Örnek Hanım Olmak…

Sayı : 70 / Aralık 2017, Konu Başlığı : Hizmet Kervanı

İslam dininde İslam’a girmekte erken davranan öncülerin, sonradan uyanlara nazaran üstün bir derecesi vardır. Tabakat kitapları, sahabelerin faziletini ekseriyetle erken Müslüman olmaları, hicret etmeleri, İslam yolunda ilk harp olan Bedir’e iştirak etmeleri gibi kıstaslarla derecelendirmiştir. Kısacası, ilkler ve öncüler her zaman daha değerlidir. Onlara güzelce uyanlar da, onların derecesinden hisse alır.

Çünkü insanoğlunun tabiî bir meyli vardır; çoğunluk ne yapacak diye bekler ve onlara uyar. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem insanları İslam’a davet ettiği zaman büyük çoğunluk çekindi, “Bakalım diğerleri ne yapacak?” diye bekledi.

Toplumun ileri gelenlerinin birçoğu İslam’a karşı direndi hatta şiddetli eziyetler yaparak engel olmaya çalıştı. İşte o zor zamanlarda Hz. Ebubekir öncülüğündeki aşere-i mübeşşere dediğimiz ilk iman edenler, (radıyallahu anhum ecmeıyn) başkalarının ne yapacağına bakmadan iman ettiler. Onların dereceleri bu sebeple diğer ashab-ı kiramın derecesinden daha yüksek oldu. Böylece Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şu hadis-i şerifinde verdiği müjdeye nail oldular:

“Kim İslam’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, o (yolda) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam'da (müslümanlar içinde) kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Müslim, Zekât 69; Nesâî, Zekât 64)

Onlar İslam’a ilk uyanlar olmakla nasıl ki, onlara uyan ümmetin sevabından bir hisseye kavuşup yüksek derecelere eriştilerse, hanım sahabeler arasında da böyle öncüler vardı. Onlar hem kendi çağlarındaki hanımlara, hem de bütün çağlarda gelecek ümmetin hanımlarına örnek idiler. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim’de Rabbimiz Müminlerin anneleri yerinde olan Peygamberimizin zevcelerine: “Ey Peygamber Hanımları! Siz (diğer) kadınlardan biri gibi değilsiniz…” (Ahzab, 32) buyurmaktadır.

İtaatkâr Bir Hanımdı

Düşünelim bir kere, Hz. Âişe annemizin evi, Mescid-i Nebevi’ye bitişik bir odadan ibaretti. Paygamber aleyhisselatu vesselam, günün her saati, ya ibadet eder, ya suffe ashabına ders verir, ya cemaate namaz kıldırır veya kendisine başvuran kişilerin meseleleriyle ilgilenir… Kısacası daima din hizmetleri ile meşgul olur. Genç hanımıyla baş başa kalacağı gözden ırak bir evi yoktur.

Hz. Âişe annemiz ise bu duruma şikâyet etmek şöyle dursun, daima Peygamber efendimizin hizmetinde ve ondan istifade etmenin gayretindedir. Allah Resulü nasıl ki erkek sahabelerin sorularını cevaplıyorsa Hz. Âişe annemiz de bildiği meselelerde hanım sahabelerin sorularını cevaplar veya onların Peygamberimize iletilmesiyle meşgul olurdu.

Onlar, hem ümmetin kadınları için örnek idiler, hem de Peygamber aleyhisselatu vesselamın yakınları olduğu için dost ve düşmanın gözleri hep üzerlerindeydi. Bu sebeple Hz. Âişe annemizin imtihanı çok zordu. Henüz çok genç olmasına rağmen çok olgun davranması, takva ile hareket etmesi gerekiyordu. Hiç kuşkusuz bu da sabır gerektiren bir durumdu. Ama o Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme çok itaatliydi.

Hz. Âişe annemiz Allah'ın emirlerine takva ölçüleri dairesinde uyardı. Mesela namaz kılarken geniş elbise ve büyük, omuzlarının üzerine sarkan bir başörtüsü kullanırdı.

Bunu şu örnekte çok daha iyi görüyoruz:

Bir gün süt amcası Hz. Âişe Annemizi ziyarete gelmişti. Hz. Âişe bunun caiz olduğunu bilmediği için içeri buyur etmedi. Allah Resulü eve gelince durumu anlattı.

Rasulullah efendimiz:

“- Amcana izin vermekten seni alıkoyan sebep ne? Sen onun girmesine izin ver. Allah iyiliğini versin,” buyurdular.

Bunu rivayet eden Urve devamla derdi ki:

"İşe bu sebeple Hz. Âişe: ‘Neseb sebebiyle (nikahını) haram kıldıklarınızı süt emme sebebiyle de mahrem kılın!’ derdi.” (Buhari, Nikah 20)

“Benim Sevdiğimi Sen de Sev”

Fahri Kâinat efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir gün kızı Hz. Fâtıma'ya buyurdu ki:

“- Ey kızım, benim sevdiğimi, sen sevmez misin?”

Hz. Fâtıma'nın, “Elbet severim” demesi üzerine, yine buyurdular ki:

“- O hâlde, Âişe'yi sev!”

Ashab-ı kiramdan bazıları Hz. Âişe annemize sordular:

“- Resulullah efendimiz en çok kimi severdi?”

“- Fâtıma'yı severdi.”

“- Erkeklerden en çok kimi severdi?”

“- Fâtıma'nın zevcini.”

Yine bir gün Hz. Âişe annemiz, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ile Hz. Fatıma arasındaki sevgiyi şöyle anlatmıştır:

“Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem'e tavır, hal ve davranış bakımından Fatıma'dan daha fazla benzeyen birini görmedim. Fatıma onun huzuruna girdiği zaman Resûlüllah ayağa kalkar, onun elini tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. Resûlullah Fatıma'nın yanına girdiği zaman da o (aynı şekilde) hemen ayağa kalkar, babasının elinden tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu.” (Ebu Davud, Edeb, 143, 144)

Bu hadis-i şerifler, Hz. Âişe ile Hz. Fatıma radıyallahu anhuma annelerimizin aralarındaki muhabbeti gösteren hadislerden yalnızca birkaçıdır. Bu iki muhtereme hanım birbirlerinin faziletini de takdir eder ve iyiliklerini anarlardı.

Hz. Âişe ile Hz. Fatıma radıyallahu anhuma annelerimizin odalarının arasında kapı bulunuyordu. Onlar sık sık bir araya gelirler, birbirlerine karşı muhabbetle ve şefkatle muamele ederlerdi.

Biraz düşünecek olursak, Hz. Fatıma ve Hz. Âişe annemiz de birer kadın idi. Kadınların birçoğu gibi onların da duyguları vardı. Her ikisi de aynı kişiyi çok seviyorlardı. Aralarında biraz kıskançlık ve çekememezlik hislerinin olması da şaşırtıcı olmazdı. Ama onlar nefislerine uymuyorlar, kalplerini temizleyerek Allah'ın razı olacağı şekilde, kardeşçe hislerle tezyin ediyorlardı.

Üstelik onların hayatında birçok zorluk, mahrumiyet ve sıkıntılar da vardı. Ama onlar o zor günleri birbirleriyle dayanışma ve yardımlaşma yoluyla aşıyorlardı. Bunun en güzel örneği Uhud gazasından sonra yaşanan sahnelerdir.

Uhud harbi, Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin zor anlar geçirdiği ve Müslümanların çok şehit verdiği imtihanlı bir gün idi. Müslüman hanımlar da yaralı İslam askerlerinin imdadına koşmak için su taşımış, akrabalarından yaralıların durumuyla ilgilenmişlerdi.

O gün cephe gerisinde su taşıyıp hizmet edenlerin öncüleri, Hz. Fatıma ve Hz. Âişe annelerimizdi. Her ikisi de fedakârca koşturmuşlar, zor anlarda Peygamber efendimizin ve ashabının yanında olmuşlardı.

O da İnsandı…

Elbette sonuçta o da bir insandı, bir kadındı. Onun da çeşitli halleri, inişli çıkışlı duyguları vardı. Ondan gelen rivayetlere baktığımız zaman görüyoruz ki hiçbir zaman mükemmellik taslamadı, tabii hallerini olduğu gibi anlattı. Mesela bir seferinde
Bir gece Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Hz. Âişe annemizin yanında kalacaktı. O sırada Safiyye annemiz Peygamber Efendimize bir kap yemek gönderdi.

Elinde olmadan Âişe annemiz kıskançlık duygularına kapıldı. O gün olanları şöyle anlatmıştır:

“Safiyye gibi güzel yemek yapan birisini görmedim. Bir gün Allah'ın Resulü için yemek yapıp gönderdi. O sıra Resulüllah benim yanımdaydı. Kıskançlığımdan dolayı beni bir titreme aldı. Vurup kabı kırdım.”

Allah'ın Resulü bir şey söylemeden yerinden kalktı. Tabağın kırıklarını ve yere dökülen yemekleri toplamaya başladı. Âişe annemiz yaptığına pişman olmuştu, zarif bir şekilde özür diledi:

“Bugün bana fena bir söz söylemesinden Allah'ın Resülü'ne sığınırım!”

Sonra;

“Ey Allah'ın Resulü! Bunun keffareti nedir?” diye sordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem:

“O kap gibi bir kap ve o yemek gibi bir yemek,” dedi. (Buharı, Nikah, 9)

Müminlerin anneleri, tabii bir his olarak kıskançlık duyuyorlardı ama gerektiği zaman da birbirleri hakkında doğruyu söylüyor, birbirlerini takdir ediyorlardı. Peygamber aleyhisselatu vesselam kıskançlık duygularını kınamıyor ve onların aralarında adaletli davranıyordu.

Hz. Âişe validemizin anlattığına göre, bir gün kendisi Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem için bulamaç pişirmiştir. Sevde validemiz de yanlarındadır. Hz. Âişe, Sevde validemize,

“Buyur sen de ye,” der. O yemek istemez. Bu sefer Âişe annemiz:

“Yemezsen yüzüne sürerim,” der. Sevde validemiz yememekte ısrar edince, Âişe annemiz bulamaçtan alıp yüzüne sürer. Ortaya çıkan manzaraya Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam güler ve elini Sevde validemize koyarak:

“Ne duruyorsun sen de O’nun yüzüne sür,” der. Hz. Sevde de Hz. Âişe’ye sürer, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem O’na da güler. (Heysemi, Zevaid, 4, 315-316)

Hz. Âişe annemiz hassas bir kişiliğe sahipti. Zaman zaman sinirlenirdi ama duygularını zarif ve zekice ifade ederdi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem de bunu fark ederdi. Bir keresinde şöyle demişti:

“Ey Âişe, senin kızdığın ve memnun olduğun zamanları ben bilirim.” buyurdu. Hz. Âişe annemiz,

“Nasıl biliyorsun, yâ Rasulallah?” diye sordu. Peygamberimiz,

“Memnun olduğun zaman ‘Muhammed’in Rabb’ine’ diye yemin ediyorsun. Kızdığın zaman ise İbrahim’in Rabb’i hakkı için.’ diyorsun!” dedi.

Hz. Âişe validemiz,

“Evet, yâ Rasulallah vallahi öyledir. Fakat ben sinirli olduğum zamanlarda sadece sizin isminizi dilimden bırakırım, sevginiz ise daima gönlümdedir.” (Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe; 13)


Sayı : 70
Büyük Kapak