Sadakat Timsali Hz. Ümmü Habibe -r.anha-

Sayı : 20 / Ekim 2013, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Allah Resulü’nün mübarek hanımlarından her biri bir iman kahramanıdır. Onların farklı hayat hikayeleri, farklı iman mücadeleleri bizler için üstün birer örnektir. Remle’nin hayat hikayesi de bir iman, hicret ve samimiyet örneği olarak eşsiz bir değere sahiptir.

Remle, Peygamberimize risalet görevi verildiği zamanlarda henüz bir çocuktu. Babası Ebu Süfyan, ümmeyye ailesinin önde geleni olduğu gibi, bu ailenin geleneksel görevi olan Dar’ün-Nedvenin başkanlığı görevini de yürütüyordu. Yani Mekke şehrinin danışma meclisinde bir nevi meclis başkanıydı.

Mekke’de bir saltanat düzeni yoktu. İleri gelen soylu tüccar aileleri bir araya gelip görüşerek kararları beraberce alırlardı. Babası da aileden gelen bir gelenekle bu görüşmelere başkanlık ederdi.

Remle, daha çok bilinen künyesiyle Ümmü Habibe ailesinin uygun görmesiyle hısımları Ubeydullah bin Cahş ile evlendiğinde tanıştı İslamiyetle. Ubeydullah bin Cahş hem Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin halasının oğluydu. Hatta ağabeyi Abdullah bin Cahş Peygamberimizin büyük sahabelerinden ve önde gelen destekçilerindendi.

Zaman içinde İslamiyet’i öğrenen genç çift, artık putların hiçbir işe yaramaz şekillerden başka bir şey olmadığına kanaat getirmişlerdi. Gönüllerinde yeşeren Peygamber sevgisi, bilhassa Ümmü Habibe’yi zor bir seçimin eşiğine getirmişti. Bir yanda kendi babası Mekke meclisinin başkanıydı ve Mekke’nin ileri gelenleri Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin getirdiği dini menfaatlerine uygun bulmuyorlardı. Bu yüzden Ümmü Habibe’nin Müslüman olması onlara adeta bir hakaret gibi gelecekti.

Diğer yandan Ümmü Habibe’nin gönlünde öyle bir muhabbet çağlayanı kaynıyordu ki, bunlar ona vız geliyordu. Her türlü çileyi göze alarak İslamiyeti kabul etti. İmanını çekinmeden haykırdı babasının ve diğer Mekke ileri gelenlerinin önünde.

Elbette bu onun için çile dolu yılların başlaması demekti. Müşriklerin acıması yoktu. Henüz on beş-on altı yaşlarındaki bu gencecik kıza bile…

Hapsedilme, her gün hakarete maruz kalma, itilip kakılma… Ekonomik baskılar, yoksulluk, açlık… Devam edip giden düşmanlık, huzursuzluk, türlü türlü tehditler…

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onlara Habeşistan’a hicret etmelerini tavsiye etti. Orada Ashame isimli samimi bir Hıristiyan olan Necaşi bulunuyordu. Onun kendisine sığınanlara karşı adil ve şefkatli olduğunu haber verdi.

Aslında bu yol kadınlar için çok tehlikeli, uzun ve sıkıntılıydı. Ama Ümmü Habibe, kocası Ubeydullah ile birlikte bu zorlu yola düşen birkaç kadın arasındaydı. Orada baskılardan uzak bir hayat yaşayıp dinlerini istedikleri gibi yaşayabileceklerdi ya, buna değerdi…

Gurbette Terk edilmişlik…

Gurbet kolay değildi. Yabancı bir ülkede garip olarak yaşamak, yoksulluk çekmek. Ümmü Habibe Mekke’nin zengin bir ailesinin kızıydı, rahata alışkındı. Ama bu onu yıldırmadı.

Orada da bazı baskılara ve telkinlere maruz kaldılar. Hıristiyanlar müminleri dinlerinden döndürmek için yoğun misyonerlik faaliyeti yapıyorlardı. Çünkü islamiyetin yayılmasının kendileri için büyük bir tehdit olduğunu düşünüyorlardı. Bu sebeple yoğun bir Hıristiyanlık propagandası yaparak ve dünyalık vaad ederek müminleri dinlerinden döndürmeye ve bu dinin önünü kesmeye çalışıyorlardı.

Hatta bu propagandalar az sayıda müminin üzerinde etkili olmuştu. Ümmü Habibe’nin kocası da vaadlere kananlar arasındaydı.

Bir gece sabaha karşı bir rüya gördü Ümmü Habibe. Rüyasında kocasının yüzü kapkara olmuş ve siması değişmişti. Kendi kendine, “Vallahi onun hâli değişecektir,” dedi. Çok geçmeden kocası Hıristiyan olduğunu açıkladı. Ümmü Habibe’nin tepkisi çok sert oldu. “Vallahi sende hayır yoktur!’ dedi ve rüyasını anlattı. Fakat ne yazık ki kocasını fikrinden döndüremedi.

Ubeydullah’ın içki alışkanlığı onun için bir fitne olmuştu. Ümmü Habibe onun için ne kadar çaba sarf ettiyse de sonucu değiştiremedi. Kocası onu terk etmişti. Kısa bir süre sonra da bir içki meclisinde fenalaşıp kötü bir sonla ölmüştü.

Ümmü Habibe gurbet elde dul ve kimsesiz kalakalmıştı. Mekke’ye dönse ailesinin onu dinlerinden dönmesi için zorlayacaklarını biliyordu. O ise dininde sebat etmek istiyordu. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sevgisi ona kuvvet veriyordu. Kendisine evlenme teklif eden Hıristiyanlara veya müşriklere ilgi göstermedi. Rabbinin onun halini bildiğine ve ona bir yardım göndereceğine bütün kalbiyle inanıyordu.

Nihayet beklediği yardım geldi, hem de umduğundna da çok daha yücesi… Necaşinin saray görevlilerinden bir hizmetçi kadın elinde hediye bohçalarıyla kapısını çaldığı vakit gelen müjdenin bu kadar büyük olacağını tahmin bile edemezdi. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona evlenme teklif ediyordu! Bu ne büyük bir şerefti!

Kutlu Nebi onu buralarda garip bırakmamıştı işte. Hemen kabul ettiğini açıkladı. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme iman etmiş olan Necaşi onu güzel bir düğün töreni ve hediyelerle tebrik etti. Bir gemiye bindirerek Medine’ye uğurladı.

Ümmü Habibe Medine’ye ulaştığı vakit Müslümanlarla müşrikler arasında üç büyük savaş yaşanmış bulunuyordu. Bunlarda her iki taraftan da ölenler ve şehit düşenler olmuş araya büyük bir kin girmişti. Fakat Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın, kızı Ümmü Habibe’yi sahiplenişi ve büyük bir değer verişi Ebu Süfyan’ın kalbini yumuşatmıştı.

Öyle ki ona “Kızın Muhammed’le evlenmiş” diye haber ulaştıranlara, ““O, reddedilmeyecek bir erkektir." demiş, bunu tasvip ettiğini açıklamıştı. Zaten daha önce, İslam’a karşı durduğu zamanlarda bile Peygamberimizin yüksek ahlakını takdir eden sözler söylemekten kendini alıkoyamamıştı.

“Umulur ki, Allah aranızda düşmanlık bulunan kimselerle sizin aranızda bir dostluk tesis eder." (Mümtehine, 7) ayetinin nazil olmasıyla beraber Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam artık müşriklerle bir anlaşma yapıp aralarını düzeltmek istiyordu. Nihayetinde Hudeybiye’de yapılan anlaşma ile Müslümanlar dinlerini anlatma ve yayma fırsatı buldular.

İslam Mekkeli gençler arasında hızla yayılıyordu. Elbette bu durum bazı azgın İslam düşmanlarını çok öfkelendiriyordu. Barışı bozmak için Müslüman bir kabileye gece baskını düzenlediler. Artık barş bozulmuştu.

Ebû Süfyân barışı yenilemek için Medine’ye gittiğinde sahabeden hiç yüz bulamadı. Çünkü Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam Mekke’nin fethinden başka bir çıkar yol olmadığını düşünüyor, güvenilmez kişilerle barışı tazelemek istemiyordu.

Ebu Süfyan son ümit olarak kızına misafir olmayı ve onu aracı yapmayı düşündü. Fakat Ümmü Habibe’nin Peygamberimize sadakati son derece yüksekti. Öyle ki yoldan gelen babasını mecburen eve aldı ama Peygamberin minderine oturmasına izin vermedi:

“Bu, Resûlullah’ın minderidir. Sen ise müşriksin. Senin gibi birisinin Resûlullah’ın minderine oturmasına gönlüm razı olmaz!”

Sitemkâr baba:

“Vallahi kızım, sen yanımdan ayrıldıktan sonra değişmişsin, sana kötülük isabet etmiş!” dedi.

“Hayır, Allah bana kötülüğü değil, İslamiyet’i nasip etti. Sen ise işitmeyen, görmeyen, taştan yontulmuş putlara tapmaya devam ediyorsun!”

Ebû Süfyân hidayet nuruna ancak Mekke’nin Fethi sırasında kavuştu.

Ümmü Habibe fetihten sonra da Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mescidine bitişik küçücük hücresinde yaşamaya devam etti. O Mekke’ye, ailesinin yanına gidecek olsa dünyalık rahata kavuşabilirdi ama Peygamber sallallahu aleyhi veselleme rağbet etti.

Cennette onun hanımlarından olmak gibi büyük bir şerefi tercih edip dünya rahatını feda etti.

Ne mutlu ona ve onun gibi sabırlı, sadakatli mümin hanımlara…


Sayı : 20
Büyük Kapak