Röportaj: Prof. Dr. Abdulfettah el- Uveysî

Sayı : 37 / Mart 2015, Konu Başlığı : Röportaj

Prof. Dr. Abdulfettah el- Uveysî, İsrail'in tehcirine, sürgününe, hapsine ve işkencelerine maruz kalan Filistinli bilim adamı ve öğretim üyesi. İşgal Altındaki Filistin, İngiltere, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Suriye ve Malezya üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. International Relations Theory, Islamicjerusalems Models in International Relations, Political Islam alanında çalışmalara öncülük etti.

İngilizce ve Arapça yayınladığı çalışmalarından bazıları Fransızcaya ve Malay diline çevrildi. İngiltere'de Islamicjerusalem projesinin kurucusudur. Çok kültürlülük ve kültürel katılım savunucusu olarak çeşitli ödüller almıştır. Halen İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Siyasî Bilimler ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde Öğretim Üyesi olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği aktivitelerde “Adım Adım Beytülmakdis” adlı eğitim programı düzenlemektedir. Beytülmakdis’in (Kudüs’ün)tarihi, coğrafi durumu, nüfusu, hikâyesi, tarihi ve Kudüs ile ilgili yürüttüğü proje hakkında katılımcılarla önemli bilgiler verecek.


İlk kıblemiz, Peygamberimizin evvelki Peygamberlerle beraber namaz kıldığı ve miraca çıktığı Mescid-i Aksa’nın işgal altında olması, ümmetin kanayan yarası. Etrafındaki işgal dairesi her geçen gün biraz daha daralıyor.

Filistin halkı haklı davasında yalnız bırakılıyor. Kendi yurtlarından zorla koparılan Filistinli mülteciler çeşitli ülkelere göçerek mücadelelerini sürdürmeye çalışıyor. Onlardan biri de Uluslararası İlişkiler Bölümü, Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdulfettah el- Uveysî.
Kendisi, hayatını Mescid-i Aksa’nın kurtuluşuna adamış. Bu uğurda İsrail hapishanelerine düşmüş, ülkesinden çıkarılmış fakat davasından vazgeçmemiş...

Kendisiyle ümmetin çeşitli meselelerini ve bilhassa Mescid-i Aksa’nın kurtuluşu konusunu konuştuk.

İslamî Hayat:Öncelikle ülkemize geliş hikâyenizden biraz bahsetmek istiyoruz. Siz Filistin’de doğdunuz, ama ülkenizden çıkarıldınız. Hayat hikâyeniz nedir?

Abdulfettah el-Uveysî:Beytülmakdis sınırları dâhilindeki, Ramle bölgesinden Zernuka köyünde dünyaya geldim. Annemle babam 1948 yılında Siyonist çetelerin bölgemize yaptığı saldırıları sonucu, silah zoruyla köylerinden çıkarıldı. Böylece sahibi oldukları evlerinden, topraklarından gelir kaynağı olan her şeyden mahrum kaldılar. Bu zoraki hicret sırasında bir kız ve bir erkek kardeşimi de kaybettim. Bundan sonra on sekiz yıl bizim gibi zorla köylerinden çıkarılmış Filistinli mültecilerle birlikte çadırlarda yaşamak mecburiyetinde kaldık. Bu hayat gerçekten çok zor bir hayattı. Bu yıllarda babam bizi geçindirebilmek için çalışabiliyordu. 1967 yılında İsrail Batı Şeria ile Gazze’yi birbirinden ayırınca ağabeyim bu işgale karşı verilen onur savaşında şehit oldu. Böylece altı kız kardeşimin başında ailenin tek erkek evladı olarak ben kaldım. Üstelik babam ve dedem de ailenin tek erkek evladıydı.

Benim dedem Abdullah, II. Abdulhamit’in askerlerindendi; Medine-i Münevvere’de yirmi yıl vazife yapmıştı. Benden başka ailede erkek kalmayınca babam beni on yedi yaşında evlendirdi, sonra da beni tahsil için Filistin’den gönderdi. İngiltere’de doktora tahsilimi tamamladıktan sonra Filistin’e döndüm. Dönünce Batı Şeria’da, el-Halil ve el-Kudüs üniversitesinde hocalık yaptım, Beyt’ül Makdis’te öğrenci okuttum. 1992 yılında İsrail bizi Lübnan’a sürdü. Ben öğretim görevlisiydim, silahlı mücadele yapmıyordum ama İsrail bana diyordu ki, “Senin sözlerin silahlardan daha tehlikeli.”

Lübnan’daki mülteci kampında bir yıl kaldım ve bu sırada hastalandım. Kızılhaç ameliyat için İngiltere’ye gitmemi sağladı. Bir yıl tedavi gördükten sonra İngiltere’de yeniden akademik hayata döndüm. Artık İsrail benim Filistin’e dönmeme izin vermiyor. Bu sebeple ilim öğretebileceğim bir yer aradım. Şu anda Türkiye’deyim.

İslamî Hayat: Hoşgeldiniz. Zaten biliyorsunuz, Türkiye’de Müslümanlar, Filistin halkını kendi ailesinden biri olarak görüyor. Bize biraz Filistin halkının manevi dünyasını anlatır mısınız? Çünkü bizler Filistin halkının cesaretine, mücadele ruhuna, hayranız. Bu kadar acımasız bir düşman karşısında ve bütün dünyayı arkasına almış bir zalimden hiç korkmadan, hiç vazgeçmeden mukavemet gösterişine gerçekten gıpta ediyoruz. Bunun sırrı nedir?

Abdulfettah el-Uveysî: Filistin halkı olarak biz şöyle inanıyoruz, bizler, Allah'ın düşmana karşı en uçta cihad etmek için seçtiği bir halkız. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor, “Ümmetimden bir topluluk, (Hak uğruna mücadele etmeye ve) insanlara galip gelmeye devam edecektir. Onlar, bu galip gelme halinde bulunurlarken Allah'ın emri onlara gelecektir (Kıyamete kadar cihad devam edecektir)” (Buhârİ, Menâkıb 28) Hadisin bir tarikinde “Bunlar Beyt-i makdisin civarında olacaklardır” (İmam Ahmed b. Hanbel) ifadesi de zikredilmektedir. Biz inanıyoruz ki, Allah'ın yardımı gelecektir ve Allah'ın yardımı yakındır inşaallah.

İslamî Hayat: İnşaallah. Beyt’ul Makdisin esareti, Müslümanların bütün dertlerinin bir sembolü gibi. Ümmetin umumi durumunun, parçalanmışlığının, sahipsizliğinin bir remzi adeta. Bütün ümmetin namusu ve şerefi mahiyetinde olan mukaddes yerlerin düşman çizmesi altında olması, ne halde olduğumuzun aynası… Sizin, henüz İngiltere’deyken başlattığınız ve kendinizi adadığınız bir akademik çalışmanız var; diyorsunuz ki “Peygamberimizin kullandığı ıstılahı kullanalım, Kudüs demeyelim, Beyt-i Makdis diyelim çünkü o bu ismi kullandı.” Bunun önemini biraz açıklar mısınız?

Abdulfettah el-Uveysî: Elbette Allah'ın Resulünün sünnetine uymak, zorluklarla mücadele etmeyi gerektirir. Esasen Peygamberimizin hayatı da sabırlı bir mücadele ile geçti. Allah Resulünün sünneti nedir? O insanlara büyük bir değişim, devrim getirdi. Bu bir (marifet) bilgi, anlayış devrimiydi.

Kureyş ne diyordu? Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu, adetleri, inançları bırakacak mıyız? Çünkü insanın alışkanlıklar insanın nefsinde yerleşir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin getirdiği Hak dine uymaları için büyük bir değişimi kabullenmeleri ve alıştıkları bütün adetleri terk etmeleri gerekiyordu. Bu da hiç kuşkusuz mücadele gerektiriyordu.

Allah-u Teâlâ Rasullulah sallallahu aleyhi ve selleme buyuruyor ki, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel bir tarzda mücadele et. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları da, doğru yolu tutanları da daha iyi bilir.” (Nahl, 125)

İşte bizim de Rasulullah’ın sünnetine uyarak, hikmet ve güzel nasihatlerle Allah'ın yoluna davet etmemiz gerekiyor. Babam bana her zaman şöyle derdi; "İsrail bizim topraklarımızı zorla, silahlarla işgal etti. Biz onu yeniden alacağız; fakat silahla değil ilimle..."

Bugün bizim zihinlerimize yerleştirilen fikirler var, mefhumlar var, terimler var. Biz ise zihnimizi onlardan arındırıp yerine İslamî düşünceyi koymalıyız. Bunun için de Peygamberimizin kullandığı ıstılahı kullanmayı tercih etmeliyiz.

Beyt-i makdis sadece Mescid-i Aksa’dan ibaret değildir, hem şehrin adıdır, hem bölgenin adıdır. Allah-u Zülcelal “çevresini mübarek kıldığımız” diyor. Ben de Mescid-i Aksa’nın çevresi ne demektir, bu konuda bir teori geliştirdim. Beyt’ul Makdis’in ilk dairesi, hiç kuşkusuz, Mescid-i Aksanın içinde bulunduğu, Peygamberlerin yaşadığı, ibadet ettiği, mücadelesini sürdürdüğü bu şehirdir. Fakat bu şehri elde tutmak için mutlaka onu çevreleyen daireleri de ihmal etmemiz gerekir.

Eğer Mescid-i Aksa merkez olmak üzere bir çember çizersek, Halep şehri, Kıbrıs adası ve İskenderiye şehrinin aynı daire içinde kaldığını görürüz. Bu daire, ne zaman Müslümanların elinden çıktıysa Mescid-i Aksa da o zaman esir düşmüştür. Tarihe baktığımız zaman, Selahaddin Eyyubî’nin, Halep şehrinden İskenderiye şehrine kadar bütün bu bölgeye önem verdiğini görüyoruz. Ondan sonra Necmeddin Eyyubî oğluna bıraktığı vasiyetinde, “Mısıra önem vermesi gerektiğini,” söylüyor. Mısır, Arap dünyasını çok etkileyen bir ülkedir, birçok Arap ülkesinde Mısırda okumuş âlimler ve akademisyenler hocalık yapar. Mısır televizyonu bütün Arap âleminde seyredilir. Sadece Arap dünyası değil Malezya’ya kadar İslam âlemini etkileyen bir ülkedir Mısır.
Enver Sedat zamanında Kamp David anlaşmasıyla Mısır’da Siyonizmi hakim kıldılar. Hafız Esad Suriye’de darbe yaptığı zaman Henry Kessenger geldi, bir anlaşma yaptılar. Bakın ondan önce pek çok askeri darbe yapılmıştı ama daha sonra Esad’a hiç darbe yapılmadı.

Dikkat ederseniz, Mısır’da Batının kuklası olan Mübarek gidip yerine Mursî gibi, ülkesini özgürce yönetebilecek bir lider seçilince onu darbe ile indirdiler. Aynı şekilde Suriye’de de Esed’in idaresinin devamından yana tavır koyuyorlar. Neden? Çünkü bu ülkelerde Müslümanlar iş başına gelirse İsrail, Mescid-i Aksa’yı esaret altında tutamaz.

İşte Recep Tayyip Erdoğan bu sebeple Sisi’nin darbesini eleştirdi. Bazıları “Biz neden Mısır’ın iç işlerine karışıyoruz? Bize ne?” Diyor. Hâlbuki Mısır, Beyt-ul Makdis’in çevresindeki ikinci dairenin içindedir.

Hakeza, Kıbrıs adası da çok önemlidir; biliyorsunuz Müslümanlar Kıbrıs’ı fethetmek için geldiği zaman gemilerden birinde Peygamberimizin süt halası Ümmü Haram da bulunuyordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem süt halası Ümmü Haram radıyallahu anhâ'nın evindeyken kaylule yaptı ve uykusundan gülümseyerek uyandı. Buyurdu ki : "Ey Ümmü Haram! Ümmetimden bir kısmının gemilere binip kâfirlerle savaşmaya gittiğini gördüm." Ümmü Haram "Ya Resûlallah! Duâ etseniz de ben de onlardan biri olsam" diye ricada bulundu. Rasulullah dua etti. Gerçekten de o Kıbrıs adasını fethedenler arasındaydı, burada vefat etti ve buraya defnedildi.

İngiltere kral Richard, Mescid-i Aksa’yı ele geçirmek için Kıbrıs adasında bir karargâh edinmişti. Osmanlılar da Kıbrıs’a büyük önem vermişti. Ne yazık ki Kıbrıs elden çıktı, bugün İsrail için casusluk yapmakta.

Bilad-ı Şam ülkeleri de çok önemli; tıpkı bir kuşun iki kanadı gibi. Bir kuş kanatsız uçabilir mi? Napolyon Mısır’a girdiği zaman hemen Şam tarafına yöneldi. Çünkü biliyor ki bu iki bölge birbirinden ayrılmaz. Bunların güvenlik programları bir olmalıdır. Fakat bugün bu ülkelerin kendilerine ait bir güvenlik kurumları yok, Mısırda Sisi’yi başa getirerek siyonizmi hakim kıldılar, Suriye’nin güvenliği ise tamamen İran’a teslim edilmiştir.

Biliyorsunuz Davudoğlu profesördür ve Bilad-ı Şam’ın önemini çok iyi biliyor. Suriyeli mülteciler için “Onlar muhacir, biz ensarız” diyor. Bazıları diyor ki, “Bize ne Suriye’den? Bu kadar kişi geldi, onlar için harcama yapılıyor? Bu paralar biz Türkler için harcanmalıydı. ”

İslamî Hayat: Bilad-ı Şam derken nereyi kastediyorsunuz? Fransızların verdiği Suriye ismini kullanmak istemediğiniz için mi?

Abdulfettah el-Uveysî: Bakın, coğrafî yerlere sünnete uygun bir şekilde isim vermeye önem vermeliyiz. Rasulallah sallallahu aleyhi ve sellem Tebuk şehrinden itibaren, Suriye, Ürdün, Amman, Filistin ve Lübnan adı verilen bütün bu bölgeye Bilad-ı Şam demiştir.

Bakın Haçlılar dört defa sefer yaptılar ama Beyt’ul Makdisi ellerinde tutamadılar. Düşündüler, niçin? Sonunda kendi aralarında toplantı düzenlediler ve karar aldılar, “Biz Müslümanlar arasına ayrılık sokmalıyız.”

Dikkat edin, Bilad-ı Şam, Mısır ve Kıbrıs nasıl Beyt’ül Makdis’in ikinci dairesi içindeyse, Irak, Türkiye ve diğer Arap ülkeleri de üçüncü daire içindedir. Dikkat ettim, Beyt’ül Makdis ile Mekke-i Mükerreme arasındaki mesafe ne kadarsa, Beyt’ul Makdis’le İstanbul arasındaki mesafe de o kadar. Bu da demektir ki, bir Beyt’ül Makdis’in yeniden özgürlüğüne kavuşması, her hangi bir Arabın meselesi olduğu kadar Türkiye’nin de meselesidir. Şu an Mescid-i Aksa’nın etrafındaki ilk iki daire işgal altındadır, öyleyse bunları kurtarma vazifesi bu üçüncü dairenin vazifesidir.

İslamî Hayat: Kavmiyetçilik anlayışı sebebiyle sanki bu mesele bir Arap meselesi gibi görülüyor. Peki ümmetin bu halinin sebebi nedir? Siz Uluslararası İlişkiler profesörüsünüz, İslam dünyası için en tehlikeli ideoloji, en büyük sorun nedir?

Abdulfettah el-Uveysî: Maalesef kavmiyetçilik ümmetin başındaki en büyük musibettir. Ümmet-i Muhammed tek bir ümmettir. Kavmiyetçilik ümmetin parçalanmasına sebep olan en zararlı düşüncedir. Biliyorsunuz Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kavmiyetçiliğin, çirkin olduğunu, terk edilmesi gerektiğini bildirmişti. Bir hadis-i şerifinde, kavmiyet asabiyeti için savaşarak ölmenin, cahiliyye ölümü olduğunu bildirmiştir: “Kim itaatten çıkar, ümmetten ayrılır (ve bu halde ölürse) cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Kim de körükörüne çekilmiş (ummiyye) bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm de cahiliye ölümüdür. Kim ümmetimin üzerine gelip iyi olana da, kötü olana da ayırım yapmadan vurur, mü'min olanlarına hürmet tanımaz, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o benden değildir, ben de ondan değilim.” (Müslim, İmâret 53)
Peygamberimiz “Arap olmak dil iledir, kim Arapça konuşuyorsa o sizdendir” diyerek ırk ve kökenlere bakılmaması gerektiğini bildirmiştir. Biz ancak Müslüman olmakla şerefleniriz, başka bir şeyle değil. Nitekim Beyt-i Makdis’i Haçlı işgalinden kurtaran Salahaddin Eyyubi de, köken olarak Kürt idi, Arap değil. Fakat o bir Müslüman olarak savaştı.

Allah-u Teâlâ “Ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 1) buyuruyor. Onun etrafı yalnız bizim için mübarek değil, bütün ümmeti Muhammed için mübarektir. Osmanlı Devleti Beyt-i makdisi dört yüz yıl muhafaza etti. Benim dedem de onun askeriydi. Ne zaman ki Filistinliler yalnız kaldı, o zaman Beyt-i makdis İsrail’in eline düştü. Bir gün Beyt-i Makdis yeniden kurtulduğu zaman bu sadece Filistinlilerin zaferi olmayacak, ümmetin zaferi olacak, inşaallah.

İslamî Hayat: İnşaallah. Son olarak sormak istiyorum, biz aile dergisiyiz aynı zamanda. Gelecek nesillerimizi, çocuk ve gençlerimizi nasıl yetiştirelim ki, bu çağın fitnelerinden, dünyevilik ve eğlencelerden koruyabilelim. İslam davasını sahiplenecek bir nesil yetiştirmek için ne yapmalıyız?

Abdulfettah el-Uveysî: Çocuk yetiştirmek çok önem verilmesi gereken bir meseledir. Çünkü bizim bu bayrağı teslim edeceğimiz nesli çok iyi hazırlamamız lazım. Bu sebeple onların eğitimleri için ne ekersek yarın onu biçeceğiz. Bu hususta da Peygamberimizin sünnetine bakarsak, onun da ehli ve ashabının da çocuk yetiştirmeye çok önem verdiğini görüyoruz. Çocuk yetiştirmek için, daha çocuk doğmadan yapılacak şeyler vardır, onun annesini yetiştirmek ve iyi seçmek gibi, helal yedirmek gibi… Doğduktan sonra ilk beş yaş çok önemlidir, uzmanlar insanın şahsiyetinin ilk beş yaşta oluştuğunu söylüyor. Bu sebeple çocuklarımıza küçük yaştan itibaren maneviyat aşılamalı, mukaddes yerlerin sevgisini kalplerine yerleştirmeliyiz. Çünkü anne babalar çocuğun kalbine hangi sevgiyi ekerse o sevgi çocuğun iç âlemine kök salacaktır. Bundan sonra da yaşına uygun şekilde çocuklara eğitim verilmeli. Her yaşın eğitimi farklıdır, ona uygun terbiye verilmelidir.


Sayı : 37
Büyük Kapak