Öğrensinler Diye Değil İğrensinler Diye

Sayı : 31 / Eylül 2014, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Gündemde uyuşturucudan ölen gençler var. Ölümler olmasa pek gündemimize girmeyecekti. Fakat son yıllarda çok kötü bir alışkanlık olarak, bir dert, ancak öldürürse dikkatimizi çekebiliyor. Hattâ sıradan ölümler değil, dramatik ölümler olması gerekiyor.

Madencilerimizin derdini, 301 tanesini bir seferde kaybedince fark edebiliyoruz.

Batının izinde zayi olan aile yapımızı, bir kadın elli-altmış darbeyle öldürülmese fark edemeyeceğiz.

Hele trafik kazaları gibi bizi kendine iyice alıştıranlar da var.

Sentetik uyuşturucu gündemimize girince radyolarda, televizyonlarda bahsi de geçiyor elbette. Bir uzman konuşuyor:

“Okullarımızda uyuşturucu konusunda bilinçlendirme için yapılan konferanslar, zannedildiğinin aksine olumlu değil, olumsuz tesir ediyor.”

Yani;

Bilinçlendirmeye gidiyorsunuz, fakat sadece bilgilendiriyorsunuz, meraklandırıyorsunuz, reklâm ediyorsunuz

Niçin böyle oluyor?

Çünkü bize bir tarafsızlık mikrobu bulaşmış.

Nasıl mı?

Nefse Akıl Vermeyelim

Geçenlerde müslüman gençliğe hitap etme iddiasındaki bir dergide, bu sentetik uyuşturuya dair bir haber okudum. Sosyal paylaşım sitesinde yer verilmişti. Altındaki yorumlar, hissiyatımda yalnız olmadığımı gösterdi.

“Reklâm mı yapıyorsunuz?” yazmıştı birisi.

Öğrensinler diye değil, iğrensinler diye anlatmalıyız kötülüğü ancak. O da anlatacaksak…

Tarafsızlık mikrobu, öyle bir hâl alıyor ki, mikroba bile “sayın” eklenecek neredeyse. Uyuşturucuyu bile objektif bir dille anlatacak. Her yanlışa “yapıyorlarsa sebebi vardır” empatisiyle yaklaşacak! Haber yapıyorum derken yollarını gösterecek. Film çekiyorum derken teşvik edecek.

Sonrası malûm.

Nefsin yapabildiği en kolay iş, mazeret bulmak. Aynı hatada, bir nefis; “Babam ilgisizdi.”, diğer bir nefis, “Babam çok sıktı”yı kullanabiliyor mu? Evet… Fakirlik de azdırabiliyor, zenginlik de. Yalnız kaldım diye de sapıtıyor, kalabalığa uydum diyerek de… Ona malzeme vermemeli. Akıl vermemeli.

Örneğimiz, Kur’an’ın Üslubu

Her derdimizin şifâsı Kur’ân… Kur’ân sadece söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle de bize ders verir. Meselâ onda zina tasviri bulamazsınız. Çünkü zinayı anlatırsanız şehevî duygular otomatik olarak devreye girer. Fakat yetimlere kötü muamele, kız çocuklarını gömme gibi şenaatleri, hiçbir vicdan benimseyemeyeceği için, zikreder.

Puta tapmayı hep kendisine dahî fayda ve zarar veremeyen taşlardan medet ummak olarak sunar. Elbette ki bir felsefesi vardır onun da. Sanat, tarih, kültür… Fakat o kapıyı hiç açmaz.

Anlattıklarında ise Kur’ân, haram kıldığı şeylere karşı tiksindiriciliği, iğrendiriciliği, ürkütücülüğü sonuna kadar kullanmıştır:

Şirk: Gökten düşüp paramparça olmak ve parçalarının yırtıcı kuşlar tarafından didiklenmesi yahut rüzgârın ıssız yerlere savurması…

Küfür ve tefrika: Ateş çukurunun yanında düşmek üzere olmak.

İçki ve kumar: Şeytan pisliği!

Faiz: Dünyada Allâh’a ve Rasûlü’ne savaş açmak kadar korkunç. Mahşerde cin çarpmış gibi kalkma cezası…

Bir cana kıymak: Bütün insanlığı öldürmek, ebedî cehennemlik olmak!

Zinâ: Pislik, rezillik, kötü yol, âdîlik…

Gıybet: Kardeşinin ölü etini yemek!..

Yalan, gıybet, dedikodu…: Yazıklar olsun ve vay hâllerine onların…

Şuursuzluk: Hayvanlardan beter olmak, hayvanca yaşamak.

Riyâkâr din adamları: Kitap yüklü merkepler.

Hakikatten kaçanlar: Aslandan kaçan yaban eşekleri…

Gaflet, istikametsizlik: Sürüngen gibi yaşamak.

Hakikati görmemek, duymamak: Körlük, sağırlık.

Nifak: Artmakta olan kalp hastalığı… Cehennemin dibi, en alt kata müstehak olmak.

Üslubumuz Şiddetle Sakındırmalı

Kur’ân’ı ahlâkı olarak yaşayan Peygamber Efendimiz’in üslûbunda da vardır, bu şiddetli sakındırma ifadeleri.

Meselâ;

Bugün de birçok aile içi cinayetlerin temel sebebi olan;

“Nâmahrem akrabasıyla, meselâ kayınbiraderiyle / yengesiyle / baldızıyla yalnız kalmanın hükmü nedir?” sorusuna Efendimiz tek kelimeyle cevap verir:

“Ölüm!”

Yani bu davranış, ölüm gibi korkunç neticeler doğurabilecek bir tedbirsizliktir.

Efendimiz yalanın korkunçluğundan bahsederken, ashâb-ı kirâmı telâşlandıracak derecede kendinden geçerdi. Alnındaki damar şişer, yüzü al al olurdu.

İslâm’ın büyük günahlara koyduğu cezalar da caydırıcılık, korkutuculuk, iğrendiricilik yönü ağır basan cezalardır.

Hırsızı, yani bir başkasının malına el uzatanı, elinden olmakla korkutur.

Zânîyi, bekârsa rezil bir şekilde sopa yemekle yahut, ölüm cezasıyla tehdit eder.

Eşkıyalık ve cinâyet gibi noktalarda da suçun cinsinden ağır cezalar vardır.

Bu cezalar ne kadar ağırsa, uygulama şartları da o kadar zordur. Demek ki uygulamaktan ziyade caydırıcılık daha çok hedeflenmiştir. İslâm tarihi de caydırdığına şahittir.

Bugün ise, okul yani eğitim ve öğretim yurdu denilince aklımıza maalesef uyuşturucu geliyor. En başta söylediğimiz üzere dramatik ölümlerle sonuçlanmadığı için pek de gündemimize giremeyen daha nice ölümcül dertler, hayatî problemler geliyor. İlköğretim yedinci sekizinci sınıfa kadar düşmüş, kız erkek münasebetleri geliyor. Saygısızlık, vicdansızlık, düşüncesizlik, trafik canavarlığı geliyor.

Bunları müfredat veya sistem değişiklikleriyle aşmak çok zor. Çünkü temel zihniyet değişikliğini gerçekleştirmedikçe siz uyuşturucuyla ilgili verdirdiğiniz konferans bile teşvik edici tesir icra edebiliyor.

Çünkü iğrensin diye değil, öğrensin diye anlatılıyor.

Tanzimat’tan bu yana;

Kötüye kötü, gâvura gâvur, pisliğe pislik, çirkine çirkin, ölüme ölüm, fecaate fecaat demekte korkaklaştığımız için bu sonuç.

Kötülüğü anlatacaksak, öğrensin diye değil, iğrensin diye…

İyiliği anlatacaksak; rivâyet etsin diye değil, riâyet etsin diye anlatacağız.


Sayı : 31
Büyük Kapak