Rabia C. Brodbeck: “Sevginin İspatı Vermektir”

Sayı : 22 / Aralık 2013, Konu Başlığı : Röportaj

Sûfî şâir Hayâlî’nin meşhur bir mısraı vardır; “O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler” diye… Bizler de denizin içinde olup da deniz nedir bilemeyen balıklar gibiyiz. Hiç yoksunluğunu çekmeden, aramadan, uğruna bir şeyden vazgeçmek mecburiyetinde kalmadan, bedavadan İslam nimetine eriştik. Belki bu yüzden kıymetini bilemedik. Ta ki uzaklardan, mahrum diyarlardan araya araya bulan, bulunca sımsıkı sarılan, aşkla, vecdle İslam’ı yaşamaya çalışanları görünceye kadar…

Onlar belki de bize Cenab-ı Hakk’ın delilleri idi. Tıpkı ayette haber verildiği gibi,

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler…”(Maide 54)

Evet gerçekten de onlar, hasret çektikleri Allah yolunu bulunca öyle bir aşkla kulluğa koşuyorlar ki, Allah da onları seviyor. Sanki Allah-u Zülcelal hazretleri onlar vasıtasıyla diyor ki:

“Ey gafil Müslümanlar, benim dinime iştiyakla sarılan bu kullarımı görün de ibret alın. Anlayın ki ben kul olarak size muhtaç değilim. Kullarımı hidayete eriştirmek benim için hiç de zor değil. Görüyorsunuz ki onlar, sizin hasretini çektiğiniz dünya nimetlerini teperek benim kulluğuma hicret ediyorlar.”

Evet, dünyada binlerce kişi İslam’a koşuyor. Onlar dünyevi başarının ve şöhretin zirvesindeyken asıl aradıkları huzurun sadece Allah’a kullukta olduğunu görüyorlar. Bunlardan biri, tasavvufi kitaplarından ve yazılarından tanıdığımız Rabia Christina Brodbeck.

Rabia Brodbeck, İsviçreli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. On iki yaşında baleye ilgi duyarak kendi öncülüğünü yaptığı modern dans performansıyla adını duyurmuş. Çalışmaları için birçok ülkede dolaşırken New York’a yolu düşen Rabia Hanım, bir akşam dolaşırken, tasavvufi bir sohbetin yapıldığı bir mescidin kapısından girivermiş.

O günden sonra mescide bir yıl kadar devam eden ve İslam hakkında bilgi toplayan Rabia Hanım, 1987 yılında Müslüman olduktan sonra İslam’ın bütün emirlerini tatbik etmeye başlamış. Sahne hayatını terk edip dinini yaşamak için 1992 yılında İstanbul’a yerleşmiş, evlenip ve çocuk sahibi olmuş.

Mürşidinin izinde on beş yıllık tasavvuf hayatı sonunda artık hisler ve hallerle dolup taşan Rabia Hanım, yazmaya başlamış. Yaşadıklarını “From the Stage to the Prayer Mat: The Story of How a World-Famous Dancer Fell in Love with the Divine” (Sahneden Secdeye) isimli eseriyle kitaplaştıran Rabia Christine Brodbeck, New York Kitap Festivali’nde Maneviyat (Spirituality) kategorisinde birincilik ödülü almış. Hz. İnsan, Fakr’a Övgü, Sonsuz Kulluk adlı kitaplarıyla arayış içindeki ruhlara ilham veren Rabia hanım, “Avrupa’da İslâm” isimli proje dâhilinde, TRT’nin Avrupa Birliği için hazırladığı belgesel programa konu olmuş.

İlgi çekici hikâyesi yanında zengin kültürü ve heyecanlı anlatımıyla birçok televizyon kanalında farklı programlara ve konferanslara davet edilen yazar, halen özel bir okulda İngilizce öğretmenliği yapmakta ve bu arada tasavvufi dergilerde yazmakta. Rabia hanımla tanışmak için evine misafir olduk. Onun içten sohbetini severek okuyacağınızı umuyoruz.

İslami Hayat: Öncelikle teşekkür ediyoruz bize zaman ayırdığınız için. Öncelikle sormak istediğim konu şu; İslam hayatın her alanına dair kurallar koyan bir din. Oysa sizin önceki hayatınızda böyle bir şey yoktu. Bu size zor gelmedi mi?

Rabia Brodbeck:
Ben çok hazır geldim. Çocukken bile Allah’a olan ihtiyacı hissetmişim, tabi ki şuur altında… Röportaj verirken ve daha sonra kitaplarımı yazarken bunu fark ettim ki, ben çocukken daha sekiz yaşımdayken bile ahirete doğru bir çekim varmış. Hani insanı perdeleyen yetmiş bin perde var ya, sanki Allah birkaç perde kaldırmış ki, ben farklı bir şey hissettim. Bunu şuradan biliyorum, ben balerin olmak istiyordum. Balerinler, saf, beyaz, masum, zarif bir görüntü olarak sanki bana melekleri hatırlatmış. Ben okumak yerine melek gibi bir balerin olmak istedim. Öte yandan balerin olarak çalışmam için bir tiyatroya çağırdılar, gitmedim. Çünkü aradığım şeyin o olmadığını anladım.

Hiçbir şeye sığamadım. Ruhum; hani nefs bilmiyor ama ruh hissediyor ya; Allah’a olan ihtiyacını hissediyordu sanki ben hiçbir yerde duramadım. Mevlana diyor ya “Aşk mükemmel susuzluktur.” O susuzlukla aradım durdum. Otuz altı yaşına kadar. Bu sebeple o Türk mescidine girdiğimde çok hazırdım ve “İşte aradığım bu!” dedim ve dinin gerekleri zor gelmedi. Mesela namaz bana hiç zor gelmedi. Oruçta su içmemek zor gelmişti ama ona da alıştım. Türkler namaz kılmasa da oruç tutuyor, bu bana enteresan geliyor.

Önceki hayatımda kutsal diye bir şey yoktu ama daha sonra gözüm açılınca gördüm ki, aslında hayatta kutsal olmayan bir şey yoktur. Bir de benim önceki hayatımda da kendimi sanata vermiştim, benim için hayat dans, dans hayat olmuştu. Şimdi din-hayat, hayat-din olduğu gibi… Mescide girdiğim zaman bana pozitif elektro şok oldu. İnsanda tecelli eden o cemal sıfatları böyle cezp ediyor. Hz. Ömer’in Müslüman oluşu vardır ya. O Peygamberimizi öldürmek istedi, bunun için gitti ama birden adeta felç oldu. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemi görünce ondan bütün o nefret, o gücü, o kuvveti gitti… Katil olmak niyetiyle gitti, mümin oldu. İşte Mümin olmak budur, şehadet getirmek aslında budur. Daha önce öyle bir şey yaşamadım ki! O coşkuyu hissediyorsun.

Evliyanın kapısı, onların sözleri işte böyle etkiliyor. Her zaman diyorum “New York’taki mescitte bir yudum su içtim, İstanbul’da vahdet deryasına kandım.”

İslami Hayat: Bir de sizin Dar’ül- Aceze’de hizmet etme hikâyeniz var. On beş senedir gidip oradaki felçlilere yemek yediriyorsunuz, hizmet ediyorsunuz. Biz de tasavvuf yolunda hizmetin önemini okuyoruz ama yapmıyoruz. Siz ise duyduğunuz şeyleri hemen yapıyorsunuz maşallah. Biraz bahseder misiniz?

Rabia Brodbeck:
Nereden biliyorsunuz? İnternete mi koymuşlar? Bu zamanda hiçbir şey gizli kalmıyor. Dar’ül Acezede her şeyini kaybedenler var. Sadece malını mülkünü değil elini, ayağını, görmesini, işitmesini kaybedenler. Bütün gün böyle hiç kıpırdamadan yatmak ne kadar zor geliyor bize. Onlar böyle işte. Size resimlerini göstereyim. Onlar benim gerçek dostlarım. Oraya gitmek benim hayatımın bir parçası. Yazmak nasıl hayatımın bir parçasıysa… Asıl ilham kaynağım orası. Allah buyuruyor ki “Beni güçsüzlerin yanında arayın.” Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ya hani, “Siz ancak zayıflarınız hürmetine rızıklandırılıyor ve yardım görüyorsunuz.” (Buhârî, Cihad: 76)
İşte ben asıl rızkın orada verildiğini hissediyorum. Orada ne kadar yakın oluyorsunuz. Hani Aziz Mahmut Hüdayi, Üftade Hazretlerinin dergâhına gittiği zaman dedi ya “Bu kapıdan böyle giremezsin.” (Önce benliğini kırması için dergâhta temizlik gibi işlerde çalışıp hizmet etmesini istemişti.)

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam buyuruyor “Ya Rabbi beni fakir olarak yaşat, fakir olarak vefat ettir, fakirlere beraber haşret.” Müslümanlar garip. Suriye’deki, Mısır’daki o garipler de öyle. Onlar zaten garipti, bir de katliam yapıldı, kimyasal gaz atıldı. Allah Allah… Bunu nasıl yaparlar!

En büyük felaket ise, dünya tepkisiz! Benim için bu olay 11 Eylülden daha kötüdür. Irak’ı işgal ederken ne demişlerdi; “Saddam’ın kimyasal silahları var, onun için.” Hâlbuki Saddam kaç yıl önce bombalamıştı ve bir saat içinde beş bin insan kimyasal silahla ölmüştü. Daha uçak yeni ikiz kulelere çarpmıştı hemen Usame bin Ladin resimleri televizyonda, “O yaptı.” İşgal etmek için bahane! Dünya ülkeleri kibirli, “Biz istediğimizi yapıyoruz, siz ise hiçbir şey yapamıyorsunuz!” Türkiye de bir şey yapmak istiyor ama 3. Dünya savaşı çıkacak diye yapamıyor. O masum bebekler, insanlar… Çok üzülüyorum, ağla ağla…

İslami Hayat: Batıda Mevlana’ya çok ilgi var ama Müslüman olmaya gelince sanki o Müslüman değilmiş gibi bir tavır görülüyor, öyle değil mi?

Rabia Brodbeck:
Mevlana’nın şiirleri var, İlahi aşka susuzluğu dile getiren... Onlar üzerine çalışmalar var, ona hayran oluyorlar ama bir mistik gibi. Muhyiddin Arabî’yi de aynı şekilde, biz analiz etmeyi seviyoruz ya, bilimi, mantık yürütmeyi… İslam’a bağlamadan mistik bir yol olarak anlatılınca batı insanı onu seviyor ama bağlanmaya gelince bir "Ama..." var. Amel eksik, bazı sorunlar var. Bir de bazı tasavvuf cemaatleri var, batıda yaygın. Ama onlar da kostüme çok önem veriyor. “Biz dervişiz” diye ellerinde değnekler filan, İslam gösteri değildir. İslam samimiyet dinidir.

İslami Hayat: Cemaat-cemiyet olmanın böyle bir yan tesiri var galiba…

Rabia Brodbeck:
Ah, evet. Allah’ın yoluna gitmek isteyenlerin yoluna şeytan tuzak kuruyor. Her yandan saldırıyor. Mevlana diyor ki, “Biz pergel gibiyiz; bir ayağımız sımsıkı şeriata bağlı, Diğer ayağımızla yetmiş iki milleti dolaşıyoruz.” Aslında ümmet olmak fert olmaktan kurtulmaktır. Cemiyet içinde benliğini eritmektir. Ben zaten benliği yücelten bir kültürden geliyorum. Batıda cemiyetler benlik içindir yani başarılı olmak için, ünlü olmak için girilen sosyete kulüpleri gibi, sosyal ilişkiler bunun içindir. İslam dininde ise ümmet olmak ferdiyetten kurtulmak içindir. Bir aile gibi, tek bir ruh gibi olmak içindir. Cemaate giriyoruz bu sefer şeytanın vesvesesiyle, “bizim cemaat, bizim şeyh” diye benliğimize alet ediyoruz. Cemaat rahmet denizidir, vahdet denizidir. Allah’ın kulluğunda, rahmetinde kaybolmaktır. Hepimiz Âdem aleyhisselamın çocuklarıyız. İslam sevgi dinidir. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bize sevgide kemale ermeyi öğretmek için geldi.

İslami Hayat: Biz de bunu sormak istiyorduk, Mevlana hazretleri diyor ki “Şems bana şunu öğretti; bir Müslüman üşürken ben ısınamam” bu konuda ne söylemek istersiniz?

Rabia Brodbeck:
Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam da aynısını söylüyor: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Sahabenin ahlakına bakıyoruz, kendi ihtiyaçlarına rağmen mümin kardeşini tercih ettiğini görüyoruz. İşte gerçek cömertlik budur. Sevginin ispatı vermektir. Haluk Nurbaki çok güzel açıklıyor: “Veremedikçe seviyorum demek sahtedir.” Kendine sakladıkça sevgiden bahsedemezsin. Kur'an ı Kerim’de buyruluyor, “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe iyiliğe erişemezsiniz” sevdiğim bir formül var: “Dini yaşıyorsun, seviyorsun. Seviyorsun, veriyorsun.” Mümin olarak yaşamak, vermek sanatıdır. İnsansın, veriyorsun. Dini yaşamak demek, vermek demek… Ehl-i beytin ahlakı da aynı şekilde vermek üzerine kuruludur. Hz. Ali kerremallahu vecheye sordular “Zekat nasıldır?” Hz. Ali cevap verdi: “Zekat cimriler için kırkta birdir. Ama bizim için her şeyimizi vermektir.”

Allah'ın bizi davet etmesi en büyük lütuftur. İslam dinine girdim ama bundan daha önemlisi evliya kapısı, samimiyet kapısı, ahlak-ı Muhammedî kapısı, aşk kapısı, hiçlik kapısı... İslam dini kemal dinidir, biz aşkta kemali öğreniyoruz. Bu yolda biz Allah aşkını nasıl yaşayabiliriz onu öğreniyoruz. Bize Allah'ın verdiği en büyük ilim nedir? Mütevazılık ilmidir. Peygamberimiz herkes için bir rahmettir, Âlemlere rahmettir. Buyuruyor ki, "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Dememiş ki, “Size Kur’an’ı öğretmek için…” Zaten onun ahlakı Kuran’dır. Hani diyoruz ya, İslam dini son dindir, bir daha din gelmeyecektir. Daha önceki dinler İslam’da vardır. İşte ahlakî erdemler İslam’da tamamlanmıştır. Onun da özü nedir? "Abduhû ve rasûluhû!" Yani “O’nun kulu olmak,” işte en yüksek derece budur. Allah’a kul olmak mütevazılık, teslimiyettir. Bunun bedenle en yüksek kulluk ifadesi nedir? Secdedir. İşte o, en yakınlık anıdır.

Ama teslimiyet de muhabbet istiyor. Bunu bize kim öğretiyor? Peygamberimizin atası öğretiyor. Muhabbet nedir, teslimiyet nedir, Hz. İsmail’den öğreniyoruz. O boynunu uzatırken babasına diyor ki “Beni keserken yüzüme bakma ki, belki üzülürsün.” Bu nasıl bir muhabbettir ya... Allah Allah…

İlk insan, Âdem aleyhisselam, dünyaya indiriliyor. Kabahat işlemiş, tabi ki bu bahane, biz bunu biliyoruz. Hıristiyanlar diyor ki “Bize o leke miras kaldı ve biz dünyaya ilk günahla lekeli geliyoruz.” Ama biz biliyoruz ki, o bize örnek olsun diye başına böyle bir hal geldi.

Dünyaya indirildiği zaman kırk sene ağladı. Niye ağladı? "Ben niye cennette değilim, bu dünya ne biçim, çöl gibi” diye değil. Allah’tan ayrı kaldığı için ağladı. Çünkü o dünyaya inince ihtiyaç doğdu. İnsan ihtiyaç sahibi bir varlık, her şeye muhtaç. Yemek içmek, giymek, yoksa yani ihtiyaçlarını gidermeyince ölüyor. Bunlarla meşgul olmak insana Allah’a olan ihtiyacını unutturuyor ya… Asıl ihtiyacımız Allah’a olan ihtiyaç hâlbuki. Ama bunu fark edemiyoruz. İşte bundan hayâ doğmuş. Hayâ sadece utanıyorum demek değil ki, hayâ aşkın idrakidir. İslam’ın ahlakıdır hayâ.

İslami Hayat: Çok güzel anlatıyorsunuz, hiç bölmek istemiyorum. Bizler bu zamanda tasavvuf hayatı yaşamak için gayret ediyoruz. Virdler, sohbetler, bildiğiniz gibi. Gördüğünüzde tuhafınıza giden bir durum var mı?

Rabia Brodbeck:
Sohbet ahiret havası teneffüs etmektir. Bazen sohbet için çağırıyorlar ben çok seviyorum böyle elimizi tutup (musafaha ederken)"Allahümme salli ala muhammed" diyoruz ya. İşte ondan sonra "Nasılsın, iyi misin?" diye soruyorlar ya. İşte ben bunu hiç anlamıyorum. Biz niçin bir araya geldik? O sırada böyle demek hiç uymuyor.

İslami Hayat: Bazen adet olmuş diye yapılan şeyler maksadını aşıyor. “Sohbetlerde konuşmayalım, feyz dağılmasın” diye hocalarımız sık sık tembih ediyor ama biz kadınlar sanki konuşmadan durursak yanımızdaki ahbaba ayıp olacak gibi düşünüyoruz. Sohbet hocası kapıdan çıktığı anda başlıyoruz konuşmaya... Camilerde yüzlerce erkek olsa çıt çıkmıyor iki kadın bir araya gelse hemen bir uğultu yükseliyor.

Rabia Brodbeck:
Hanımların bu kabahati var, maalesef. Çok konuşuyoruz. En çok umrede gördüğüm zaman üzüldüm. Mescid-i Nebevide bile konuşuyoruz. Çok ters bir davranış… Zaten camilere az gidiyoruz, gittiğimiz zaman da feyz alamıyoruz. Hiç mutlu değiliz, çünkü şuurunda değiliz. Buna üzülmemek de olmuyor çünkü üzülmek lazım ki bir şeyler düzelsin.

İslami Hayat: Çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun.


Sayı : 22
Büyük Kapak