Sadaka Toplumu!

Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : Goncagül

Çocuk parklarını çok severim… Cicili bicili giydirilmiş kızlar, afacan oğlanlar, soluk penyeleri içinde yoksul mahalle çocukları… Onları sevgiyle seyreden, düştüklerinde koşup yerden kaldıran, ağladıklarında gözyaşını silen anneleri… Kimisi el örgüsü yelekleriyle çeneleri altında çenttikleri tülbentleriyle Anadolu kadınlarımız, kimileri marka giysili şehirli kadınlarımız, ama sonuçta hepsi de anne… Hepsinin gözlerinde aynı ilgi, aynı merhamet…

Onlara dalmış böyle seyrederken önümden ellerinde dolu poşetlerle iki kadın geçiyor. Yanımdaki yaşlı kadın:

-Dilenmek ayıp değil mi, çalışsanız ya! diye söylenince fark ediyorum; ellerindeki poşetlerin üzerindeki yazıyı… Anlaşılan belediyenin dar geliri ailelere verdiği kuru bakliyat dolu poşetler bunlar.

Yaşlı kadın bana dönerek:

-Görüyorsun değil mi? Oh ne güzel! Ekmek elden su gölden… Bizim mahallede oturuyorlar bunlar biliyorum. Nasıl olsa yardım edenler var diye her sene çocuk doğruyorlar. Yakında Ramazan gelecek, vakıflardan da gelir. Sadaka toplumu olduk iyice…

Bakabileceğin kadar çocuk yap, bakamıyorsan yapma! Git sen de bir işe gir çalış! Böyle olur mu? Ben otuz sene çalıştım, kimseye el açmadım. Yardım istemek ayıp değil mi?!

-Değil! diyorum. Şaşırıyor.

-Nasıl değil! Diyor.

-İhtiyacı olan insanın yardım alması ayıp değildir. Hatta namusunu korumak, çocuklarının yüzünü güldürmek için tevazu ile yardım kabul etmesi, bu haline isyan etmemesi, yardım edenlere “Allah razı olsun” diye dua etmesi sevaptır ve fazilettir. İhtiyacı yokken avuç açmak, ayıp ve günahtır. Çalış diyorsun da, kadıncağızın, dediğin gibi çocukları varsa kime bıraksın? Hem şu kadıncağızlar çalışsa kaç para kazanacak ki? Ya merdiven silecek ya da böyle bir iş… Belki de çalışıyordur ama hangi ihtiyacına yetecek ki?

Gönül ister ki, herkes yeterince kazansın, yardım almasın. Sadece yoksul coğrafyalara, çalışamayan engellilere filan yardım edilsin. Peki kocalarının kazancı az geliyorsa bu kadınların suçu ne?

-Onlar da çocuk yapmasınlar!

-Kim yapsın? Evine çift maaş giren karı kocalar, gelirlerine göre mi çocuk dünyaya getiriyor? Memlekette binlerce çocuğa bakabilecek zenginler var. Bakabileceğin kadar çocuk da ne demek? Kim çocuğunu büyütünceye kadar durumunun ne olacağını biliyor ki? Tevekkül ediyoruz hepimiz. Allah nasip ederse kendi öz babaları bakar, Allah bir mani verirse de toplumun ihtiyaç sahibine el uzatması lazım. Sadaka toplumu olmanın nesi kötü? Anarşi toplumu olmak daha mı iyi? Ya da hırsızlar toplumu olmak, fuhuş toplumu olmak, Allah korusun…

Kadının ses tonu biraz olsun yumuşuyor.

-Canım çalsın, çırpsın, diyen mi var? Benim söylemek istediğim şu, bazıları yardımı ganimet biliyor! Hiç utanma kalmamış; “Bak, bana bunu verdiler” diye övünüyor. İnsan, almak zorunda kalsa bile utana sıkıla alır. Benim dediğim bu…

-Haklısınız ama o insandan insana değişen bir durum. İhtiyaç sahibi olduğu halde utanarak almayan da olur, pek muhtaç bile olmadığı halde arsızlık ederek isteyen de olur… Toplumumuzun manevi eğitim seviyesi zaten malum. Aslında Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de ihtiyacı olduğu halde avuç açamaya utanan, hayâlı fakirleri arayıp bulmayı emrediyor.

-İşte ben de onu diyorum. Belki gerçek ihtiyaç sahipleri isteyemiyor. Bazıları da kapı kapı dolaşıp her yerden yardım alıyor.

-Laik bir devlet olduğumuz için… İslam devletinde zekâtı devlet toplar ve dağıtır. Tek elden yapıldığı için bugünkü sorunlar olmaz. Ama bu kadar da güvensiz olmayın, yardım vermeden önce durumları araştırılıyor. Üzerilerinde mal varlığı olup olmadığı, düzenli gelirleri olup olmadığına bakılıyor. Vakıflarda çalıştığım için bilirim, isteyen o kadar çok ki, araştırmadan verilmez… Zaten ihtiyaç sahiplerine verilen de çoğu zaman böyle kumanya kolileri… Bunlarla han hamam sahibi olacak değil ya… Maksat çocuklarının önüne güzel bir sofra getirmesine ufak bir destek vermek… O da zaten toplumun vazifesi…

Bir ara ikimiz de susuyoruz. Kadıncağız çocuklara bakarken dalıp gidiyor. Biraz da gönlünü almak için sohbet etmek istiyorum:

-Sizin torunlarınız var mı? Diyorum. Sır verir gibi sesini alçaltarak:

-Benim çocuğum yok. Aslında bir kere hamile kalmıştım. Ama aldırmak zorunda kadım. Ameliyattan çıkınca doktor dedi ki, “kürtaj sırasında rahmin delindi, almak zorunda kaldık.” Bir daha da çocuğum olmadı.

O kadar üzüldüm ki birden diyecek söz bulamadım. O ise titremeye başlayan sesiyle devam etti:

-Ne yapayım, kocam çok içiyordu, beni dövüyordu. Ben de ayrılmak için mahkemeye başvurmuştum. Annem “Ya boşanma, başına gelene sabret ya da boşanacaksan çocuğu aldır,” dedi. Babam da çok içiyordu, emekli maaşıyla zor geçiniyorlardı. Çalışmak zorundaydım, çocukla çalışamazdım…

Çok tuhaf duygular içindeydim.

-Üzülmüş olmalısınız… diyerek duygularını paylaşmak istedim.

-Biliyor musun, eski kocam sonra tevbe etmiş, düzelmiş. Evlenmiş, çocukları olmuş. Keşke bana “Çocuğunu doğur, biz yardım ederiz,” diyen birileri olsaydı. Belki o zaman sabrederdim…

Benim diyeceğimi o kendi ağzıyla söylemişti. Bana sadece:

-Herhalde o zaman yoktu böyle vakıflar, belediyeler filan… demek kalmıştı.

Kadıncağız ellerini sallayarak:

-Ne gezer… Bu dediğim kırk yıl önceydi… dedi.

Kadınlar ve dramlar…

Eve dönerken “Ülkemizdeki feministler böyle hikâyeleri olan kadınları hiç görmüyorlar mı acaba?” diye düşünüyorum.

(Yaşanmış bir hikâyedir)


Sayı : 29
Büyük Kapak