Sabır Nefse Karşı Kalkandır

Sayı : 41 / Temmuz 2015, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

İnsan; Allah-u Zülcelâl ona akıl verdiği için, o akılla nasıl dünyada menfaatli ve zararlı şeyleri birbirinden ayırıyor, faydalı şeyleri yapıyor zararlı şeylerden kendini muhafaza ediyorsa o akılla, ahiret için menfaatli şeyleri de yapması lazım, zararlı şeylerden kendisini muhafaza etmesi lazım. Mademki Allah'a, kitaplarına, Peygamberlerine aleyhisselatu vesselam iman ediyoruz, bu dünya geçici olduğu halde böyle dikkat ediyorsak, ahiret ebedülebed, baki olduğu için ahirette menfaatli olan şeylere de öyle meraklı olması lazım.

Allah-u Zülcelâl, bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor;

“Kim bir salih amel işlerse bunun (faydası) kendinedir. Kim de kötülük yaparsa (zararı) yalnız kendisinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.” (Fussilet; 46)

Allah-u Zülcelâl Peygamberine hitapta bulunuyor; “Senin Rabbin kuluna hiç zulüm yapmaz.” Yani insan dünyada ne yaparsa ahirette onun önüne o ameli gelecek.

Yani Allah-u Zülcelâl işin neticesini kuluna bırakmıştır. Kullarına emir ve nehiylerini bildiren ayetleri beyan etmiş, Peygamberler göndermiş, hepsini hazır etmiş. Artık kulun kendi aklıyla menfaatli ve zararlı şeyleri ayırt ederek kendine bir çeki düzen vermesi lazımdır.

Başımıza ne getiriyorsa nefs getiriyor. Kendi şahsım adına ben bakıyorum, bir insan ne yaparsa onun altını kazdığınız zaman, nefs çıkıyor. Günah olsun, amel-i salih olsun. Amel-i salih yaptığı zaman da onun altında nefs var, günah yaptığı zaman da nefs var.

Ama dikkat edin, Allah-u Zülcelâl bu aklı çok büyük bir cevher kılmıştır. Akılla baktığın zaman görürsün ki, sen dünyadaki bütün günahları işlesen sonra bakıyorsun, hepsi bitiyor, sanki o keyfi yapmamış gibi… Fani dünyadaki keyfi ne yapacağız, ebdülebed ahiretteki keyfe bakmamız lazım, onun için gayret göstermemiz lazım. Çünkü o bitmiyor, devamlıdır, ebedidir.

Dünya keyfi ise, iki üç dakika içinde bitiyor ama sen sonunda kendi üzerine dağlar gibi ateş getiriyorsun. Neye yarar o? İşte aklımızla böyle düşünürsek anlayabiliyoruz.

Bir arkadaşınla darılıyorsun, altını kazınca bakıyorsun sebebi nefstir, neftsen başka bir şey yok. O dedi “Bu tası buraya koyalım,” sen dedin “Oraya koyalım.”

Hayırda da böyle anlaşamıyorlar. Diyorum ki: “Hayır bir şey varken niye hepiniz bir olmuyorsunuz?”

Diyorlar ki, “Her ikisi de hayırdır.” Birisi demiş, “Hatme burada olsun,” öbürü demiş “Hayır, burada olsun.” Bunda anlaşamıyorlar, darılıyorlar.

Hayır derken, onun da altında günah vardır. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Pazartesi ve perşembe günleri cennet kapıları açılır. Din kardeşi ile aralarında düşmanlık bulunan kişi dışında Allah'a şirk koşmayan her kulun günahları bağışlanır. (Meleklere) siz şu iki kişiyi birbiriyle barışıncaya kadar erteleyin, evet siz bunları birbiriyle barışıncaya kadar tehir edin! buyurulur." (Müslim, Birr 34-36)

Bakın, birbirine dargın olanları Allah affetmiyor, “Onları bırakın, birbiriyle sulh yapıncaya kadar affetmeyeceğim onları.” buyuruyor.

İkisi de diyor ki “Ben hayır yapıyorum.” Ne hayır var bunda? Kim bir iyilik yaparsa Allah ondan razı olsun. Ben herkese diyorum “Olur, öyle olsun.” Benim Rabbimin zikrini yapacaksınız, orada veya burada ne olacak? Ama nefs kullanıyor orada, “Benim dediğim olsun!”

Bu gibi şeylere çok dikkat edelim. Çünkü daima biz beraber çalışıyoruz, Allah-u Zülcelâl bizi beraber yaşatmış, onun için kendimize dikkat etmemiz lazım.

Böcekten Alınan Sabır Dersi

Amel-i salihin üzerinde sabırlı olmamız lazım. Bir kişi kitap satıyor, dergi satıyor, bir başka kişi ona “Niye dükkânıma girdin?” deyince sabredemeyip o işini bırakıyor. Hâlbuki bu maddi ve manevi olarak bir hizmettir. Onun için iyidir, hem maddi olarak kazanıyor, hem de sohbet ettiği zaman tevbe veriyor, iyi bir şeydir. Ama sabretmiyor.

Bir evliyaya sormuşlar, “Senin mürşidin kimdir?” Demiş ki, “Benim mürşidim ciranedir.” Cirane nedir biliyor musunuz? Ufak, siyah bir böcektir.

Demişler ki, “Şaka mı yapıyorsun?”

“Hayır, şaka yapmıyorum. Bir gün baktım, o böcek duvarda, yukarı doğru çıkıyor. Ben de yanında durdum seyrediyorum. Saydım yüz defa çıkıyor, düşüyor. Yeniden çıkıyor, yine düşüyor. Hiç vazgeçmedi. O kadar sabırlı ki, şaşırdım kaldım. Ben saymaktan yoruldum, bırakıp gittim. Sonra bir baktım ki istediği yere çıkmıştı. O bana ibret oldu, ben de Allah'ın zikri üzerinde, ibadeti üzerinde sabırlı olacağım, bu nasıl ki sabredince Allah onu muradına kavuşturdu ben de öyle sabredeceğim. Ben bir böcek kadar olamıyor muyum? İşte onun için benim mürşidim bir böcek oldu. Ondan ders aldım, daima sabırlı olmayı öğrendim.”

Sabırlı olduğumuz zaman maksadımıza erişiriz. Çünkü sabır nefse karşı bir kalkandır. Nefs istemiyor böyle manevi şeyleri. Onun için daima ibadetlerimiz ve hizmetlerimiz üzerinde sabırlı olalım. Bazı arkadaşlar geliyorlar. Virdime oturamıyorum, diyorlar.

Çünkü sabretmiyor. Benim yanımda oturuyor. Arkadaşlarıyla beraber çay içiyorlar ama virdine oturamıyor. Gene sebebi nefstir bak, sabretmiyor. Sabredeceksin, oturacaksın, hiçbir şey yok. Oturabiliyor ama “Oturamıyorum” diyor.

Allah-u Zülcelâl karşısındaki durumumuzu çok iyi tanımamız lazımdır. Allah'a ne kadar muhtaç olduğumuzu, ne kadar zayıf olduğumuzu idrak ettiğimiz zaman kolay kolay günah yapamayız. Zahiri olarak bir kişinin elinde silah, kılıç olsa, başında duruyor olsa onun istemediği bir şey yapabilir misin? Onun elinde esir gibisin, yapabileceğin bir şey yok, o zaman onun razı olmadığı, kötü bir şey yapabilir misin?

Bunu anlamamız için bir misal olarak söylüyorum. Allah-u Zülcelâl bundan daha daha kudretlidir. İnsan asla kıyas yapamaz. Ama bir temsil olarak söylüyorum, böyle bir kişi başında olduğu zaman, sen onun gözünün önünde yanlış yapabilir misin? Korkarsın, “Eğer ben yanlış yaparsam kılıcı benim başıma vuracak!” diye, yapamazsın.

Allah azze ve celle onun gibi değil. Binlerce, trilyonlarca kere daha kudretlidir ve biz ona karşı daha zayıfız. O daima bizimle beraberdir, daima biz onun huzurundayız. Bunu düşünen kişi onun huzurunda günah yapmaya cüretli olabilir mi?

İşte Zunnun Mısrî rahmetullahi aleyh buyuruyor,

“Ben otuz sene insanlara vaz nasihat ettim. Onları Allah-u Zülcelâl’in yoluna davet ettim. Bunların içinde bir kişi çok hoşuma gitti.”

Sordular ona “Kimdi o?”

“Ben vaazlarımda hep diyordum ki, ‘En akılsız kişi, kuvvetini, kendi gücünün yetmeyeceği bir kudretli kişi karşısında deneyendir.’ Bir gün vaazımı dinleyenlerden biri sordu, ‘Sen bu temsilinle neyi kastediyorsun?’ Ben de şöyle dedim, ‘Kul kendi güçsüzlüğüne bakmayıp, Allah'ın kudretini düşünmeyip, Onun razı olmayacağı bir şey yaptığı zaman, kendi kuvvetini Allah'ın kudreti karşısında denemiş oluyor.’ Adam düşündü, ‘Şimdi anladım ne demek istediğini. Demek ki insan Allah'ın razı olmadığı şekilde hareket ettiği zaman, Allah'ın gücü karşısında meydan okumuş, kendi gücünü Allah'ın kudreti karşısında sınamış oluyor. Artık ben bundan sonra tevbe ettim, bir daha Allah'a asi olmayacağım.’ İşte benim hoşuma giden adam budur, onu seçtim içlerinde.”

İnsan zayıftır. Öyle değil mi? Allah-u Zülcelal buyuruyor, “İnsan zayıf yaratıldı" (Nisa, 28)

Allah-u Zülcelâl ise çok kudretlidir: “Allah'ın her şeye kadirdir.”(Ali İmran; 189)

Allah çok kudretlidir. Kul Allah'a karşı asi olmakla kendini denemiş oluyor. Öyle olduğu halde insan nasıl Allah'ın razı olmadığı şekilde hareket edebiliyor?

Menfaati Kendimize

Kim daima kendi nefsinin arkasında giderse kendi nefsine en büyük zulmü yapmış oluyor. Güya nefsine merhamet etmiş oluyor, sabah namazına gitmiyor, istirahat etsin, diye, içki içiyor rahatlasın diye. Hâlbuki nefsine kötülük yapmış oluyor. Çünkü nefsini cehennem ateşine müstahak ediyor.

Bazı evliyalar, nefisleri böyle dediği zaman, yani, “Çok yoruldun, biraz istirahat et” dediği zaman nefse demişler ki, “Senin istirahatın önündedir, yani yakında öleceksin, istirahat oradadır. Burada istirahat yok, burada dinlenmek yok” demişler. Ne mutlu onlara…

Bu dünyada istirahat değil, daima ibadetle, zikirle, hizmetle nefsi Allah'a hizmetçi yapalım. Asıl öyle yaparsak o zaman ona merhamet etmiş oluruz. Ona iyilik yapıyoruz, onu ebedülebed Allah'ın rızasına ve cennet-i alanın nimetlerine müstahak etmiş oluyoruz.
Evet, İslam dininin, tasavvufun kural ve kaideleri nefse zor geliyor. Ama Allah-u Zülcelâl’in yanında çok menfaatlidir, hem dünyada hem ahirette...

Bunu biraz düşünürsek görebiliyoruz. Bir kişi içki içiyor, uyuşturucu kullanıyor, kumar oynuyor veya boşa dolaşıyor, ne kendi nefsine bir menfaat veriyor, ne anne babasına, ne akrabasına, hiç kimseye faydası yoktur, hatta zararlıdır.
Ama bir insan tevbe ettiği zaman, ibadetlerini yaptığı zaman, çalışıp, hem kendi nefsine hem anne babasına, hem ailesine karşı vazifesini yaptığı zaman menfaatli bir insan oluyor. Bak, bu insan hem dünyada hem ahirette menfaatli oluyor; öbürü de hem dünyada hem ahirette zararlı oluyor.

Gaflet Uykusu

“Bütün insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” İnsanlar ölmeyince tam uyanmıyor. Tabi bazı salih kimseler, Kuran-ı Azimuşşan’dan, Hadisi Şeriflerden okuduğu zaman, anlıyorlar, bu dünya gafletle olmaz, insan akıllı olması lazım, amel-i salih yapması lazım. Öyle ölmeden önce uyanan insanlar var ama çoğu gaflet uykusundadır, öldükten sonra uyanacaklar. İşte o zaman uyanmak hiçbir menfaat vermez.

Eğer düşünürsek, kendi şahsım düşündüğümde, ayet-i kerimelere, hadisi şeriflere, evliyaların menkıbelerine baktığımda, Allah'a ve ahiret gününe inandığımıza göre anlıyorum ki, Allah'ın rızasını kazanmaktan başka menfaat yoktur. Hiç! Dünyevi menfaatler geçicidir çünkü.

Bütün dünya senin olsa, içindeki bütün insanlar senin hizmetçin olsa, yine öleceksin. Öldüğün zaman hepsi dünyada kalacak. Fanidir, fani olan şey neye yarar? Amma Allah bakidir, azze ve celle. Bir “Sübhanallah” demişsen, kıyamet gününde Allah onun mükâfatını verecek.

Bir kere “Lailahe illallah” demek insanın bütün hatalarına ağır gelebilir, o kadar kıymetlidir “Lailahe illallah” demek.

Allah azze ve celle bize tevbe nasip etmiş, ne mutlu tevbe edenlere. Kurtuluştur çünkü. Bazı mümin kardeşlerimize Allah nasip etmemiş, onlar kıymetini bilmiyorlar.

Tevbe kurtuluştur amma şöyle olmaz; “Ben şimdi günah yapayım, nasıl olsa tevbe ederim.”

Yok! O tevbe kabul olmaz, bütün günahlar üzerinde kalır. Ne yapacağız? “Yarabbi! Ölünceye kadar bir daha sana karşı hata yapmam!” diye söz vereceğiz. Olabilir ki yine nefsimize mağlup olabiliriz, hata yapabiliriz, bir daha tevbe edebiliriz, ama tevbe ederken niyetimizin bir daha günah işlememek olması lazımdır.

Hizmetimizi beraber yaptığımız için çok dikkatli olmamız lazımdır. Nasıl ki insanlar zahiri olarak birbirleriyle alışveriş yaptıkları zaman işlerinin şeriate uygun olması lazım, manevi muamelelerde de böyle olması lazım. Zahiri olarak elimizle, dilimizle mümin kardeşimize zarar vermememiz lazım olduğu gibi manevi olarak da kalbimizde mümin kardeşimize karşı kıskançlık yapmamamız, kin beslememek, haset etmemek yani Allah razı olacak şekilde ona karşı kalbimizde sevgi beslemememiz lazımdır.

Diyoruz ya, Allah'ın nazargâhı, insanın kalbidir. Allah-u Zülcelâl daima kalbimize bakıyor. Bizim kalbimizde birbirimize karşı kin beslememizi sevmiyor. Allah için muhabbet beslememizi istiyor.

Daima birbirimizle manevi olarak alışveriş yapıyoruz. Bazı insanlar manevi olarak başka mümin kardeşlerinden kendine sevap getiriyor. Bazıları da, öbür kardeşlerinin günahlarını yükleniyor, Neuzubillah. İşte böyle daima manevi olarak alışveriş halindeyiz,
buna dikkat edelim.

Şahı Haznenin namaz kıldığı seccadesine bazı cahil kişiler ayakları çamurlu olarak basmışlar. Bunu gören sofiler kızmışlar, bunu yapan kişilere. Şahı hazne ise, “Hayır hayır, onun kalbini kırmayın. Biz o namazlığı yıkayabiliriz ama onun kalbini kırdığın zaman onu nasıl ıslah edeceğiz?”

İşte böyle dille, fiille bir mümin kardeşinin kalbini kırmamak lazımdır. İnsanın kalbi Allah'ın nazargahıdır. Bir insan iyi olmasa bile yine kalbi Allah'ın nazargahıdır. Nasıl ki bir zamanlar Kâbe’yi putlarla doldurmuşlardı ama yine Allah'ın eviydi orası. Onun gibi kişi günahkâr olsa da kalbi yine Allah'ın nazargahıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kâfirlere dahi iyi muamele ederek kalplerini İslam’a ısındırdı, bunun çok örnekleri vardır.

Allah'a çok şükretmemiz gerekir ki bize tevbeyi sevdirmiş. Bunu başka kardeşlerimize de anlatalım. Şu kadar kişi tevbe aldı deniliyor ama eğer ilgilenmezseniz bırakıyorlar. Biliyorsunuz ahir zamandayız, çevre bozuk ve insanlar çevreden etkileniyorlar. Onun için tevbeye sımsıkı sarılalım ve nereye gidersek mümin kardeşlerimize anlatalım.

Tevbenin kıymeti bir hadis-i kudside şöyle anlatılıyor:

“Bir kul bir günah işleyip de ardından -tövbe ve istiğfar ederek- bağışlanmasını diledi. Allah (meleklerine) şöyle dedi: “Kulum; bir günah işledi, fakat onun bir Rabbi vardır, günahları o affeder, hem de ondan ötürü cezalandırır, bildi… (Sizi şahit gösteriyorum ki), ben onu bağışladım.” Sonra kul yine günah işledi, yine istiğfar etti. Allah Zülcelâl, “Kulum günah işledi, fakat günahını bağışlayacak Rabbi olduğunu bildi. Ben de kulumun (günahlarını) giderdim, buyurdu. (Ey Meleklerim!) Sizi şahid tutuyorum. Ben kulumu affettim. Dilediğini yapsın. (O kulluğunu bildikçe ben de ona rahmet ve mağfiretimle muamele edeceğim.) (Müslim, Tevbe, 29)

Fakat ben çok üzülüyorum, bazı insanlar günah işliyor, amel-i salih yapmıyor, cemaate gelmiyor ama sanki hiçbir şey yapmamış gibi, üzülmüyor, pişman olmuyor. Peygamberimizin buyurduğu gibi:

“Mü’min, günahını, üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağ gibi görür, korkar durur. Fâsık ise, günahını burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” (Buhârî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3)

Hâlbuki içimizin yanması lazım, Allah-u Zülcelâl kalbimizi böyle görmesi için. Böylece Allah sana merhamet eder, bir daha günaha düşmemen için korur. Yeter ki sen Allah için nefsini azarla. O zaman Allah sana hidayet edecek.

Eğer günahlarımız için mahzun olursak sevaplarımız için ferahlanırsak müminiz demektir. İşte böyle muhabbetle Allah-u Zülcelâl’in yanındaki sevaplara müşteri olmamız lazım.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacağı salih ameller yapmayı nasip etsin nefsimize bizi teslim etmesin inşallah.


Sayı : 41
Büyük Kapak