Rağbet Mevsimi

Sayı : 62 / Nisan 2017, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Haris, hırslı, ihtiraslı...

Bu ifade, Tevbe Sûresi’nin son âyetlerinde Peygamber Efendimiz hakkında kullanılan;

“Harîsun aleyküm” tabiriyle aynı mı?

Bu sualle karşılaştığımda şaşırmadım. Çünkü ben de ilk öğrendiğimde, Efendimiz’e “hırs” nisbet edilmesine şaşırmıştım.

Lâkin “hırs” Arapçada, çok istemek, şiddetli istek mânâsına geliyor sadece. Türkçemizde aynı mânânın menfî / olumsuz şekline biraz daralmış.

“Harîsun aleyküm,” “O içinizden seçip size gönderdiğimiz Peygamber, size çok düşkündür, sizin ateşte yanmanızı istemez, sıkıntıya düşmenize dayanamaz, hidâyetinizi çok arzu eder, bunun için çırpınır durur...” demektir.

İki âyet-i kerîmede daha, Peygamberimiz’in insanlığın hidâyetini ne kadar arzu ettiğini “hırs fiili ile” ifade edilmekte:

“(Ey Rasûlüm) sen, o kâfirlerin hidayet bulmalarına çok istekli isen (de çare yok), her halde Allah dalâlette bırakacağı kimselere hidayet vermez. Onların hiç bir yardımcısı da yoktur.” (en-Nahl, 37)

“Sen ne kadar şiddetli arzulasan da yine insanların çoğu iman edici değillerdir.” (Yûsuf, 103)

Demek ki, hırsın da iyisi var, kötüsü var.

Ahlâk ilminde, insanın içinde bulunan temel kuvvetleri, köreltmek yerine doğru adrese yönlendirmek tavsiye ediliyor.

Meselâ;

Hiddeti sadece din düşmanına yönelt!..

Arzularını helâle hasret... Helâlin dışına çıkarma!..

Kibirliye izzetli bir şekilde dik dur, kardeşine ise mütevâzı ol, boyun bük!..

Cimrilik etmek mânâsında kıskanç ve esirgeyici olma, ama mes’ulü olduğun emânetleri ve kişileri koruyup esirgeyen bir çoban ol!..

Nefsine karşı cimri ol da, başkalarına cömert ol!..

Şeytana ve şeytanî tekliflere karşı inatçı ol!

Hayırlarda aceleci, bir kötülüğe hakkıyla karşılık vermede sabırlı ol!..

Daha birçok misal verilebilir...

Hırs da insan tabiatındaki “kuvvetli istekler”in altını çizmekte...

İşte Peygamber Efendimiz, şükredici bir kul olmaya çok istekli... Secde mahallini ıslatacak, ayakları şişecek derecede namaz kılmaya istekli...

İnsanlığa hidâyeti ulaştırmaya, herkesi cehennemden kurtarıp, cennete kavuşturmaya çok istekli.

Hırsın çirkinini tasvir ederken, “İnsanın gözünü ancak toprak doyurur!” buyuruyor, Efendimiz. Cenâb-ı Hak da, müşrikleri dünyada çok yaşamaya hırslarını ifade ediyor.

Mü’min ise, hayırlara, sevaplara doymaz.

“Mümin, sonu cennet oluncaya kadar işlemiş olduğu hayra doymaz.” (Tirmizî, İlim, 19)

İşte güzel hırs... İşte müsbet doyumsuzluk...

Efendimiz’i en iyi anlayan sahabîler de öyleler. Hazret-i Ebûbekir, sabah namazı esnasında Efendimiz’in ardı ardına sorduğu, ferdî ve içtimâî ibâdetlerin hepsine “Evet” diyor. Oruca niyet etmiş, o saatte hasta ziyareti ve infakta bulunmuş. Bir yandan da çocuğunun elinden tutmuş camiye getirmiş. Günü böyle başlayan bir sahâbînin 24 saati nice hasenat ile dolu. Fakat hiç yeter demiyorlar. İstekliler, daha fazlasını istiyorlar.

İtidal mi? İtidalin ölçüsü Allah Rasûlü’nü aşmaya kalkmamak. O’na yetişmek için bile koşturmalılar zaten. Her gün oruç tutmak, üç günden daha kısa sürede hatim indirmek ve evlenmeyi tamamen reddetmek gibi birkaç madde var sadece, aşırılık sayılan.

Onun dışında, zikrullahta, infakta, tebliğde, cihadda neredeyse had yok!.. Git gidebildiğin kadar...

Fakat saman alevi gibi parlayıp sönen heves değil, kor ateş gibi küllense de devam edip giden bir aşk hâline getirmeyi tavsiye etmişler: “Az da olsa devamlı...”

Nefsi bıktırıp tamamen terk ettirmemek için, bir binek gibi gördükleri nefsin yemini, suyunu kifâyet miktarınca vermişler. Erkence uyumuşlar fakat seherlerde huzurda olmuşlar... Helâl ve temizinden yemişler fakat doymadan kalkmışlar... Evlenmişler fakat salih evlâtlar ve takvâlı bir toplum endişesini hep önde tutmuşlar...

Heves ve aşk...

Dünyevî şeylere hırslanmaya hazır kıta bekliyor nefsimiz. Fakat uhrevî gayretlere hevesleri aşk seviyesine getirebilmek daha fazla rûhânî uyarıcı arıyoruz.

Cenâb-ı Hak da lutfetmiş...

Günde beş vakit hür semâlarımızda bize, kelime-i şehâdetimizi hatırlatan ezanlar gibi...

Babamın işlerine yardım ettiğim yıllarda, ticarette bir adam zihnimde takılmış. Bavul ticaretinin güçlü olduğu zaman. Lâleli civarındaki çok hareketli dükkânında adam hiçbir yere kıpırdayamadan çalışıyor. Cuma namazına dahî gidemediğini öğrenmiştim.

İnançsız olduğundan değil, sîmâsı bir Anadolu insanıydı. İşte hırsın kötüsü.

Necip Fazıl, içimizdeki bu hırsa sesleniyor:

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir.
Mezarda geçer akçe, neyse onu biriktir.
Hasis yerine haris dese de olurmuş...

Beş vakit ezan, ekmek parası kazanmak gibi kılıfların arkasına sığınabilecek hırsımıza sesleniyor:

“Dünyada rızka Allah kefil olduğu hâlde, dünyalığa hırs gösteren insan, Rabbinin kefil olmadığı cennet için ne kadar çalışmalı?”

Takvimlerin de bir ezanı var: (Ezan zaten duyuru demektir.)

Uhrevî gayretlerde bazen sıfıra düşen, bazen heves kadar parlayan isteklerimize Cenâb-ı Hak, kıvılcımlar lutfediyor. Tut o ilâhî kıvılcımı ve gönlünde bir kor hâline getir!

Ramazân-ı şerif öyle muazzam bir kıvılcım.

Öyle ki, selef-i sâlihîn, yılın bir yarısını Ramazân’a kavuşma duâsıyla, diğer yarısını, onda biriktirdiklerini kaybetmeme niyazıyla geçirirlermiş. Senenin odak noktası...

Efendimiz’in Receb ve Şâbân aylarında başlayan duâsı da bu sebeple mühim:

“Ey Rabbim! Bize Receb’i ve Şâbân’ı mübârek kıl ve bizi Ramazân’a ulaştır.” (Bkz. İbn-i Hanbel, I, 259)

Nasıl beş vakit namazın farzı, öncesinde sonrasında revâtib sünnetleri, tesbihat ve duâlarıyla sarıp sarmalıyoruz, üç ayları ve şevval orucunu böyle düşünebiliriz. Ramazan orucuna vücutlarımızı ayarlıyor, kandil oruçları... Teravihli gecelere hazırlıyor, sohbetli, vaazlı, tesbih namazlı kandil geceleri. Ruhen hazırlık, bedenen hazırlık...

Receb’in ilk Cuma gecesi Regâib Kandili olarak, öteden beri mübârek görülmüş. Uhrevî rağbetleri artırmaya bir davetiye gibi...

Receb’in 27’si de, mîrâcı gündemimize taşıyor:

Toprağın bağrı değildir ki değişmez kaderin...
Yere saplanma ey insan göğe yükselmeye bak!..
Ya letâfetle göğünsün, ya kesâfetle yerin;
Göğe yükselmek için nur gibi incelmeye bak!..

Efendimiz’in mîrâcının zamanlamasına dikkatimizi çeker Siyer-i Nebî âlimleri. Peygamberimiz, insanların hidayetine olan muazzam iştiyâkı sebebiyle Kureyş’ten sonra bir de Sakîf’e yönelir ve Tâif’e gider. Onlara tebliğde bulunur. Onlar kendilerine gül uzatan O Gül Nebî’ye taşlar atarlar, ayakları kadar gönlünü de kanatırlar. Fakat O yine de bedduâ etmez. “Kendileri değilse evlâtlarına hidâyet ver yâ Rabbî!” diyerek, yine ümmetini diler, ümmetini ister. İşte mîrâc böyle bir aşk ve iştiyâkın mükâfâtı gibi bir zamanlamayla gelir.

“Terakkî sonsuzdur.” der büyükler. Her namazda mîrac kadar yüksek bir ufuk!.. Yüksel yükselebildiğin kadar.

Şâbân-ı Şerif Efendimiz’in en çok nâfile oruç tuttuğu ay. Ortasında ise Berat Gecesi... Duhân Sûresi’nin ilk ayetlerinde ifade buyurulan mübârek gece:

“Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir.”

Ve ardından Ramazân-ı Şerif teşrif eder.

Takvimin ezanında, Zilhicce (leyâl-i aşr), Muharrem (Aşûre) ve Rebîulevvel gibi başka davetiyeler de var... Fakat hepsi; “Değerlendirdiğin her gün mübârek!” sırrıyla aşka yani devamlılığı bozulmayan istek ve sevgiye davet etmekte.

Cenâb-ı Hak, hırsımızı ve rağbetimizi, rızâsına tevcih buyursun.

Yağsın art arda uhrevî paylar,
Taşsın ihsanla çeşmeler, çaylar,
Açalım gönlü haydi dolduralım,
Nice ikramla geldi üç aylar...


Sayı : 62
Büyük Kapak