zaman böyle bir sıkıntı var.

Kuranı kerimde haber veriliyor ki, Rabbimiz İblise meydan okuyarak şöyle diyor:

“…Sen onlardan gücünün yettiğini sesinle yerlerinden oynat…”
Bugün bunun karşılığı nedir? Medya ve çeşitli vasıtalarla yapılan psikolojik savaş!
Sonra diyor ki: “Atlılarınla ve yayalarınla üzerlerine yaygarayı kopar,”
Bunun da karşılığı, siyasî ve askerî savaş.
Sonra diyor ki “Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol!” (İsra, 64)

Bu da ekonomik, kültürel ve sosyolojik savaş!
Devamındaki ayette de, “Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!” (İsra; 65) buyruluyor.

Bu ayetlerle günümüze baktığımız zaman, ikili bir sistem karşımıza çıkıyor:

Değer sistemi olarak: hak ve batıl,
Yol olarak: sırat-ı mustakım ve İblis’in yolu,
Kimlik olarak: iman edenler ve inkâr edenler,
Ahlak olarak: güzel ahlak ve kötü ahlak,
Sistem olarak: vahye dayanan sistem ve hevâya dayanan sistem,
Medeniyet olarak aynı şekilde: vahye dayalı medeniyet ve hevaya dayalı medeniyet,
Rehber olarak: Allah, Resulü, kitapları ve müminlerin rehberliği ile İblis ve tağutun rehberliği.
Buraya kadar anlattığımız bu iki yolun sonunda varacağımız iki yer de: cennet ve cehennem.

Biz Müslümanlar her gün namazımızda, mezarlıklarda Fatiha suresini okuyoruz. Okurken de şöyle dua etmiş oluyoruz: “Bizi sıratı müstakime (dosdoğru yola) ilet; nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.” (Fatiha,6-7)

Bakın, önümüzde iki yol var, bir sırat-ı müstakim, bir de batıl yol; üçüncü bir yol yok. Allah-u Teâlâ bir ayet-i kerimede; kendilerine üçüncü bir yol arayanlar hakkında şöyle buyuruyor: “Allah'ı ve peygamberlerini inkâr eden, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyen ve ‘Bazısına inanırız, bazısını tanımayız’ diyen ve bu ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler; işte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.”(Nisa; 150-151)

Bugün yollar karışmış, kafalarda şöyle bir orta yol anlayışı var: hak ile batılın, maruf ile münkerin, helal ile haramın, adaletle zulmün, temiz ile pisin karışımı. Sosyologların deyimiyle, melez değerler sistemi. Buna hibrit veya mozaik de diyebilirsiniz; tıbbî karşılığı sosyal şizofrenidir. Yani ne yapacağı belli olmayan insan tipidir.

Evet, hocam. Mesela kızını evlendiriyorsun, dindar bir ailenin çocuğu diye veriyorsun; ama ne yapacağı belli olmuyor. Namaz yok niyaz yok, içki kumar çıkıyor karşına…

Prof. Dr. Burhanettin Can:
Şu an ne yazık ki insanlarımızın büyük çoğunluğu bu durumda. Hacca gidiyor ama faiz de yiyor. Çok ilginçtir, SEKAM olarak yaptığımız aile araştırmasına göre, dine inanmayanların yüzde 80’i dînî nikâhı gerekli görüyor. Yüzde 85’i çocuğunun dini eğitim almasını istiyor. Bu biraz da korumacı içgüdü, muhtemelen bunlar bedel ödemiş, dinini öğrenmediği için. Dine inanmıyor ama dinin koruyucu olduğuna inanıyor.

Yine gençler üzerinde yaptığımız araştırmaya göre “Ben ateistim,” diyenlerin yüzde on üçü düzenli olarak namaz kılıyor. Buna mukabil “İslamcıyım,” diyenlerin yüzde on sekizi ve “Ülkücüyüm,” diyenlerin yüzde yirmi biri hayatında hiç namaz kılmamış. Böyle karmaşık bir toplum yapısı var.

Bu sistemin temeli Lozan’da atıldı. Devlet, batının değerlerine göre tesis edildi, millet ise şöyle veya böyle, İslam medeniyetine göre hayatını sürdürüyor. Haliyle devletin helal dediğine millet haram diyor. Başlangıcından beri var olan bu kavga her geçen gün derinleşiyor. Bu kavgada milletin kendi değerlerini sahiplenmesiyle öbür taraftan gelen baskılar azalıyor.

Biliyorsunuz, 50’li yıllara kadar dinî eğitimin yasaklanması, ezanın Türkçe okutulması, baloların tertiplenmesi, köy enstitülerinde verilen eğitim sistemi ile zorla, kanunen ve cebren batılılaştırma programı uygulandı.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin bir hadis-i şerifi vardır: Bir gün ashabına soruyor, “Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?” Tabi o zaman böyle bir şeyi hayal bile edemiyorlar. Hayretle soruyorlar:

“Ey Allah'ın Resûlü, yani böyle bir hal mi gelecek?” dediler.
“Evet, hatta daha beteri!” buyurdu ve devam etti:
“Emr-i bi'l-ma'rufta bulunmadığınız, nehy-i ani'l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?” diye sordu. Yine hayretle:
“Yani bu olacak mı?” dediler.
“Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve sormaya devam etti:
“Münkeri emredip, ma'rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?”
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?” dediler.
“Evet, hatta daha beteri!” buyurdular ve devam ettiler:
“Ma'rufu münker, münkeri de ma'ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur?”
“Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?” diye sordular.
“Evet, olacak!” buyurdular. (Heysemi, Mecma’u’z-Zevaid, 7, 281)

O zaman hayal bile edilemiyordu ama aynen oldu; münker, yani haram ve günah olan şeyler sevapmış gibi cebren emredildi. Haliyle gençlerimizi yetiştiren yüzde 60’lık o tesirlerde sıkıntılarımız var.

“Çocuklarımızın üzerinde neler etki ediyor,” diye baktığımız zaman, televizyon programları; dizilerde, şiddet, nikâhsız beraberlik, gayri meşru çocuk, aldatma ve aile içi ensest ilişki. Büyük medyada uzun zaman oynayan dizilerde bunları görüyorsunuz.

Çizgi filmler, bilgisayar oyunları, reklamlar yine sakıncalı görüntülerle dolu. Pek gündeme getirilmeyen 25. kare olayı var mesela, göz bir saniyede 24 kare görüyor, 25. kareyi beyin görüyor. Oradan bilinçaltına mesajlar verilebiliyor.

Sonra günümüzde, internetin yaygınlaşmasıyla birlikte sosyal medya hayatımıza girdi. İnternet ve sosyal medya, istihbarat örgütlerinin cirit attığı bir alandır. Sosyal medyada yüz yüze bakmadığımız için kim olduğunu bilmediğimiz kişilerle irtibata geçme tehlikesi mevcut.

Yine mesela, müzik çocuklarımızı etkiliyor. Müziğin çocukları alkole ve uyuşturucuya sevk ettiği biliniyor.

Sonra dış dünyada, turizmin etkileri var. Eskiden İstanbul’da, sokakta şortla dolaşan kimseyi görmezdiniz, şimdi görüyorsunuz. İnsanlar göre göre duyarsızlaşma meydana geliyor.

Kısacası, çocuk eğitimi anne karnından başlar; bütün dünyadan gelen etkilere kadar uzanır. Soğan modeli diyoruz, içten dışa katmanlar halinde çocuklar üzerindeki etkileri göz önünde bulundurmamız gerekir.

Çocuk daha anne karnındayken helal lokmanın tesiri, anne babanın manevi hayatının tesiri vardır. Ebu’l Vefa’nın hikâyesini bilirsiniz, anne hamileyken komşunun evinde limona bir iğne batırıp suyunu emmiştir, çocuk büyüdüğü zaman sakaların su tulumlarını iğneyle deliyor.

Bakın Batıda bir deney yapılmış, aynı dönemde hamile kalmış iki anneden birine müzik dinletiliyor, diğerine dinletilmiyor. Doğduktan sonra her ikisine de hiç müzik dinletilmiyor. Bir süre sonra iki çocuk bir aradayken müzik dinletildiğinde annesinin karnında duymuş olan ilgi gösteriyor, kalkıp oynuyor, diğeri hiç ilgi göstermiyor. Aynı şekilde, Kuran dinleyen çocuğun da böyle ilgi duyacağını düşünmek mümkün.

Dünyaya geldikten sonra bütün o saydığımız etkiler ve o etkilerin kaynağı bütün dünya. Gerçek manada çocuklarımızı eğitebilmemiz için dünyaya hâkim olmamız gerekiyor.

Allah-u Teâlâ neden bütün dünyayı İslamlaştırmayı emretti? Ayet-i kerimede ne buyuruyor:

“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.” (Bakara; 193)

Belki Peygamberimiz zamanında etkileşim bu kadar değildi. Şimdi oturduğun yerde, elindeki cep telefonuyla, tabletle, bir video seyredeyim derken dünyanın pornografisi evine giriyor.

Artık “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın,” deme zamanı geçti. Mesela mafya örgütleri sizin çocuğunuzu uyuşturucuya alıştırmak için sinsice faaliyetler yapıyor.

Osmanlı devrinde bu derece etkileşme olmadığı halde, Kanunî, sınır boylarında ecnebilerin kadın erkek karışık dans etmelerini yasakladı, “Benim halkımın ahlakını bozar,” diye.

Bu sebeple Müslümanların kendi ailelerinden başlayarak bütün dünyada İslam’ı hâkim kılmak için çalışmaları gerekiyor.

İslamî Hayat: Teşekkür ederiz.


Sayı : 49
Büyük Kapak